Kazuo Ishiguro romanları, felsefi derinliği olan, bir konuya pek çok farklı açıdan bakma imkânı sunan bir yapıda oluyor. Bu romanda da okuyucu, hafızası sislerle kaplı bir yaşlı bir karı kocayla, devlerin, efsanelerin, ant içmiş şövalyelerin tekinsiz dünyasında yolculuk ederken, hatırlamak ve unutmak üzerine derin düşüncelere dalıyor.
İhanetlerin, acıların, vahşet dolu savaş anılarının unutulması barışı güvence altına alır mı? Hakikat mi daha değerlidir, barış mı?
Unutursak da kendimiz olmaya devam edebilir miyiz?
Unuttuğumuz şeyleri bir bakıma bilmeye devam etmez miyiz?
Tesadüfen kitabı bitirdikten hemen sonra bir söyleşiye denk geldim. Ünlü bir kadın tiyatro sanatçısı, kendisi kadar ünlü kocasının ihaneti karşısında neler hissettiğini anlatıyordu. “Çok üzüldüm, çok acı çektim. Yaşadığım çökkün dönem bir buçuk yıl sürdü.” diyordu. Söyleşiyi gerçekleştiren gazeteci, “Peki şimdi nasıl hissediyorsun, geçti mi ağrısı?” diye sordu. Tiyatrocu, “Ağrısı dindi ama arkasında saman gibi tatsız bir duygusuzluk bıraktı. Acı çektiğim günleri özlemle anıyorum.” dedi. Hatırlama ve unutma sorularıma sorular eklendi. Acıdan bunca kaçınmanın anlamsızlığı ile göz göze geldim. Şimdi seninle konuşamam, Beatrice romanın sonunda bir adaya gitti. Kocası da arkasına bakmadan yoluna, peki ama bunun anlamı ne bunu düşünmek istiyorum dedim ona. Diretmedi.
Yaşlı çiftten kadın olan Beatrice adlı karakter, sis dağıldığında ne hatırlarsam hatırlayayım seni şu an nasıl sevdiğimi de hatırlayacağım ve seni asla terk etmeyeceğim diyordu. Konuyu buraya getirmişken Ishiguro'nun neden bu ismi seçtiği ile ilgili okuduklarımdan öğrendiğime değineyim: Bu isim Dante'nin İlahi Komedyası ile ilişkiliymiş. Dante Beatrice'i idealize edilmiş sevgiliyi aynı zamanda Dante'yi cehennemden ve arınmadan geçirip hakikate