Özlediğiniz günlere götüreyim mi sizi?
80'lerin, 90'ların çocukluğuna...
Sobalı evlere,
Mahalle maçlarına,
Dantelli yakalı mavi önlüklere,
Siyah beyaz filmlere...
Sahi her şey güzel miydi o günlerde yoksa biz öyle hatırlamak istediğimiz için mi bize öyle geliyor? Zor günlerdi aslında. Soba sanıldığı kadar kolay bir iş, kış romanlardaki gibi romantik bir mevsim değildi. Geçim sıkıntısı, darbe girişimleri, okuyamamak... Zor günlerdi vesselam, yaşayanın bileceği zor günler... Her çocuğun şansı sabah uyanıp televizyonun karşısına geçip Buggs Bunny izlemek değildi...
Hep çocukluğumuz üzerinden bakarız o günlere. Bir de bir çocuğun ağzından dinleyelim mi? Bol bol çocukluğumuza giderek tabii... "Hediyelik bunlar! diye bağırmaya başladım. Böylesi pazara daha uygun gibi geldi bana." (s. 40) 90'lı yıllara geliyor okula başlamam. O zamanlar evimizin önünde sahipsiz "çağla" ağaçları vardı. Üzerine tırmanır, toplar okulda teneffüslerde bardağı 5 kuruşa satardım. Bozuk para dolardı okuldan çıkarken cebim. Okul çıkışı çocukların alışveriş yaptığı bir bakkal vardı. Oraya gider bozukları tümletir, gururla dönerdim eve. Kimse bilmezdi adımı sınıf arkadaşlarımdan başka, "çağlacı çocuk" derlerdi yalnızca. Liseye başlayana kadar devam etti o adlandırma evin karşısındaki çağla ağaçlarını çoktan kesmiş olsalar da.
"Tıpkı okuduğum kitaplardaki gibi, bir yumru gelip boğazıma düğümlenmişti." (s. 50)
Eserde en dikkatimi çeken noktalardan biri de baba - evlat ilişkisi oldu. Ne der Hasan Ali Toptaş: "Babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır." Yalnızlıklar, yalnız bırakılmışlıklar, terk etmeler, ölüp gitmeler... Babalar çocukları yaşadıkça yaşamalıdır, der Honore de Balzac, Nermin Yıldırım da tamamlarcasına: "Babalar bunu hep yapar. Bir gün ansızın ölürler ve siz elinizdeki hatıralarla idare etmek zorunda