İçine doğduğumuz toplumun değer yargıları bir anlam ifade etmiyorsa. Kendin yenilerini kurma kudretinden ve arzusundan yoksunsan. Başarı peşinden koşmak ahmakça geliyorsa, saygı görmenin ve onaylanmanın içinde hiç bir karşılığı yoksa ne yaparsın?
Bağ kuramayınca, bağımlılık arayacağın da bir gerçektir belki ama iş o kadar basit değil. Toplumun başarılı saygın bulacağı bir birey olmak senin için zor değilse bir gün bakıp da tüm payeleri birbir topladığını ama senin için çakıl taşından değersiz olduğunu anladıysan. Derin kuyularda merdivensiz kalırsın, belki de kendini kuyunun dibine çala çala bir tünel ya da bir ışık aramaya kalkarsın Adele gibi. Kuyunun dışı malumdur ama belki zayıflığının içinde en dibinde bir umut olabilir mi? Roman boyunca aklımda bu soru vardı. Galiba bu sözlerim zayıflığıyla sarhoş olan bir insanı anladığımı sanmak. Düşünüyorum da gerçekten anlamış olsam yine umut mu aradım diyorum kendime. Kafam karışık. Ancak Adele’i bir şekilde anladığıma ve her yerde kabul gören Richard’lardan tiksindiğime kuşkum yok.
Leila Slimani’nin dili de kurgusu da çok başarılı. En çok takdir ettiğim tarafı, Adele’i mazur göstermeye çalışmayışı, mesela Adel’e bir çocukluk travması geçmişi kurgulamamış olması. Tıpkı gerçek hayat gibi nedenleri biz uyduruyoruz, olaylar kendi kendilerine olup bitiyorlar.
Epigraf çok anlamlı, her şeyi içinde gizliyor gibi burada da olsun istedim:
Göz kararması düşme korkusundan farklı bir şeydir. Bizi çağıran, bizi kışkırtan, altımızdaki boşluğun sesidir göz kararması; düşme arzusudur, bu arzunun karşısında dehşete kapılır, kendimizi korumaya çalışırız. Gözünün kararması, kendi zayıflığınla sarhoş olmandır. Zayıflığın farkındasındır, ona karşı koymak değil, kendini bırakmak istersin. Kendi zayıflığınla sarhoş olur, daha da zayıf olmak, herkesin gözünün önünde, sokağın ortasında yere yıkılmak istersin; yerde olmak, hatta yerden daha da aşağıda olmak istersin.
Milan Kundera
Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği