·622 syf.····Okunma: 26 Ağustos 2025 01:08 Her kitap okunmak için doğru zamanı bekler. Bir kitaba başlama sebeplerimiz çok çeşitlidir. Kimi zaman ardına düştüğün bir sorunun cevabını bulmak için, kimi zaman bir başka okurun tavsiyesiyle, kimi zaman da sebebini bilmediğin sezgisel bir dürtüyle kitabın kapağını açarsın. Sayfalarını çevirdikçe düşüncelerine ve deneyimlerine denk düştüğünü hissedersin. Oblomov kitabı da benim için öyle oldu. Yıllardır kütüphanemde okunmayı beklemişti. Geçtiğimiz aylarda ise kitabı okumak için içimde şiddetli bir arzu duydum; adeta içimde bir ses, ‘’Oblomov’u okumalıyım.’’ deyip duruyordu.
Oblomov, kurmuş olduğu hayallerle gerçeklerin uyuşmadığını fark ettikten sonra kendi hayal dünyasına dönen bir karakter olarak karşımıza çıkar.
‘‘Ciddi işleri bir yana bırakarak içine kapanmak, kendi yarattığı bir hayal dünyasında yaşamak Oblomov’un en büyük zevki idi.’’
Dünyadan umduğunu bulamayan, insan ilişkilerini ve ilgilendikleri konulara değer vermeyen, insanların belirli bir statüye erişmek için yaptıkları eylemleri kof bulan biridir. Bu yaşamı çabalamaya değer bulmaz. Herhangi bir hedefe ulaşma arzusu uçup gitmiştir. Hal böyle olunca odasından çıkmak istemez. Bir süre sonra bir sayfa bile kitap okuyamaz hale gelmiş, günlerini sadece yatarak geçirir olmuş. Yeni bir eve taşınmak veya çiftliğe gidip işleri düzene koymak gibi sorumlulukları ertelemekte ve bir türlü eyleme geçememektedir. O eylemleri halledecek yeterliliği kendisinde bulamaz. Sadece kafasında planlar tasarlar durur.
‘‘Kendimi bilir bilmez sönmeye başladığımı hissettim. Sönüşüm dairede, evrak başında oturduğum zaman başladı; sonra kitapları okuyup da onlarda hayatta kullanamayacağım gerçekler buldukça, dostlar arasında dedikodular, alaylar, soğuk, kötü, boş gevezelikler dinledikçe, gayesiz, sevgisiz toplantılara katıldıkça daha da kötü oldum.’’
Oblomov günün birinde bir kadına âşık olur. Aşk, onun hayata yeniden tutunmasına sebep olur. Yataktan kalkma ve yaşama gücünü bulacaktır bir süreliğine; fakat sonra bu hevesi de yitip gidecektir.
‘‘Artık yaşayacak, çalışacak, hayatı sevecek ve ona dua edecekti. Bir insanı yeniden hayata kavuşturmak! Bunun yanında bir doktorun umutsuz bir hastayı kurtarması kaç para ederdi?’’
Aşkları gerçeklerle sınanır. Evlenmeleri için yerine getirmesi gereken sorumlulukları sürekli ertelediği için işler sarpa sarar. Oblomov, oblomovluğunu bırakamaz anlayacağınız. Yaşama gücünü kendisinde bulamadığı için hayatı bir pencere eşiğinden seyretmeyi seçer. Kendisini buna yazgılı olduğuna inanarak avutur.
‘‘İçin için bir başarı sevinci duyuyordu; çünkü artık hayatın kıyısına çekilmişti; o hayat ki insanı durmadan işe çağırır, büyük sevinçlerin ışığıyla aydınlanan, büyük acıların yıldırımlarıyla dolan geniş bir gök altında, fırtınalar içinde geçer, o hayat ki içinde boş umutlar, parlak mutluluk hülyaları hüküm sürer ve düşünce kendi kendini yakar kavurur; tutkular insanı kemirir, zekâ yener ya da yenilir; orada insan sürekli bir savaşa girişir, savaş sahnesinden yaralı, bitkin ama gene de doymamış, muradına ermemiş olarak çekilir. Oblomov, savaşla elde edilen hazları tatmadığı için onlardan kolayca vazgeçebildi ve savaş dışındaki sessiz, hareketsiz, kavgasız, hayatsız köşesinde rahata kavuştu.’’
Yetiştiği aile ortamı elbette ki Oblomov’u etkilemiştir. Annesi ve bakıcıları onun üzerine çok düşmüştür. Her şeyi onun yerine yapmakta, özgürce dünyayı keşfetmesine izin vermemekte ve başına bir şey gelecek diye aşırı derece endişelilerdir. Yetişkin olduğunda bile kahyası ayakkabılarını çıkartır. Sorumluluk verilmeyen ve çocuğun özgürce keşfetmesine olanak sağlamayan ailelerde çocuklar yetersiz hisseder ve yeni bir işe başlamakta güçlük çeker. Hayat çetin bir yerdi ve Oblomov’un burada savaşacak gücü yoktu.
‘‘Sen iş görme gücünü daha çocukken, Oblomovka’da, teyzelerin, dadıların, lalaların arasında kaybettin. Çoraplarını kendin giymeyi bilmiyordun. Şimdi de nasıl yaşayacağını bilmiyorsun.’’
Oblomov’un yakın arkadaşı Andrey ise Oblomov’un tam zıttıdır. Sürekli çalışan, kendine güvenen, tuttuğunu koparan, dünyayı gezen biridir. O, yaşamın anlamının iş olduğunu düşünür. Amansız tutkularına kendini kaptırmayan, mantıklı düşünen biridir.
‘‘Ruhunda rüyalara, muammalara, sırlara yer yoktu. Deneyimin süzgecinden geçmeyen her şey onun için yanlış bir görme, bir göz boyanması ya da henüz kanıtlanmamış bir gerçekti.’’
Oblomov’u yatağından kaldırmak ve işlerin başına geçmesi için ikna etmeye çalışır. Oblomov’a ‘‘Ya şimdi ya da hiçbir zaman.’’ der. Oblomov hiçliği seçer. Bu iki zıt karakterin yakın dost olması beni bir hayli düşündürdü. Yazar, atıllık-çalışkanlık, yaşam-ölüm, birliktelik-yalnızlık, güven-kaygı, umut-karamsarlık gibi ikilikleri karakterler aracılığıyla işleyerek bizi sorgulamaya itmiştir.
Oblomov, insanların onunla ilgili olumsuz düşüncelerinden çok kaygılanan biriydi. Yalnızlığı seçmesinin bir sebebi de belki buydu. O, yatağında insanların yargılarından ve yaşamın savaşlarından uzaktaydı. Kendini hayallerle ve tasarılarla avutuyordu. Düşünüyorum da, Oblomov’un yaşamı boşa geçen bir ömür müydü? Hayat, kederiyle ve zorluklarıyla mücadele etme yeri değil miydi?
Şairin de dediği gibi:
sen o baygın sevgilerin adamı değilsin
sana yaşamak düşer çarkların gövdesinde
bin demir kapıyla hesaplaşmaktan omzun çürümelidir
bin çeşit güneşle ovulmalıdır gaddar ellerin
yürü yangınların üstüne, kendi alevini de getir
çarpıntısız dakikası olur mu devrimcinin*
Elbette öyledir. Fakat o yaşama ve zorluklarla baş etme gücünü kendimizde bulamadığımızda ne yapacağız? Oblomov çaresiz biriydi. Çocukla çalışan bir psikolojik danışman olarak yetiştiği aile ortamının etkilerini görebiliyorum. Kaygı seviyesi yüksek bir ailede doğması ve çevresindeki kişilerin onun yerine her şeyi yapması, Oblomov’un özgüvenini düşürmüş ve kaygı düzeyini artırmıştır. Doğduğu çevre, hayatla tek başına savaşacak gücü ona sunmaz. İnsanın kişiliğinin, mizacının ve doğduğu aile ortamının onun hayatına etkisinin ne düzeyde olduğu sorusunu düşünüyorum. Ekonomik ve duygusal zorlukların olduğu bir aileye doğan bir çocuğu düşünelim. Alt sosyoekonomik düzeyde doğmuş, ailesi tarafından eleştirilmiş, kaygı seviyesi yüksek bir bakım verenle büyümüş, değersizleştirilmiş biri olsun bu. 25-30 yaşlarına geldiğinde iyi koşullar altında yaşayabileceği bir hayat kendine tahayyül ediyor. Çocukluk deneyimleri onun kaderini etkilemez mi? Günümüzün ekonomik ve siyasi koşullarının da onun üzerindeki etkisini hesaba katalım. Bireyi toplumdan ayrı değerlendiremeyiz. Toplumun ve çocukluk deneyimlerini aşması için bir terapi desteğine de ihtiyacı var. Terapi ücretlerini ele aldığımızda hangi genç kolaylıkla terapiye erişebiliyor? Determinist bir bakış açısıyla geçmişimizin geleceğimiz üzerinde değiştirilemez bir etkisi vardır demiyorum; fakat ağırlığı yadsınamaz. O ağırlık altında ezilen, yaşamı kıyısından seyretmek zorunda kalan ve hayalleri sönüp giden Oblomov’u neden bu kadar çok sevdik sanıyorsunuz?