Gönderi

Dikkat Ekonomisi
TESETTÜRÜ METAYA DÖNÜŞTÜREN GÖSTERİ KÜLTÜRÜ Modern dünyanın en çarpıcı çelişkilerinden biri, mahremiyetin bile artık bir gösteriye dönüştürülmesidir. Sosyal medyada “paten sürmek istiyorum ama insanların bakışlarından çekiniyorum” başlığıyla paylaştığı bir videoda, tesettürlü bir kızın erkek bakışları altında paten kayması ve bunun cesaret gibi sunması/sunulması, bu çelişkinin somut bir örneğidir. Mesele burada kızın paten kayması değildir; bu bir yetenektir ve takdire şayandır. Ancak problem, bu yeteneğin bir teşhir aracı hâline getirilip, eziklik ve silik şahsiyetlerin kendilerini görünür kılmak için sosyal medyada şova dönüştürmesidir. Bu gösteri, kişisel bir özgürlük eylemi değil, riyâ ve narsisizmle beslenen bir dikkat avcılığıdır. Cesaret gibi pazarlanan bu tutum, aslında cesaretin değil, gösteri kültürünün ürünüdür. Sosyolojik açıdan bakıldığında, mesele bir kişinin paten kaymasından çok daha büyüktür. Günümüz dünyası, dikkat ekonomisinin kıskacındadır. Sosyal medyada beğeni, paylaşım ve yorum, yeni birer sermaye hâline gelmiştir. İnsanlar artık içten gelen arzularla değil, görünür olma baskısıyla hareket etmektedir. Bu baskı, bireyleri kendi mahremiyetlerini sermaye gibi pazarlamaya sevk etmektedir. Dindar, muhafazakâr veya seküler fark etmeksizin, herkesin davranışları “gösteri değeri” üzerinden ölçülür olmuştur. Tesettür gibi mahremiyetin sembolü olan bir unsur bile, bu pazarda “marjinal cesaret” etiketiyle satılmaktadır. Değerlerin metalaşması, onların itibarını yok eder; kutsalın metaya indirgenmesi, kutsallığın içini boşaltır. Bu da toplumda aidiyet duygusunu ve ortak erdem ölçülerini aşındırır. Sonuçta ortada, yalnızca yapay ve şişirilmiş bir cesaret kabarcığı kalır. Psikolojik açıdan bu durum, bireyde onay bağımlılığı ve narsisistik eğilimleri tetikler. Bu tür gösteriler, kişinin içsel motivasyonunu yok eder ve davranışlarını başkalarının onayına bağlar. “Ben bunu istediğim için yapıyorum” yerine “Bunu yaparsam beğeni alırım” düşüncesi hâkim olur. Böylece kişi kendi öz benliğinden kopar, bir tür içsel yabancılaşma yaşar. Her beğeniyle geçici bir değer artışı hissedip, sonra yeniden düşer; bu da ruhsal dalgalanmalara ve kimlik yitimine yol açar. Goffman’ın dramaturji teorisinin karanlık yüzü burada devreye girer: Sahneyle gerçek benlik arasındaki çizgi silindiğinde, insan onuru zedelenir. Artık kişi kendisi değildir, yalnızca tüketilen bir sahne figürüdür. Umum düşüncenin ötesinde İslâm dini bu durumu daha da sert eleştirir. İslam ahlakında riyâ yani gösteriş, niyetin kirlenmesidir ve haram sayılır. Eğer bir davranış, başkalarının gözüne girmek, onay almak, görünür olmak amacıyla yapılıyorsa, o davranışın içtenliği yok olur. Bu tür paylaşımlar, haya duygusunu da zedeler. Haya, hem kadın hem erkeğin onurunu ve sınırlarını koruyan bir değerdir. Kadının mahremiyetini pazarlayıp gözler önüne sermesi, sadece kendi edep duygusunu değil, toplumun da erdem ölçülerini yaralar. Üstelik bu tür gösteriler, erkek bakışını provoke ederek fitneye sebep olabilir. Elbette erkeklerin de sorumluluğu vardır: Erkeklerin bakışlarını kontrol etmeleri, arzu disiplinini öğrenmeleri gerekir. Ancak bu, teşhirin mazur görülebileceği anlamına gelmez; iki tarafın da sorumluluğu vardır. Buradaki temel ahlaki kırılma, tesettür gibi mahremiyet sembollerinin bile riyâ ve gösteri nesnesi hâline getirilmesidir. Yine bir başka zaviyeden bakıldığında ise sorun, özgünlükle sahnecilik arasındaki farkın silinmesidir. Farabiye göre, bir eylem başkalarının gözünde varlık kazanmak için yapılıyorsa, o kişi henüz özgün değildir; yani sahneye satılmıştır. Keza Kant'ın ahlak teoremi de insanın araçsallaştırılmasına karşı çıkar: şöyle ki: eğer bir kadın, başkalarının haz ve eğlencesi için kendi bedenini gösteri nesnesine dönüştürüyorsa, bu insanlık onurunun ihlalidir. Yine Mill’in zarar ilkesine göre bir davranış yalnızca bireysel değil, toplumsal bir zarara yol açıyorsa, eleştirilmeyi hak eder. Zira bu gösteri, sadece bireyin değil, toplumun da ruhsal ve ahlaki dokusuna zarar vermektedir. Bu noktada dikkat edilmesi gereken bir husus var: Eleştiri, kadını tek başına damgalamamalı; erkeklerin de bu gösteri kültüründe oynadıkları rol sorgulanmalıdır. Çünkü erkekler bu içerikleri izleyerek, tıklayarak, yorumlayarak ve tüketerek bu döngüyü beslemektedir. Bu yüzden çözüm sadece kadınlardan beklenemez; erkeklerin de bakışlarını ve arzularını disipline etmeleri şarttır. Aksi hâlde toplumda kadın bedeninin metalaştırılması devam eder. Bu bir cinsiyet savaşı değil, insan onuru mücadelesidir. Peki ne yapılmalı? Öncelikle insanlara sosyal medyanın nasıl çalıştığı, algoritmaların dikkat ekonomisini nasıl sömürdüğü öğretilmelidir. Kadınlara özel, mahremiyet sınırlarını koruyan ama yetenek geliştirmeye açık alanlar oluşturulmalı; böylece yetenekler gösteriye değil, gelişime yönelir. Hem erkeklere hem kadınlara, haya, edep ve kamusal davranış kuralları yeniden öğretilmelidir. Dinî rehberlik, riyâdan sakınma, niyet muhasebesi ve mahremiyetin korunması gibi temel değerler etrafında yeniden güçlendirilmelidir. Ayrıca sosyal medya platformları, teşhircilik ve istismar içeren içerikleri ödüllendirmekten vazgeçmeli, medya etiği konusunda sorumluluk üstlenmelidir. Sonuç olarak, bu video yalnızca bir kızın paten kayması değildir; bu video, mahremiyetin, haya duygusunun, tesettürün ve erdemin metaya dönüştürülmesinin küçük ama çarpıcı bir örneğidir. Eleştirinin hedefi o kız değil, onun üzerinden yükselen gösteri medeniyetidir. Bu bir birey meselesi değil, bir fenomenin ölüm hâlidir. Eğer toplumsal değerlerimizi ve insan onurunu korumak istiyorsak, “cesaret” kılıfı altında pazarlanan bu riyâ ve teşhir kültürüne yüksek sesle, kararlı ve sert bir şekilde karşı durmalıyız. Hatime: Gerçek erdem, ekranlara değil kalplere sığar; beğeni sayılarında değil, mahremiyetin sessiz vakarındadır.
·
61 Gösterim
Yorumlar
Yorum yapabilmeniz için giriş yapmanız gerekmektedir.