Geçmişteki bu yaşantı, günümüzde Türk halkının düştüğü acınası durumu çok iyi anlatıyor. Burada hayattan fiziken olmasa da (ölüm gibi), manevi olarak koparılma söz konusu. Üstelik bu koparılma bir kişi tarafından değil, toplumun ortaklaşa işlediği suçla gerçekleşiyor.
Günümüzde de görüyoruz ki: toplu halde çal, toplu halde taciz et, toplu halde yalan söyle… Ama iş bireysel yargıya gelince hukukun eli bağlanıyor. Bu can sıkıcı. O günlerde Melek’e yapılanlara bütün kahvehane bireylerinin dahil olması, Yalçın dışında idealist bir karakterin olmaması ve toplumun içinde bir gram bile rahatsızlık duymaması, ne yazık ki bugün de artarak devam eden bir düzene işaret ediyor.
Sokakta eşini döven bir adama (adam denebilirse tabii) laf etmeyen bir toplum olduk. Suça ortak olan ya da en azından sessiz kalan, karşı gelmeyen bir toplum… Kendi topluluğunu %99 Müslüman olarak adlandıran bir halkın, aslında Kur’an’daki “Firavun kıssasını” tam anlamadığını görüyoruz. Kur’an’da lanetlenen sadece Firavun değil; aynı zamanda Firavun’un zulmüne boyun eğip ses çıkarmayan topluluk da lanetlenmiştir. Çünkü Firavun zaten doğası gereği kötüdür. Asıl mesele, insan olmaya yaklaşabilecek olanların susmayı tercih etmesi ve boyun eğmesidir. Bugün de aynısını yaşıyoruz.
Kısacası, lanetlenmek için “ideal bir toplum düzenine” doğru ilerliyoruz. Oysa önümüzde insan olmak için çabalama fırsatları var. Günümüzün sosyal medyası, toplumu uyandırmak ve başkaldırıyı daha gür sesle duyurmak için büyük bir araç. Bunu kullanmak bir görev olmalı.
Bu kitaptan aldığım en önemli derslerden biri de bu oldu. Umarım bir gün, hayattan koparılan insanlara bir daha denk gelmediğimiz, ideal toplum düzenine ulaşmaya karar verdiğimiz günleri görebiliriz.