Sanki bir masalın kapıları aralanmış gibi…
Bir vitrinde zamana meydan okuyan ihtişamlı elbiseler, her bir işlemeli detayıyla eski çağların ihtişamını fısıldıyor. Ardından karlarla örtülmüş bir ormanın derinliklerinden kıvrılarak geçen, içi ışıklarla süslenmiş o tren çıkıyor karşımıza; yolcularını bilinmez diyarlara, kalbin gizli arzularına taşır gibi… Ve nihayet bir kitabın sayfalarından taşan büyülü yolculuk: raylar satırların arasına uzanırken, bir şato gökyüzüne yükseliyor, yıldızlar yol gösteriyor ve düş ile gerçek birbirine dokunuyor.
Bütün bu görüntüler bir araya geldiğinde insan anlıyor ki; hayat sadece yaşamak değil, hayallerin peşine düşmek, masallara inanmak ve her an kendi hikâyesini yazmaktır. Çünkü bazen bir tren, bizi hiç var olmayan ama kalbimizin derinliklerinde hep var olan diyarlara götürür; bazen bir elbise, içinde saklı bütün ihtişamı ruhumuza giydirir; bazen de bir kitap, gözlerimizle değil kalbimizle okuyabileceğimiz yollar açar.
Ve işte o an, aslında mucizenin ta kendisidir.