Giriş Yap

Kazuo Ishiguro

Yazar
7.8
4.777 Kişi
Unvan
Japon asıllı İngiliz romancı
Doğum
Nagazaki, Japonya, 8 Kasım 1954
Yaşamı
Kazuo Ishiguro, 8 Kasım 1954 doğumlu Japon asıllı İngiliz romancı. Nagazaki kentinde doğan İşiguro 1960 yılında ailesiyle birlikte İngiltere'ye göçtü. University of Kent'i bitirdikten sonra (1978) University of East Anglia'da yaratıcı yazarlık yüksek lisansı yaptı. 1982 yılında İngiliz yurttaşlığına geçti. İngilizce edebiyat dünyasının çok sevilen yazarları arasında bulunan Ishiguro, 4 kez saygın edebiyat ödülü Man Booker Prize'a aday gösterildi. 1989 yılında ise "The Remains of the Day" (Günden Kalanlar) romanıyla Man Booker Prize ödülüne layık görüldü. Yazar Kazuo Ishiguro, 2015 yılında yazdığı ve VI.yy. İngiltere'sini anlattığı "
Gömülü Dev
" (The Buried Giant) adlı romanıyla 2017 yılında Nobel Edebiyat Odülüne layık görülmüştür. 2005 yılında yazdığı Beni Asla Bırakma (Never Let Me Go) romanı 2010 yılında yönetmen Mark Romanek tarafından aynı adla sinemaya aktarılmıştır.

İncelemeler

Tümünü Gör
208 syf.
·
3 günde
·
Beğendi
Günden Kalanlar, bu yılki okuma listeme aldığım kitaplardan Nobel ödüllü yazar Kazuo Ishiguro'nun -sanırım- en iyi eserlerinin başında geliyor. Kitabın gidişatına vakıf olacak kadar okuduktan sonra okurun dikkatini çekecek ilk husus, eserin dilinin oldukça yalın oluşu olacaktır. Öyle ki kitap boyunca herhangi bir edebi söz sanatına rast gelmeyiz. Bundan dolayı eğer bir eserden beklentiniz, dilinin bu doğrultuda edebi yönden zengin oluşu ise muhtemelen beğenmeyeceğiniz bir kitapla karşı karşıyasınız. Bununla birlikte, bence eserin gücünün başlıca iki kaynağından birisi tam olarak, kullandığı bu dildir. Bu durumu, romanda Bay Stevens'ın şu sözleriyle özdeşlik kurarak daha iyi anlamlandırabiliriz: "Bizim toprağımızın güzelliğini ayrıcalıklı kılan şey, tam da bu apaçık çarpıcılığın ya da göz alıcılığın yokluğudur. Önemli olan, o güzelliğin dinginliğidir; aşırıya kaçmaması, ölçülü oluşudur. Toprak, güzelliğinden, büyüklüğünden haberdardır sanki, bunu avaz avaz haykırmaya gerek duymaz." Diğeri ise, hikayenin anlatıcısı 1920-30'larda Lord Darlington'ın malikanesinin başuşağı Bay Stevens'dır. Bu açıdan eserin sahip olduğu dilin, aslında gayet doğru bir seçim olduğu da ortaya çıkmış oluyor. Bay Stevens karakterini güçlü kılan etmenlerden birincisi, son derece gerçekçi oluşudur; öyle ki, 20-30'lu yıllarda yaşamış muhtemelen böyle bir insan vardır diyoruz, kitabı okurken. Ancak bundan daha önemlisi, Bay Stevens'ın kişiliğidir. Hepimiz mesleğine aşık insanlarla karşılaşmışızdır; hatta bu insanları biraz gözlemlediğimizde hem hayranlık hem de çekememezlikten beslenen ufak dozda öfke duyarız. Buna karşın Bay Stevens'ı sadece mesleğine aşık bu tarz insanlarla özdeşleştirmek, bence tam anlamıyla doğru bir niteleme de olmayacaktır. Bay Stevens, mesleğinin içinde kişiliğini uzun yıllar sonucunda eriterek, adeta yok etmiştir. Artık bu kişiliğin özgül bir ağırlığı kalmamıştır. Öyle ki, babasının ölüm haberini aldığı anın hemen akabinde, konukların yanına, işine dönmek arzusu duyar. Tabi bu noktada, her insanın yaşadığı kayıplara karşı takındığı tavır, birbirinden çok farklı olabilir ancak Bay Stevens bu şekilde herhangi bir izlenim bize vermez; o, sadece her şeyden önemli bir noktaya koyduğu işine büyük bir "vakar"la devam etmekten başka bir arzu duymaz ve hatta onun farklı bir arzu duymasını sağlayacak özgür bir istenç de varlığını bize, eser boyunca hiç ama hiç göstermez. Özgür istencinin yokluğuna eserde en büyük gösterge, şüphesiz işvereni Lord Darlington'ın Nazi Almanya'sıyla olan ilişkisinde kendini belli eder. Bilindiği üzere, Almanya Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra İtilaf Devletleri ile yaptığı Versay Antlaşması neticesinde askeri ve ekonomik büyük bir yıkıma uğramıştır. Lord Darlington, özel bir sebebin, kişisel özelliklerine eklenmesiyle Almanya'nın bu durumundan dolayı büyük rahatsızlık duymakta ve antlaşmanın şartlarının iyileştirilmesi için büyük çaba sarf etmektedir. Cehennemin yolları iyi niyet taşlarından döşelidir, sözünü haklı çıkartacak bir akıbete doğru giden Lord Darlington, bir noktada Nazi ideolojisinin anti-semitist rüzgârına da kapılır. Bunun sonucunda Bay Stevens'a malikanelerinde uzun yıllardır çalışmakta olan iki Yahudi hizmetçinin işten çıkarılmasını emreder. Bay Stevens ise bunu sorgulamadan uygular ve bu esnada müdüre Bayan Keaton'la ciddi bir anlaşmazlık da yaşar. İşte bu anda, Bay Stevens, efendisinin bu kararını desteklediğini ifade eder. Ama yine de bu eylemi bile onun özgür istencinin bir ürünü değil, kendisine eklemlendiği efendisi ve içinde kişiliğini erittiği mesleğine duyduğu sonsuz güven ve bağlılığın ürünüdür. İkinci Dünya Savaşı'nın bitiminde Lord Darlington, Nazilere verdiği destek neticesinde saygınlığını yitirmiş ve bir süre sonra hayatını kaybetmiştir. Malikanenin yeni sahibi ABD'li bir zengindir. Bu karakter vesilesiyle roman, dünya güç dengesinin uğradığı değişimi kendine arka plan olarak da almış olur. Ancak bundan daha önemlisi, yeni efendisinin kendisine verdiği izni bile malikanenin bir süredir aksayan işlerine bir çözüm bulma imkanı olarak gören Bay Stevens, uzun zamandır mektuplaştığı ve çok önce malikaneden ayrılan Bayan Keaton'ı yeniden eski işine girmesi için ikna etmek amacıyla yola düşer. Bu, onun uzun yıllar sonra malikâne sınırlarından ayrıldığı ilk olaydır. Bu seyahati sırasında, konakladığı bir köyde, kendisine gösterilen saygı ve ilgiye kapılan Bay Stevens, kendisini bir Lord gibi gösterir. Bu nokta, onun kişiliğinin ve istencinin tamamen eriyip yeni bir kalıpta uyanma sancısıdır aynı zamanda. Ancak Bay Stevens, roman boyunca vurguladığı, açıklamaya çalıştığı "vakar" doğrultusunda bir başuşak olduğunu anımsamakta ve bu kalıba kendini teslim etmekte gecikmez. Aslında Bay Stevens, sürekli bir rol içinde bulunduğunu şu sözleriyle açığa vurur: "Vakur olmaya önem veren bir başuşağın bu rolden sıyrılma özgürlüğünü tadabileceği bir tek an vardır: Tam anlamıyla yalnız olduğu an." Ancak biz onun, romanda yalnız olduğu tek bir ana denk geliriz ama bu anda onun nasıl bir kişilik özelliği sergilediğinden ziyade, bu anın Bayan Keaton tarafından bozulduğuyla sınırlandırılmış şekilde. Bu açıdan, "vakur" olmaya takıntılı düzeyde bağlı olan Bay Stevens, hikayenin anlatıcısı olarak, bize en ufak bir açık vermez rolünün dışındaki haline dair. Yine vakur bir davranış sergiler! Öte yandan, seyahati esnasındaki dinlenme duraklarından birinde Harry adında birinin, halk olarak demokrasi uğruna gösterdikleri fedakârlığın karşılığını istediklerini belirten konuşması sırasında söylediği, "Kölelikte vakara yer yoktur," cümlesi biz okurlara, Bay Stevens'ın mesleği icabı vakur olmak yolundaki takıntısının aslında beyhude bir uğraş olduğunun mesajını vermektedir. Evet, Bay Stevens bir köledir. Zihni herhangi bir dış etkenle, özgür istenci zarara uğrayarak bir esir halini almış her insan belli ölçüde bir köledir, sadece ayağında somut bir prangası yoktur. Bununla birlikte, kendisine aşık olduğunun güçlü işaretlerini veren Bayan Keaton'ın duygularından hiçbir anlam çıkaramayacak veya bunlardan ancak mesleğiyle alakalı sonuçlar çıkarabilecek zihinsel prangaları vardır. Son olarak, romanın aynı isimle bir başrolünde Antony Hopkins'in oynadığı bir filmi de bulunmakta olduğunu belirtmiş olayım. Ben önce filmini izledim. Bunun, romanı okuma sürecime olumlu etkisi olduğunu düşünüyorum. Antony Hopkins, Bay Stevens karakterine gerçekten çok iyi hayat vermiş. Öyle ki bazı anlarda bu karaktere epey gıcık olabiliyor hatta sinirlenebiliyorsunuz. Bununla birlikte genellikle, filmlerin esinlendikleri romanlarla oldukça uyumsuz olduğuna şahit oluruz ancak Günden Kalanlar bu duruma bir istisna teşkil ediyor. Keyifli okumalar
·
3 yorumun tümünü gör
Reklam
272 syf.
·
2 günde
·
Puan vermedi
Bir başkası için yaşamak. Kelimenin tam anlamıyla.. Kendisi de bir klon olan Kathy H. bağışçı klonlara bakıcılık yapmakla görevliydi. Ve bu görevi de on bir yıldır yapıyordu. Son altı yıldır ise Kathy bağışcılarını seçme hakkına sahip. Diğer bakıcıların kıskanmasına ve arkasından konuşmalarına neden olan bir durumdu bu. Özellikle kendisi gibi Hailsham mezunu olan bağışçıları seçmesi diğerlerinin dikkatini çekiyordu. Tıpkı Ruth ve Tommy' i seçtiğinde olduğu gibi.. Kathy, Ruth ve Tommy'i tekrar görmek istiyordu. Bunu onların bakıcısı olmadan nasıl sağlayabilirdi ki? Geçmişinden bir parçaydı onlar, birlikte büyümüşlerdi. Ve her zaman iyi anıları olmasa da geçmişini, Hailsham'ı hatırlamak istiyordu.. Eğer bağışçılar hakkında şanslı kelimesi kullanılabilirse bu Hailsham'da kalan bağışçılar için olacaktır. En azından Kathy'nin düşüncesi bu yöndeydi. Bir kız arkadaş grubu vardı o zamanlar Kathy'nin. Birlikte eğlenirler, birlikte de üzülürlerdi. Eğer öyle bir yerde büyümüşseniz böyle bir şeye de çok ihtiyacınız olurdu. Sıkı kurallar, sıkı kontroller dünyasıydı Hailsham.. Aynı zamanda gizemlerin de olduğu bir yerdi.. Günümüzde Kathy bir bakıcı, arkadaşları Ruth ve Tommy ise bir bağışcı iken yolları kesişiyor. Kathy bu birleşmeyle sık sık geçmişe dönecek, bazı şeyleri yeniden yaşayacak ve birçok şeyi de sorgulamaya başlayacaktı.. Geçmişi tekrar tekrar yaşayan Kathy eskiden farkında olmadığı şeyleri fark ediyordu. O zamanlar Ruth grubun lideri gibiydi. Diğerleri onun ağzından çıkanlara bakardı. Kathy ise biraz daha geri plandaydı. Tommy'e gelince o daha başkaydı. Okulun dışlanmışı, mimlenmiş bir çocuktu o zamanlar. Zamanla çok şey değişecekti. Hem okul hem de küçük gruplarındaki dinamikler gibi.. Kapalı bir kutuda çocukluk geçirmiş, gençlikleri ise çeşitli kalp kırıklarıyla dolu olan üç yetişkin bir araya geldiğinde neler olacaktı? Ne olduklarının, ne için yetiştirildiklerinin farkında olan klonlar.. Hangisi daha iyiydi? Bilmek mi, bilmemek mi?  Bilmemek işleri daha mı kolaylaştırdı sanki? Ya da küçüklükten bu ağır bilgiyle büyümek ileride yaşanabilecek olayları engellemek adına bir uysallık mı getirirdi? Dünyaya sade ve sadece tek bir amaçla geldiğini bilmek nasıl bir duygu olabilirdi? Bunun doğruluğuna ve yanlışlığına karar verme hakkı kimdeydi? Siz sadece birinin 'kopyası'yken ve yedek olmak için hayatta olduğunuzu bilirken buna yaşamak diyebilir miydiniz? Bir yedek olarak asıl olan kişi için kişiliğinizin, bedeninizin talan edilmesini kabullenebilir miydiniz? Kendine iyi bakmak zorunda olan birini düşünün ancak bu kendi iyiliği için değil. Bir başkası için.. Oldukça etkileyeci bir kitap ve çokça da düşündüren bir kitap. Beni kitapla ilgili asıl şaşırtan kısım ise bu konu ve benzerini işleyen eserlerde genelde bir başkaldırı, isyan görülür. Burada ise olanı olduğu gibi kabul etme durumu var. Hikaye ilerlerken belki buna neden olan sebepleri görüyoruz. Ama yine de insanı düşündürüyor. Bir başkası için yaşamayı bile isteye, uysal bir şekilde kabul eder miydim? Geçmişten günümüze yaşanılan gelişmeleri düşündüğümüzde kitapta bahsi geçen konunun yaşanması da imkansız görünmüyor. Her zaman da tartışmaya açık bir konu. Hak, adalet, merhamet, empati gibi birçok konuyu ele almak gerekiyor. Konusuyla ve konunun ele alınışı ile benim severek okuduğum bir kitap oldu. Okuyacak olanlara keyifli okumalar.
·
272 syf.
·
4 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
Başkasının kopyası olarak yaşamak..
Bu yazardan okuduğum ikinci kitap. (İlki
Değişen Dünyada Bir Sanatçı
)Ve her ikisinin ortak noktalarından biri, yazarın insanın kendini tanımasının bir yolu olarak ele aldığı sanatı çok da göze çarpmayacak biçimde metne yedirmiş olması. Ki bu kitap da adını zaten bir şarkıdan alıyor. Ve anladığım kadarıyla İshiguro’nun resim sanatına özel bir ilgisi var. Her iki kitapta da bir bellek çukurunun içine düşüyorsunuz. Karakterlerin geçmişe gidip gelen anlatımları, unutulanlar, hatırlananlar, unutulmuş gibi yapılan meseleler..Benim edebiyatta pek sevdiğim bir izlek. Ama İshiguro’nun bunu ele alış biçiminde bir farklılık var. Bunu tam bir silah gibi kullanıyor. Çok az detay vererek yazıyor. Hatta şöyle denebilir ki, söylenenlerden çok acaba neyin söylenmediğini düşünürken buluyorsunuz kendinizi. Ortada oturan ve çözülmeyi bekleyen gizemi kovalarken ritim artıyor. Ağır ağır söylenen bir şarkı müthiş bir perküsyon takımıyla el ele veriyor. Siz ritme kendinizi kaptırmışken bir bakıyorsunuz kitap bitmiş. Eksikli anlatım kitabın başında hikayeye bir türlü dahil olamıyormuşsunuz gibi hissettiriyor. Anlatılanlar çok ilgi çekici olduğu halde konuya vakıf olmak için en azından kitabın yarısını yuvarlamış olmak gerekiyor. Bu yanıyla, İshiguro okurken sabırlı olmakta fayda var. Sabrın sonu selamet. Ama asıl hayranlık yaratan şey yazarın yazım biçimi. Birinci tekil şahısın günlük yaşamını aktarıyormuş gibi anlattığı, hatta size tekdüze gelen, ve hatta çok da edebi bir şey okumuyormuşsunuz gibi hissettiren bir yanının olması.. Sonra kitabın kapağını kapatınca, yazarın aslında ne çok şeyi, hiç de bağırtmadan anlatabildiğini...Söylemek istediği her şeyi, sanki hiç söylenmemiş gibi satır aralarına nasıl da gömdüğünü...Okuyup geçtiğiniz önemsiz bir ayrıntıyı nasıl anahtara dönüştürdüğünü...Yüzeysel bir anlatımmış gibi görünenin aslında nasıl bir derinliği olduğunu...Ta kitabın başından başından beri eksiklik gibi gelen tüm ayrıntıların yazarın bilinçli bir tercihi olduğunu görüyorsunuz. Hayranlık verici. Kesinlikle hiçbir yazarla ve hiçbir okuma deneyimiyle kıyaslamadan okumak gerekiyor. Gerçekten çok kendine has bir tarzı var. Kitaba gelecek olursam.. Karakterler organ bağışçısı olmak üzere klonlanmış, Hailsham denen bir kurumda neredeyse dışarıdan tecrit edilerek, özel olarak yetiştirilen insanlar. Başkalarının kopyası olarak yaşamak..Konu kendi başına zaten ilgi çekici. Ama konunun ilgi çekici olması yetmiyor, biliyorsunuz. Nasıl işlendiği anlam kazandırıyor ona. İshiguro da bunun üstesinden başarıyla geliyor. Başta, karakterin kendi geçmişine gidip gelmesiyle başlayan, sonra başka karakterlerin dahil olmasıyla ilerleyen hikayede ilk düşünülen mesele, başkasının kopyası olarak yaşamanın zorluğu..İç hesaplaşmalar, ruhsal fırtınalar, kişilik arayışları.. Kendilerine ait bir ruhları olmadığı düşünülen, ya da böyle düşünmeleri için eğitilen insanlar bunlar. Ama aşık oluyorlar işte bu insanlar, kendilerine özgün yanları, becerileri, eğilimleri ve hayatlarının sadece kendilerine ait olacağına dair bir umutları var. Hayal kurabiliyorlar. Şarkı dinleyip dans ediyorlar. Var kendileri olan bir yanları. Her şey basit bir kopya değil. Ama var olma sebepleri ortada. İhtiyaç olduğunda arka arkaya üç-dört organını bağışlamak zorundalar. Yaşamlarını kaybedenlerin arkasından söylenmesi uygun görülen kelimeyse düşünülesi : “Tükenmek”. Oldukça bireysel başlıyor hikaye, ama gelip koca koca toplumsal sorunlara satılıyor, size de çokça soru bırakıp gidiyor. Tükeniyorlar, ama toplumun ya da onun seçkin bireylerinin iyiliği için kendilerini feda etmeleri gerektiğinde ortaya koyacak bir isyanları yok. Hayır demeye, yıkıp parçalamaya güçleri yok. İsyan edesiniz geliyor. Tam bu noktada durup kendi hayatınıza, klon olmadığına emin olduğunuz başka insanların hayatına bakıyorsunuz. Kendi yaşamı ve geleceğiyle ilgili kararları alırken büyük bir baskı ve yönlendirmenin etkisi altında kalan, birileri için yaşamadığınızdan fedakar olmamakla, değersiz olmakla suçlanan, kendi kararlarını aldığında mutlaka birkaç duvarı yıkmak zorunda bırakılan..bizler, ne kadar farklıyız bu klonlanmış insanlardan? Ya da bu klonlanmış çocukları yetiştiren Hailsham’ın, seçilmiş bir kesimin çıkarları için bizi hamur gibi yoğurup şekillendirmeye çalışan toplumsal sistemden bir farkı var mı? Ve biz ne kadar isyan ediyoruz ki? Ve tüm sadeliğiyle anlatılan bir aşk hikayesinin hüznüyle bitiyor kitap..“Bir yerlerde coşkun bir ırmak olduğunu düşünüp duruyorum. Suları coşkun bir ırmak. Suyun içinde iki kişi var ve birbirlerine tutunmaya çalışıyorlar, bütün güçleriyle uğraşıyorlar, ama sonunda dayanamıyorlar. Akıntı çok kuvvetli. Birbirlerini bırakmak, ayrı yerlere sürüklenmek zorundalar.” diye anlatıyor yazar karakterlerin hallerini. Siz de karakterin çocukken dinleyip dans ettiği şarkının sözleriyle tamamlıyorsunuz bu hikayeyi :”Beni Asla Bırakma.”
1 yorumun tümünü gör
Reklam
2
4
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.42