Kazuo Ishiguro

Kazuo Ishiguro

Yazar
7.9/10
649 Kişi
·
1.372
Okunma
·
160
Beğeni
·
6.181
Gösterim
Adı:
Kazuo Ishiguro
Unvan:
Japon asıllı İngiliz romancı
Doğum:
Nagazaki, Japonya, 8 Kasım 1954
Kazuo Ishiguro, 8 Kasım 1954 doğumlu Japon asıllı İngiliz romancı. Nagazaki kentinde doğan İşiguro 1960 yılında ailesiyle birlikte İngiltere'ye göçtü. University of Kent'i bitirdikten sonra (1978) University of East Anglia'da yaratıcı yazarlık yüksek lisansı yaptı. 1982 yılında İngiliz yurttaşlığına geçti.

İngilizce edebiyat dünyasının çok sevilen yazarları arasında bulunan Ishiguro, 4 kez saygın edebiyat ödülü Man Booker Prize'a aday gösterildi. 1989 yılında ise "The Remains of the Day" (Günden Kalanlar) romanıyla Man Booker Prize ödülüne layık görüldü.

Yazar Kazuo Ishiguro, 2015 yılında yazdığı ve VI.yy. İngiltere'sini anlattığı " Gömülü Dev " (The Buried Giant) adlı romanıyla 2017 yılında Nobel Edebiyat Odülüne layık görülmüştür.

2005 yılında yazdığı Beni Asla Bırakma (Never Let Me Go) romanı 2010 yılında yönetmen Mark Romanek tarafından aynı adla sinemaya aktarılmıştır.
Ayrıca ben ne hatırlarsam hatırlayayım, ben ne unutursam unutayım, kalbimde sana olan sevgim hiç değişmeyecek. Sen de öyle düşünmüyor musun prensesim ?
Her şeyi daha farklı görmeye başladım. Önceleri tuhaf şeylerden kendimi çekerken, artık tam tersine sorular sormaya, yüksek sesle olmasa bile en azından içimden her şeyi sorgulamaya başladım.
.. daha bu yaşta kusursuzluğa eriştiğiniz inancındaysanız, ileride hiç kuşkusuz ulaşabileceğiniz mertebelere asla ulaşamayacaksınız.
HAYATIMIZ PAHASINA NELERİ BAGIŞLIYORUZ?

2017 yılında Nobel edebiyat ödülü alan Kazuo Ishıguro’nun “Beni Asla Bırakma” adlı romanını kendimce sebeplerden dolayı üç hafta gibi uzun bir süreye yayarak okudum. “Beni Asla Bırakma”, Ishiguro’dan okuduğum ilk romandı ve romanı okuyup bitirdiğimde karışık duygular yaşadım. Kitabı okurken pek çok eserle bağlantı kurdum -bu bağlamda kitap zihin açıcıydı benim için- ancak diğer taraftan kitap bende sebebini bilmediğim bir eksiklik hissi uyandırdı. Esere bir bütün olarak baktığımda bu eksiklik hissinin pek çok nedeni olabileceğini düşündüm: Yazarın diline ve üslûbuna alışkın olmamam, okuduğum metinlerde az da olsa edebî bir lezzet arıyor olmam, “ben anlatıcı”dan kaynaklı olarak metnin anlatımının bana tekdüze gelmesi, anlatılan konu son derece merak uyandırıcı olduğu halde konuya ilişkin detayların yetersizliği gibi sebepler ilk aklıma gelenler. Ancak kitabın son elli sayfasından sonra açıldığını ve finalde de bana çok derin bir hüzün duygusu yaşattığını da sözlerime eklemeliyim. Ben bu yazıda kitabı bendeki çağrışımlarımdan hareketle değerlendirirken diğer taraftan da “Kitap bize ne anlatmak istiyor olabilir?” sorusuna da cevap aramak istiyorum.

Kazuo Ishiguro’nun “Beni Asla Bırakma” adlı romanının kahramanı Kathy H., otuz bir yaşında, organ bağışçısı olması için klonlanmış insanlara bakıcılık yapan (kendisi de klon olan) bir kadındır. Sekiz ay daha çalıştığı takdirde bu işte on iki yılı dolacaktır. Önceleri bakıcılık yapacağı hastaları seçme hakkı yokken son yıllarda kendisine seçme hakkı verilmeye başlanmış ve Kathy de Hailsham’da (klonların eğitim aldıkları yatılı okul) beraber okuduğu arkadaşları Ruth ve Tommy’ye -farklı zamanlarda- bakıcı olma görevini üstlenmiştir. Romanda olaylar Kathy’nin ağzından anlatılır ve Kathy sık sık geçmişe dönerek roman boyunca yaklaşık yirmi beş yıllık bir süreci farklı dönemler halinde okuyucuya aktarır. Bu aktarımlar sayesinde okuyucu farklı karakterlere sahip bireyler olan Ruth, Tommy ve Kathy ile birlikte onların Hailsham yıllarındaki gözetmenlerini ve arkadaşlarını da ana hatlarıyla tanır. Roman bir taraftan organ bağışçısı olması için özel olarak klonlanmış bireylerin çocukluk ve gençlik yıllarından çeşitli kesitler aktarırken diğer taraftan da satır arasında verdiği bazı detaylarla bizim çağrışım dünyamızı harekete geçirir.

Kitap, klonlanmış bireylerin hayatını anlattığı için karakterlere farklı bir gözle bakıyor ve ilk etapta  onların hayatıyla kendi yaşadığımız hayat arasında bağ kurmuyor özdeşim yapmıyoruz. Bu durum yazarın bilinçli tercihi olabilir. Yazar, bizimle karakterleri arasına böyle bir engel koymak suretiyle onların hayatına dışardan bir gözle bakmamızı istiyor olabilir. Oysaki kitaba biraz daha derin bir gözle baktığımızda, perdenin arkasına geçtiğimizde, anlatılanın bizim hikayemizden hiç de farklı olmadığı gerçeğiyle çarpılıyoruz ve adeta soğuk bir duş etkisi yaşıyoruz, bu da ister istemez romanı en baştan itibaren yeniden gözden geçirmemize sebep oluyor ve roman tam da bu noktada kat kat açılmaya başlıyor.

Kazuo Ishiguro’nun hayat hikâyesine baktığımızda, 1954 yılında Nagazaki’de dünyaya geldiğini, beş yaşında ailesiyle birlikte İngiltere’ye taşındığını ve eğitimini İngiltere’de tamamladığını görüyoruz. Kaynaklarda kendisinden “Japon asıllı İngiliz” diye söz ediliyor. Ishiguro, bol ödüllü bir yazar ve “Beni Asla Bırakma” yayımlandığı yıl Time tarafından "İngilizce yazılmış en iyi 100 roman" listesine alınmış. Ishiguro’nun hayat hikayesinde bana göre dikkati çeken bir ayrıntı da onun yaratıcı yazarlık eğitimi alması. Bu bilgilerle esere yeniden baktığımızda eserde pek çok önemli edebî esere göndermeler olduğunu söylememiz mümkün. Kitabın başlarında  şöyle bir alıntı dikkatimizi çekiyor:

“Tommy kendine has bir suluboya resim yapmıştı -yüksek çalılıklar arasında duran bir fil- ve her şeyi başlatan da buydu. Bu resmi bir tür şaka olarak yaptığını söyledi.”(s.26)

Dünya edebiyatının -yetişkinler tarafından da- en çok okunan çocuk kitaplarından “Küçük Prens”in çocuk kahramanı da kitabın başında bir resim çizer. Resmini büyüklere gösterdiğinde aldığı yanıt hep aynıdır, bütün yetişkinler onun bir şapka çizdiğini söylerler. Oysaki çocuk “fil yutmuş bir boa yılanı” çizmiştir. Çocuk, büyüklerin resmini rahatça anlamaları için fil yutmuş boa yılanını bu sefer de içini göstererek çizmiştir. “Beni Asla Bırakma”ya döndüğümüzde Tommy’nin arkadaşları onun çizdiği fil resmini beğenmeyerek onu dışlarlar, öğretmenleri de çizimlerini beğenmezler, sonrasında Tommy’nin kitabın ilerleyen sayfalarında hayvanları içten resmeden detaylı çizimler yaptığını, hatta Kathy ile aşk yaşadığı dönemde bu çizimlere yeniden dönüş yaptığını görmekteyiz. Ishiguro’nun romanının daha ikinci bölümünde Küçük Prens’e yaptığı bu gönderme, Tommy’nin farklı kişiliğine bir vurgudur, ancak bence bu detay aynı zamanda insanlığa da bir uyarı niteliği taşımaktadır. Önemli olan herkes gibi olmak, herkes tarafından beğenilmek, taklitçi olmak değildir, esas olan özgünlüktür ve ancak özgün insanlar insanlığa bir değer katabilirler. Tommy özgün olmayı başarabilir mi, içinde yaşadığı çemberi kırabilir mi derseniz evet biz okur olarak onun bunu başarmasını çok isteriz, ama Tommy kendini feda ederken başka bir şey yapar, içimizdeki isyan duygularını harekete geçirir, biz romanı okuyup bitirdiğimizde Tommy ve Kathy için derin bir hüzün duyarız ve bu kahramanlar mağlubiyetleriyle galip olurlar adeta.

Ishiguro, organ bağışı için klonlanan çocukların Hailsham’daki maceralarını bize Kathy vasıtasıyla aktarırken son derece normal bireylerin günlük yaşamlarını aktarıyormuş gibi bir dil kullanır, hatta yer yer “İki Yıl Okul Tatili” tadında bir kitap okuyor gibi hissettirir, öyle ki romanın başlarında okuyucu Hailsham’ı özel çocukların eğitim aldığı çok iyi bir yatılı okul, oradaki çocukları da özel çocuklar zannedebilir, ancak kitap ilerledikçe Lucy ismindeki gözetmenin de açıklamalarıyla gerçekler yavaş yavaş su yüzüne çıkmaya başlar. Bana göre kitaptaki tek aykırı karakter olan ve bazı açıklamalarından dolayı gözetmenlikten alınan Lucy’nin şu sözleri bu çocukların gerçek hikayesini okuyucuya hissettirir:

“Hayatlarınız sizin için önceden kararlaştırıldı. Yetişkin olacaksınız ve sizler yaşlanmadan, hatta orta yaşa bile gelmeden, hayati organlarınızı bağışlamaya başlayacaksınız. Her biriniz bu nedenle yaratıldınız. Filmlerini seyrettiğiniz aktörler gibi değilsiniz, benim gibi bile değilsiniz. Bu dünyaya belli bir amaçla getirildiniz ve geleceğiniz, hepinizin geleceği önceden belirlendi(...) Yakında Hailsham’dan ayrılacaksınız, çok zaman geçmeden organlarınızı bağışlamaya başlayacaksınız. Bunu unutmayın. Doğru düzgün yaşayacaksanız kim olduğunuzu ve sizi nelerin beklediğini bilmeniz gerekir.” (s.83)

Lucy’nin sözleri her ne kadar Hailsham çocuklarına olsa da yaşamı tüm gerçekleriyle kabullenme ve ona göre yaşama konusunda bize de çok önemli şeyler söylüyor. Kathy, Ruth, Tommy ve diğer klon çocukların her şeyi kabullenişleri, hiçbir zaman isyana yeltenmeyişleri, pasif tavırları canımızı sıksa da bizi sinirlendirse, hatta içten içe onların adına isyana itse de elimizden bir şey gelmiyor ve son kertede kabullenip oturuyoruz.

Peki biz ne yapıyoruz? Altı yedi yaşında başladığımız okul hayatımıza, çoğunlukla ailemizin bizim için ve bizim yerimize çizdiği sınırlar çerçevesinde başlayıp üniversiteye kadar devam eden bir maratonu koşar gibi devam ediyoruz. Çoğumuz gelecek kaygısıyla, iş bulma endişesiyle istediğimiz bölümleri dahi okuyamıyoruz. Hadi diyelim ki o konuda şanslıyız ve istediğimiz bölümü okuduk, sonrasında eğer hala enerjimiz kaldıysa tekrar tekrar eleme ve seçmelere maruz kala kala insanlıktan çıkmıyor muyuz?   Törpülene törpülene yaşıyoruz adeta. Biraz düşünmeye kalkıştığımızda, biraz sesimizi çıkardığımızda dışlanma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyoruz. Hayat tıpkı “boa yılanının yuttuğu fil gibi” midemize oturuyor, yaşadıklarımızı hazmetmek için çabalarken bir de insanlara dert anlatmaya çalışmak, “bu bir şapka değil aslında fil yutmuş boa yılanı” diye açıklamalarda bulunmaya çalışmak da işin bir başka boyutu. Farkında olmak yetmiyor, bu farkındalıkla yaşamak da ayrı bir mücadele, ayrı bir çaba gerektiriyor. Ve tıpkı Ishiguro’nun kahramanları gibi hayatî organlarımızı bağışlaya bağışlaya yavaş yavaş tükeniyoruz. Önce kalbimizden vazgeçiyoruz yontula yontula eskisi gibi sevemez olma pahasına. Ardından beynimizi veriyoruz “düşünsek de bir şey değişmeyecek” diyerek. Sonra belki gözlerimizden vazgeçiyoruz gerçeklere gözlerimizi kapatarak, sonra kulaklarımızı tıkıyoruz ve artık her şeyi eskisi gibi duyamaz oluyoruz. Ve böyle böyle tıpkı Ishiguro’nun kahramanları gibi tükeniyoruz. O halde bizim bu klonlardan ne farkımız var? Bir kez daha düşünelim bence…
Bu uzun yazıyı BLOGUMDAN daha rahat okumak isterseniz:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...neleri-bagisliyoruz/
Eğer gözümden kaçmadıysa, galiba tek bir metafor yoktu kitapta. Oysa günümüz yazarları için metafor okuru hipnotize etmek için başvurulan bir sihirdir. Altı hemen çizilir. Alegori, imge ve sembol peki? Gırla gitsin kullanılır yazarlarca. Mesela bizde H.A. Toptaş bayılır. Ben de. Bunlar peki, varlar mıydı bu eserde? Belki önemsiz birkaç tane. Billahi fark bile edemedim.

Mesela Birgül Oğuz, harika öykü kitabı Hah’a şöyle başlar. “Anam beni doğurmamış. Tutmuş, bir akasyanın dibine bırakmış. Ve vaki olmuş ki ben kendimi Akasya'nın dibinde bulmuşum. O hışıldamış ben tutunmuşum, o hışıldamış ben tutunmuşum. Bir pirinç tanesi kadarken, koca, koygun bir akasya gölgesi olmuşum.” Ne kadar çarpıcı değil mi? Ben şahsen bayıldım. Zira ilk darbeyi daha girişte aldım.

Bu kitapta işte, yok böyle yazar cambazlıkları.

Çünkü Başuşak Stevens anlatır. Çünkü Stevens’ın derinliği bu kadardır. Kitap boyunca derinliği olan tek söz edemez Stevens. İşte bunu, ki her satırda hem de gözünüze sokmadan hissettirir size. İyi yazarlık böyle bir şey işte.

Londra’ya yerleşen biraderim bir gün dedi ki, bak Ziko, bu İngiliz asilzadeleri, aristokratları öyle alçak gönüllü insanlar ki anlatamam. İkisiyle tanıştım çalıştığım zengin Musevi sahipli barda. Sabaha kadar muhabbet etmişliğim bile oldu. Sonra öğrendim ki, bu iki, alçak gönüllülükten ve kibarlıktan kırılan, herif bilmem ne malikanelerinin sahipleriymiş. Adam kadehini tazeletirken bile, bin kere özür diliyordu.

Kaldı ki çok Amerikalı zenginle tanıştım. Bir saniye gecikmemde “bok suratlı herif, o boklu donunu benim bahşişimle ancak değiştirebilirsin, acele et,” gibi laflar ediyorlardı. Üstelik bahşişleri asla o iki, yüzü kızararak konuşan asilzadenin yarısı bile etmiyordu. Bu minvalde anlattı, bolca da küfür yedi benden.

İşte bu romanı okuyunca hak verdim biradere, anlattığı şeylerin doğru olduğuna karar verdim. İki göçmenin gözlemi de aynıymış. Biri TC’den diğeri Japonya’dan. Stevens anlatıyordu zira aynı şeyleri.

Aristokratın yine aynı sınıftan vaftiz babası olduğu bir Kardinal var, Stevens’ın onunla yaptığı muhabbeti okuyunca biradere hak vereceksiniz. (Romanın hissettirdiklerini doğru buldum. Elbette bu benim öznelim tamamen)

Biraz konusuna girersek, ki bazı kitapları tüm detaylarıyla anlatsanız da temasını, asla bir spoiler olamazsınız. Bu kitap da öyle. Stevens’ın başuşak olduğu malikanenin sahibi aristokrat adam bir Nazi hayranı. Hayranlıkla kalmıyor, hatta İngiltere'nin Hitler’le işbirliğine gitmesi için toplantılar düzenliyor malikanede. Ama yine alçak gönüllü yine kibar. Hatalarını fark ediyor, itiraf ediyor, telafi için samimiyetiyle uğraşıyor, ama kaybediyor. İşe alınışları kendi direktifiyle olan iki Yahudi hizmetçiyi yine kendisi ve yine Yahudi oldukları için atar. Çok sonra, hem de tek bir zorunluluk olmadığı halde bu iki Yahudi hizmetkarı araması bunun için güzel bir delildi.

Kitapta benim için vurucu üç noktayı vurgulamak istiyorum. İlki, malikanenin sonraki sahibi olan Amerikalı sonradan görme zenginin, bizim Başuşak Stevens’ı izine gönderirken emrine verdiği Daimler marka lüks arabayla verdiği mesajdı, ki olağanüstüydü. Ama Stevens’in bu mesajı almadığını hissetmeniz gerçekten yıkıcıydı. Daimler bir Alaman markasıdır zira.

İkincisi, İngiltere’nin ileri gelenleri yine malikhanede bir toplantıdadırlar. Bunlardan biri, Stevens’e bazı sorular sorar. Alacağı cevabı bilmektedir elbette. Biri sorulardan ““O zaman, belki başka bir konuda yardım edersin bize. Fransızlarla Bolşevikler arasında bir silah anlaşması yapılması durumunda Avrupa’daki döviz oranları iyiye mi yoksa kötüye mi gider sence?” Stevens’ın tüm bu sorulara cevabı aynıdır. “Çok özür dilerim, efendim, ama bu konuda size yardımcı olamayacağım.”

Bu zatı şahanelerinin varmak istediği yer, ta o zamandan, şudur. “Bu ulusun geleceğiyle ilgili kararları şu dostumuzun ve onun gibi birkaç milyon daha insanın ellerine bırakma düşüncesinde diretiyoruz hâlâ. Bize ayak bağı olan bu parlamento sistemimiz varken sorunlarımıza çözüm bulamamamız şaşılacak şey mi?” Kısacası der ki, hiç dağdaki çobanla benim oyum bir olur mu!”

"Peki ya şu sınıf çatışması? Bilimsel çalışmalar gösteriyor ki sosyal sınıflar denen bir şey yok, toplumda farklı zeka eğrileri var. Nedir bu zeka eğrileri ve doğrudan sonuçları: Yeryüzünde tüm toplumlarda, tüm kültürlerde değişmez bir gerçeklik var: Daha düşük ortalama zekaya sahip olan gruplar, daha düşük gelir seviyesine sahiptir." Bu son parantez içi fikirler bana, Plotinuss'a ait ve inanıyorum. Ama bu, oy vermede eşitliğin benim için bir tabu olduğunu asla değiştirmez.

Adam, insanların tek eşit olduğu, insanlığın bulduğu en önemli hakkı olan, “herkese eşit ve tek oy”u çalma düşüncesine delil yapar Stevens’ın cevabını.

Üçüncüsü için, ki kitabın temi buydu. Bunu uzun uzun anlatmayacağım. Verdiğim linkten Tatar Çölü’nün Drogo’suna yaptığım incelemeyi okuyun eğer merakınızı cezbederse. Benim değil, eleştirmenlerin ekserisinin Drogo’ya yaptıkları, Dino Buzatti’yi meşhur eden tespitler aslında Stevens’de gerçek anlamını buluyor.

#22408332

Ve aşk, Drogo'yu da Stevens'ı da seven kadınlar vardı. Farkı anlamanızı romana bırakıyorum. Tatar Çölü'ne eleştirmenlerin yaptığı tahlillere bakışınız değişecek.

K.Işiguro iyi yazar.
Çok ilginç bir kitap. Edebi roman desen değil, bilimkurgu desen değil, distopya desen değil, aşk kitabı desen hiç değil. Bir türlü karar veremedim hangi türden bir kitap olduğuna. İşin daha ilginç yanı, kitabı beğenip beğenmediğimi de bilmiyorum. Gelin en iyisi kitabı irdeledikten sonra beğenip beğenmediğime birlikte karar verelim.

Öncelikle kitapla ilgili verilecek hemen hemen her bilgi “spoiler” özelliği taşıyacak. Bunu şimdiden bilmenizi istiyorum. Çünkü konusunu söylemek bile kitabın ilk bölümünü tamamen anlatmak anlamına gelecek. Bu sebeple hemen hemen herkesin kitabın konusu ile ilgili verdiği bilgilerden ve kitabın arka kapağından faydalanarak bir paragraf oluşturup kitabı irdelemeye devam edeceğim.

Kitap, Hailsham isimli yatılı okulda bulunan çocukların bu yatılı okulda ve yatılı okuldan sonraki dönemde başlarından geçen hikayeleri anlatıyor. Bu hikayeler kimi zaman acılarla dolu, kimi zaman sevinçlerle dolu... Hailsham’ın öğrencileri, hafta sonları veya tatillerde evlerine gitmiyorlar. Zaten Hailsham’dan önceki yaşamlarını da hatırlamıyorlar. Dolayısıyla dış dünyayla gözetmenleri dışında bir bağlantıları yok. (Dikkat! Öğretmen değil, gözetmen.) Gözetmenler çocuklara sürekli spor ve sanata önem vermeleri gerektiğini söylüyorlar ve bedenlerine çok iyi bakmaları gerektiğini sıklıkla tekrarlıyorlar. Kafanızda “neden, niçin” gibi sorular oluştuysa maalesef bu sorularınızı cevaplayamayacağım. Sadece “yüce bir amaç uğruna” olduğunu söylemem yeterli sanıyorum.

Bir kere kitapla ilgili en güzel özelliklerden biri, kitabın ilk cümlesinden itibaren okur kendisini olayların içerisinde buluyor. Gereksiz denebilecek hiçbir ayrıntı yok kitapta. Ayrıca eserin başından itibaren de bir gizem söz konusu. Okur zamanla bu gizemli dünyaya ilişkin sorularına cevaplar buluyor; ancak ben kafamdaki birçok soruya maalesef cevap bulamadım. Bu durumda kitabın kurgusunda eksikliklerin bulunduğunu ve verilen cevapların tam olarak beni tatmin etmediğini açıkça söyleyebilirim. Güzel bir konu, güzel bir işleyiş biçimi; fakat zayıf bir kurgu vardı bana göre.


Yazımın başında da belirttiğim gibi, kitabın türü konusunda kafam bir hayli karıştı. Öncelikle kitabın kesinlikle bir bilimkurgu roman olmadığını söylemeliyim. Kurgu roman diyebiliriz; fakat bilimsel hiçbir bilginin verilmediği bir kitaba bilimkurgu demek doğru olmaz… Kitabın bir distopya olduğunu da düşünmüyorum. Çünkü distopik bir roman olması için içerisindeki distopik konunun bütün bir dünyayı kapsaması gerekir. Sadece yatılı okulda gerçekleşen bir takım olaylar için distopya demek beni yine tatmin etmeyecek maalesef… Aşk romanı mıdır derseniz, evet kitapta bir aşk hikayesi var. Fakat asla yazarın esas amacı aşk romanı yazmak değil. Bu sebeple aşk romanı da diyemiyoruz… Mesela ben yazarın yerinde olsaydım, kitapta aşka hiç yer vermeyip bilimsel açıdan daha doyurucu bir kurgu yaratırdım.

Edebi açıdan da etkilenemedim kitabı okurken. Mesela 272 sayfalık bir kitabın içerisinde çarpıcı bir değerlendirme veya tespit bulunmamakta. Yazar özlü söz kullanmaktan özellikle kaçınmış sanki...

Çok fazla eleştirdiğimin de farkındayım; ama hala kitabı beğenmediğimi söyleyemiyorum. Çünkü konusu gerçekten özgün bir konu ve yazarın sıkıcı bir yönü yok. Daha sağlam bir kurgusu olduğuna ikna olsaydım kitabı beğendim diyebilirdim. Ben yine karar veremedim. En iyisi okuyup siz karar verin.
“Buradan kaçmamız lazım. Seni seçtim çünkü sen farklısın, Japon’sun bir kere akıllı adamsın. Güçlerimizi birleştirerek kolayca dünyaya dönebiliriz.”

Yoksam bu Distopya’dan başka türlü çıkacağımı zannetmiyorum muhakkak bir Japon’un tavsiyesine ihtiyacım olacak öyle ki son zamanlarda böylesine içine çekildiğim başka bir kitap hatırlamıyorum. (Zorlasam hatırlarım da çok kurcalamayın kitabı övüyorum işte) Doğrusu bu incelemeyi iki türlü ele almayı planlıyorum. İlkinde kitabın hakkını teslim edeceğim, ikincisinde ise sitem edeceğim belki biraz da eleştiririm çok güvenmiyorum kendime.

Kitabın kurgusu olağanüstü yani eserimiz, temellerini bütünüyle hayal dünyasıyla inşa etmesine mukabil üst katlara çıkıldıkça zemini asla sallanmıyor. Hoş temelleri sağlam bir bilim kurgunun okuru içine çekmemesi hatta kendini beğendirmemesi düşünülemez. Temeller sağlam, kurgu güzel ve atmosferi de okurun zihninde iyice oluşturdu ise; okur da gelir kitaba methiyeler dizer.

Kitabın kurgusuyla ilintili olarak genel anlamda hoşuma giden yanları belirtmek istiyorum. Yazarımız kitabın başlarında çokça ucu açık olaylara ve düşüncelere zemin hazırlıyor hem de kitabın sonuna değin devam ettiriyor bu muğlaklığı. Metin T. Hocamın bahsettiği Çehov’un Tüfengi mevzusu; İshiguro bolca tüfeği gösteriyor. Esasen kitabın sonunda bu patlatma olayını ne derece şiddetli yapıyor derseniz, okurun beklentisine göre değişir derim. Beni tatmin etti.

Şimdi gelelim eleştiri faslına; Nobel almış bir yazarı okumanın öncesi tatlı bir heyecan yaşadım ve çok olağan bir vaziyetle beklentilerimi de biraz yükselttim. Lakin Nobelli yazarımızın yazım dili karşısında hayal kırıklığına uğradım. Zannetmiyorum ki çevirinin büyük bir etkisi olsun. Sadece ben değil başta Hakan S. Hocam da dahil çoğu okur Kazuo Ishiguro ’nun dilinden muzdarip olmuşlar.

Hazır konu buraya gelmişken okuma serüvenlerimin başınlangıcından söz bahsi açayım. Şimdileri yerin dibine soktuğum önceleri çok sevdiğim sonraları ise okumayı hiç düşünmediğim Elif Şafak ile başlamıştı bu yolculuk. Esasen o zamanlar kız arkadaşıma okusun diye gururla götürürdüm kitaplarını. Sonra Ahmet Ümit vardı kitaplarının sayfalarında boş boş dolandırırdı beni canı sağ olsun. Eğri oturup doğru konuşmak gerek; tamam şu anki okur profilim ile beni tatmin etmiyor olabilir ama okumaya yeni başlayan okurlar için ciddi anlamda bulunmaz bir nimet olduğunu itiraf etmek zorundayım. Düşünsenize yeni başlamışsınız kitap okumaya ve ortamlarda “Moruk geçen bir kitap okudum beşşüz sayfa!” diye hava atıyorsunuz, ortam zaten sığır dolu, onlar da hayretler ediyor nasıl olur bu mümkün müdür diye. İşte böyle böyle bir de bakmışsınız ki; Herman Hesseler, Robert Musiller, Elias Cannettiler efendime ne söyleyeyim Bilge Karasular okuyan bir okur olmuşsunuz. Tam da bu sebeple Elif Şafak etkinliği yapmayan etkinlikmatörleri kınıyorum.

Yorumumu özellikle filmini izlemeden yaptım ki sadece kitaba özel olsun diye, sevgili Muzaffer Akar Abime çokça teşekkür ediyorum bu güzel kitapla bizleri buluşturduğu için. Toplantımıza gelemeyecek olanlara da tavsiye ederim. Herkese keyifli okumalar dileyerek burada bırakayım.
1K ile tanışmamdan çok çok önceleri, büyük beğeniyle okuduğum ve beni çok etkilemiş olan nadir kitaplardan biri. Yazarın 2017 Nobel Edebiyat ödülünü almasından dolayı, gündeme gelmesi sebebiyle aklıma geldi ve bir kaç cümleyle kitaptan bahsetmek istedim.

Kitapta ,ıssız bir yerdeki bir yatılı okulda, belli bir amaç için büyütülen çocukların,gençlik yaşlarında kendilerini bekleyen dramatik sonlarına doğru gidişi ve bu sırada yaşadıkları acılar,sevinçler, duydukları hisler , kendilerini bekleyen sondan kurtulma çabaları ..vs , başarılı bir şekilde yansıtılıyor. Bütün bu olaylar ise esas itibariyle ,çocukluklarından beri arkadaş olan üç kişi arasındaki aşk çerçevesinde dramatik bir şekilde bize aktarılıyor.

Kitap, esas itibariyle bir bilim kurgu özelliği taşır gibi görünse de , ben kesinlikle bunu kabullenemiyorum. Ben bu kitabı, yazarın, bilim ile ilgili her buluşun yarar kadar zarar da getirebileceğini bize göstermek için, üstün hayal gücünü kullanarak kaleme aldığı bir eser olarak tanımlıyorum. Çünkü kitabın yazılmasından bir kaç yıl önce,gerçekten de insanlık tarihinde apayrı bir dönem açacak, müthiş bir çalışma gerçekleştirilmiş ve başarıya ulaşılmıştı. İşte tam da bu sırada yazar, böyle bir buluşun, farklı olarak kullanımında ortaya çıkacak olumsuzluklardan sadece birini ele alarak , yaşanabilecek dramları bize göstermek istemiştir diye düşünüyorum.

Başta da yazdığım gibi yıllar önce okuduğum bir kitaptı. Onun için çok fazla ayrıntılı olarak yazamıyorum. Ama şunu söyleyebilirim: Kitap,mutlaka okunması gereken muhteşem bir eser. Ve okumanızı da kesinlikle tavsiye ederim.
“Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar” diye başlamış Sadık Hidayet Kör Baykuş isimli kitabına, çoğu kimsenin kimseye anlatamadığı bir derdi, bir yarası vardır. Yaranın tanımına baktığımızda, ilk önce bedenin bütünlüğünü zedeleyen belki de bozan, beden ve ruhu etkileyen travmadır. Fiziksel yarayı daha çok bilsek ve konuşsak da edebiyatta fiziksel yaradan çok psikolojik yaralar daha çok etkiler insanı, daha çok dikkat çeker ve yazarlar daha çok kullanır. Yalnızlık için, geçmişte yapılan hatalar için, toplumdan dışlanma için ruhsal travma altında okuruz yaraları, okudukça da iyileşmeyen o yaraları hissederiz. Kazuo Ishiguro’nun dediği gibi de belki o iyileşmeyen yaraları artık umursamıyoruzdur. Yaralar eski dostlara dönüşür. Elbette de ara sıra canını sıkar insanın, ama o kadar uzun süre taşınır ki o yaralar, artık eski dostlara dönüşür. Her şey ilk anda insana çok kötü görünür ama hepsi geçer, hiçbir şey ilk haliyle kalmaz ve yaralarla bir şekilde beraber yaşarız. Kitap içinde karakterlerimizin bazılarının tabii ki yaraları var ve yaraları hayatlarına, yaşamlarına etki ediyor ya da yaşamları bir arkadaş, bir dost olsun diye onlara yaralar veriyor, onlar da kurtulmak istiyorlar ya da kabulleniyorlar yaralarını.

Çok farklı kitaptı. Bir şekilde hafızamda eksiklikler hissettim, bir şeyler hatırlamaya çalıştım ve Mr. Ryder’in dinlenememesi, sürekli bir şekilde kendisinden bir şeyler istemeleri sonucu dinlenememesi gibi yoruldum. Kitabı okurken, cümlelerin akıcılığında kaybolurken gerçek manada da kayboldum. Zor bir kitap kesinlikle ama bu zorluk bildiğimiz manada bir zorluk değil. Nasıl desem, okurken defalarca ben neredeyim, ne yapıyorum diye kendi kendime sorarken, kitap tarafından bir şekilde ele geçirilip, bir şekilde etkisi altına alınıp, diyalogları, betimlemeleri gerçek manada anlamaya çalışırken artık kitabın sürrealist havasına girdim. İlk başlarda kafama yatmayan bazı şeyleri düşünmüş olsam da, bu nasıl olabilir acaba diye düşünsem de sonradan düşünmemeye başladım, sadece okudum ve kendimi akışa bıraktım, bıraktıkça uzun uzun, kibar ve az da olsa bunu acaba karakter neden söylüyor dediğim cümlelerin içinde kayboldum. Konuyu bize birinci ağızdan anlatan Mr. Ryder bedenen olmadığı yerdeki, duyamadığı diyalogları ve olayları da anlatıyor, karşılaştığı yani ilk kez karşılaştığı kişilerin geçmişini bizlere anlatabiliyor. Bir mekânda ya da biriyle beraberken geçişi hiç fark etmeden hızlı bir şekilde başka bir mekânda ve başka biri ile beraber olabiliyoruz. Mr. Ryder’in bedenen bulunmadığı yerleri, duyma imkanının olmadığı diyalogları bize anlatmasında herhangi bir fantastik unsurlar yok, sadece sürreal kurgunun içine savruluyoruz. Akıl ve mantığı bu kısımlarda bir kenara bırakıp sadece bilinçaltındakilerin dışa vurulmasına odaklanıyoruz. İçgüdü ve bilinçaltı yönlendirmesi ile, doğrusu ve yanlışı ile beraber karakterin davranışına ve kurguya etkisine odaklanıyoruz.

Yolda yürürken ya da herhangi bir yerde tanımadığınız biri ile karşılaştığınızı düşünün, bu kişi size çok yabancı geliyor, ama o kişi ile kırk yıllık bir tanış gibi konuştuğunuzu düşünün, o kişi ile karşılaşmanızdan biraz vakit geçtikten sonra o kişinin eşiniz, anneniz, babanız veya kardeşiniz olduğunu düşünün ve bu akla mantığa pek uygun gelmeyen olayın realist tarafını hiç önemsemeyip sürrealist kısmına devam edip hiçbir şekilde akıl ve mantık aramadan kendinizi bilincin akışına bırakın. Kitap boyunca hissedeceğiniz duygular hep bu şekilde olacak, hafızanızı defalarca kontrol edecek, Mr. Ryder’in her bir sefer biri ile karşılaştığında, o her biri ondan her seferinde bir şeyler istediğinde Mr. Ryder’in kim olduğunu soracaksınız. Ayn Rand’ın romanındaki “John Galt kimdir?” sorusu gibi belki de defalarca Mr. Ryder kimdir diye soracaksınız.

Kitap boyunca sanki sürekli daireler çizdim. Gezdiğim yerleri defalarca gezmiş gibi oldum ama istediğim yere bir türlü gidemedim de, okurken ise istediğim yere gidemememin farkında bile değildim, aslında gitmeyi düşünüyor muydum onu bile bilmiyorum, hatırlamıyorum. 3 – 4 dakika sürecek asansör yolculuklarında, kısa bir karşılaşmalarda dakikalarca, saatlerce sürecek cümleleri bu kısacık anlara karakterler sığdırabiliyor. Kurulan uzun uzun diyalog cümleleri ise Dostoyevski karakterlerinin diyalogları gibi, uzun, soluksuz ve son derece de kibar.

https://www.youtube.com/watch?v=EFJ7kDva7JE
BU İNCELEMEYİ DEĞERLİ Anıl KARDEŞİME İTHAF EDİYORUM

“Hatırlat da haziranın sonlarında çocukluğumu yakalım”
Ah Muhsin Ünlü

NE GÜLÜYORSUN ANLATTIĞIM SENİN HİKAYEN

Beni Asla Bırakma.. Japon Kazuo Ishiguro abimizin ilginç romanı. Kitap temelde 3 karakter üzerinde ilerliyor; Kathy,Tommy ve Ruth. Baştan sona bir “hüzün” hikayesi..

Yazarın bir Japon olduğunu ama çok küçük yaşlarda ailesiyle birlikte İngiltere’ye taşınıp burada yaşadığını ve bu kitabı da İngilizce yazdığını hatırlatmakla başlayalım. Anlattığı hikaye ise sıra dışı gibi görünse de (belki bir bakıma öyledir) bana göre aslında günümüz sıradan insanını anlatmaktadır.

Bir grup öğrencinin Hailsham isimli okulda yaşadıkları ve sonrasında başkaca yerlerde sürüp giden hikayesi. Bu öğrencilerin birer “klon” olduğunu öğreniriz efendim lakin anladığım kadarıyla bu metaforlar üzerine kurulu kitapta bu da bir metafordan ibarettir. Belki de yazar, Japon asıllı ama neredeyse bütün çocukluğu ve ilk gençliği İngiltere’de geçtiği için kendini adeta bir klon gibi mi hissetmişti? Kim bilebilir?

Kathy hikayenin merkezindeki karakterdir. Tommy ve Ruth da en yakın arkadaşları. Birlikte büyümüşlerdir bu Hailsham denilen okulda. Yetiştirilmelerinin bir tek gayesi vardır, o da ilerde “organ bağışçısı” olmak veya “bakıcı” olmak. Bakıcılar da yine organ bağışçısı olanların sağlık durumlarına göre onlara yardım eden kişiler olacaktır. Bu düzeni kim kurmuşsa , onları buraya kim toplamışsa , onlara başka bir seçenek bırakmamıştır en başından. Bu nedenle başka bir dünyayı hayal etmekte zorlanırlar, bu çemberin dışına çıkmayı ve bu kabuğu kırmayı düşünemezler.

16 yaşlarına doğru bu okuldan başka bir yere doğru geçerler. Gerçi okul dediğimiz pek okul gibi de değildir, öğretmenler yerine gözetmenler vardır. Yeni gittikleri yerin ismi ise” kulübeler” olarak tanımlanır. Orada artık biraz daha kendi hallerine bırakılırlar.

Ben Hailsham denilen yeri ilköğretim-lise, Kulübeler denilen yeri de üniversite olarak değerlendirdim.

Sonrasında organ bağışçısı olmalarını da “iş hayatı” olarak gördüm. Kathy, kulübelerden herkesten önce ayrılanlardan biridir, bakıcı olmak için. Bunu da okuldan sonra mesleğinde çalışmaya devam etmek yerine , aile hayatını seçmek olarak düşündüm. Yani bakıcı olmak aslında , ev hanımı olmak gibi bir şeydi. Kathy, organ bağışçılarının sağlık durumunu kontrol etmek için adeta bir hemşire gibi sürekli bu kişilere bakıcılık eder. Fakat bu süreç , iş hayatında çalışan aile bireyleri için adeta saçını süpürge eden anaç bir karakter anlamına geliyor olabilir miydi? Bir ev hanımı ya da hep koşuşturan bir abla? Belki de zorlama bir yorum bu, olabilir.

Kathy,Tommy ve Ruth arasında bir aşk üçgeni de vardır çocukluklarından itibaren başlayan. Tommy ile Kathy birbirinden gizliden gizliye hoşlanan ama bunu bir türlü ifade edemeyen iki arkadaştır, Ruth ise Tommy’ye yakınlık duyar ve onunla sevgili olmayı başarır. Fakat Tommy’nin ruhu aslında Kathy ile ortaktır ve hep aralarında bir bağ vardır, hisleri ortaktır. Kathy , en yakın arkadaşı olan Ruth’u kırmamak adına hep geride kalır, içine atar duygularını. Tanıdık gelmiyor mu edebiyattan, hayattan?

Tommy çocukluğundan itibaren sorunlu bir karakterdir, ya da farklı ve aykırı. Uyumsuzdur, herkes gibi değildir. Kitapta altı çizilecek bir yer olmadığı veya altı çizilerek okunacak bir kitap olmadığı görüşüne kısmen katılıyorum. Ben de birkaç satır hariç böyle ifadeler görmedim ama şu ifadelerin altını çizdim. Tommy’nin çocukluğunda Hailsham’dan,

“İyi bir koşucuydu,kendisiyle diğerleri arasındaki mesafeyi hemen on beş metreye kadar çıkarabiliyor,belki de bu sayede kimsenin onunla koşmak istemediğini gizleyebiliyordu”(sayfa 22)

Kitabın metafor veya örtülü anlatım,çarpıtarak , bozarak anlatım üzerine kurulu olduğunun bir işaretini de şurada gördüm,

“Öğrencilerin şiir ya da felsefe üzerine tartışmalarını,ya da uzun kış aylarında, buğulu mutfaklarda Kafka ya da Picasso hakkında daldan dala atlayan konuşmaları duyardım” (sayfa 117)

Heilsham’da resim yapmak çok önemli bir yer tutmaktadır , Madam denilen bir kadın zaman zaman gelip istediği resimlerden seçip götürmektedir. Tommy ise herkesten farklı oluşuyla bu resim konusunda da farklıdır ve bir türlü herkes gibi çizemiyordur. Picasso gibi belki de ?

Kafka ise bana göre bazı açılardan örtülü anlatımın kurucusudur ve Japon yazarın da en sevdiği yazarlardan olduğunu tahmin ediyorum, ki hem kitabında adını geçirmiş hem de benzer bir üslup kullanmış.

Kitaptaki en önemli konulardan biri de , cinsellik veya seksin işleniş biçimi. Karakterler büyümeye başladıktan itibaren sürekli birbirleriyle , yeni ya da eski tanıdıklarıyla birlikte olurlar. Çetin Altan’ın bir sözünü duymuştum vaktiyle, “Aşk, cinselliğin kibar halidir”. Bir de boya reklamı vardı hani, “hayattan rengi alın geri neyi kalır ki” Sahiden de, insandan cinselliği alın, geri neyi kalır ki?

İşte kitapta anlatılan bu cinsellik, ergenlik meselesini yazarın yine özellikle abartılı olarak anlatıp aslında, kadın-erkek ilişkisine , bir başka deyişle insanın temel varoluşuna ayna tutmak istediğini düşünüyorum. Yani önüne gelenle birlikte olan kişiler şeklinde anlattığı meselenin , aslında insanın bir sevgi,aşk,eş arayışını anlatmak olduğuna yoruyorum. Tabi bunlar hep kendi anladığım,yanılabilirim.

Daha anlatılacak çok şey olabilir, herkes başka şeyler anlayabilir. Değinemediğim kısımlar da kalacaktır kitapla ilgili. Kitabın bir yerinde karakterlerimiz bir yolculuğa çıkarlar arabayla , yanlarına sevgili olan bir çifti de alarak, beş kişi olarak. Gittikleri yerde, Kathy için çok değerli olan ve Heilsham günlerinde sürekli dinlediği ama sonra kasetini kaybettiği bir şarkının kasetini de Tommy ile arayıp bulurlar.Şarkının adı “beni asla bırakma”dır. Bu belki de Kathy için, kaybettiği çocukluğuna yeniden kavuşmasıdır. Kaseti antika eşyaların satıldığı bir dükkanda bulurlar. Daha önce gezdikleri modern mağazada yoktur, Tommy bakınır ve bulamadığını söyler ama Kathy ona der ki, “böyle şeyler buralarda bulunmaz”. O modern mağazanın adı ise “Woolworth’s” dur. Bunu da okuyunca aklıma “walmart” geldi, şu Amerikalı mağaza zinciri hani.

Kitapta geçen önemli bir ayrıntı da, organ bağışı yapacak kişilerden eğer birbirini seven bir çift varsa , bunların organ bağışından önce üç sene erteleme istediğinde bulunma hakkı olması veya bu hakkın olduğuyla ilgili rivayettir. Eğer organ bağışı, benim yorumladığım gibi iş hayatını temsil ediyorsa; hayatta da birbirini sevenler sırf bu iş güç meselesi yüzünden bir araya gelemeyip işlerini ertelemek yerine birbirlerini erteliyor hatta birbirlerine kıyıyor olabilirler mi?

Anlatılacak çok fazla şey olabilir bu kitapla ilgili dediğim gibi. Sonuçta kitabın sonlarına doğru Ruth aradan çekilir. Tommy ve Kathy birbirlerine o kadar aittir ki, Ruth bunu çok iyi bilmektedir en başından beri zaten. Bu hüzünlü hikayenin sonu da hüzünlü biter. Kathy en iyi arkadaşı ve sevdiği adamdan bir şekilde ayrılmak zorunda kalır. Onları kaybeder. Onu hayatın mecburiyetleri beklemektedir. İnsan, modern insan adeta bir klondan farksız mıdır? Hayatlarımız kurgulanmış mıdır?
Ishiguro, yakın zamana kadar bırakın okumayı adını dahi duymadığım bir yazardı. Halbuki, dünyaca bilinen, birkaç kitabı sinemaya aktarılmış bir isimmiş ve Türkiye’de de epeyce okunan, kitapları basılan bir yazarmış. Onu okumama sebep olan şey Nobel ödülü oldu. Adına ne derseniz deyin, ister popüler kültür, ister başka amaçlar –ki Aytmatov gibi bir adamı bile es geçtiği için benim nazarımda da tartışmalı bir ödüldür ama sonuçta etkili bir ödül bu.

Kitap için İngiliz dilinde yazılmış en iyi 100 romandan biri gibi şeyler söyleniyor. Tabii ben çevirisini okuduğum için bu konuda bir şey diyemeyeceğim. Ancak muhtemelen öyledir; çevirisi de iyi bir çeviriydi bu arada.

Distopik bir roman bu. Klonlama ve insanlık, insan ruhu gibi çetrefilli konular üzerine odaklanmış. Bazen abartılı bir kitap, okuması zor gibi düşüncelere kapıldığım olduysa da kitap bittiğinde genel hatlarıyla iyi bir roman olduğunu düşündüm. Konu ile ilgili ayrıntı vermek istemiyorum. Aksiyon yönü çok kuvvetli olmayan, kahramanlarının özellikleri düşünülünce aslında trajik ve hüzünlü bir hikayesi olan, okur olarak bizim de bunu iyi bilmemizi sağlayan bir havası var. Baş rolünde Keira Knightley’nin de olduğu bir filmi varmış. Fırsat bulursam seyredebilirim.
Romanların kalitesinin söylediği şeyler kadar söylenmeden hissettirdiği şeylerle belirlendiğini düşünüyorum. Ishaguronun bu seviyede bir roman. Az konuşarak çok derin ve çok şey anlaşan iki arkadaş gibi okuruna az şey söyleyip çok şeyler hissettirip anlatıyor. Nobel ödüllü bir yazarın gömülü devden sonra okuduğum ikinci romanıdır. Umarım devamı gelir okurum ve okuyunda derim...
Eski İngiltere'de öyle bir güç düşünün ki insanların anılarını hafızalarından siliyor, bu durumda neler olabilir? Aşk, savaş, kin ve sevgi nasıl sürdürülür anılar olmazsa?. Yazar çok iyi bir konuyu harika bir kurgu ile birleştirip, okuyucuda merak uyandıran ve ilgiyle okunan bir kitap sunmuş.Bu güzel hikayeden sonra yazarın diğer kitaplarını da okuyacağım.

Yazarın biyografisi

Adı:
Kazuo Ishiguro
Unvan:
Japon asıllı İngiliz romancı
Doğum:
Nagazaki, Japonya, 8 Kasım 1954
Kazuo Ishiguro, 8 Kasım 1954 doğumlu Japon asıllı İngiliz romancı. Nagazaki kentinde doğan İşiguro 1960 yılında ailesiyle birlikte İngiltere'ye göçtü. University of Kent'i bitirdikten sonra (1978) University of East Anglia'da yaratıcı yazarlık yüksek lisansı yaptı. 1982 yılında İngiliz yurttaşlığına geçti.

İngilizce edebiyat dünyasının çok sevilen yazarları arasında bulunan Ishiguro, 4 kez saygın edebiyat ödülü Man Booker Prize'a aday gösterildi. 1989 yılında ise "The Remains of the Day" (Günden Kalanlar) romanıyla Man Booker Prize ödülüne layık görüldü.

Yazar Kazuo Ishiguro, 2015 yılında yazdığı ve VI.yy. İngiltere'sini anlattığı " Gömülü Dev " (The Buried Giant) adlı romanıyla 2017 yılında Nobel Edebiyat Odülüne layık görülmüştür.

2005 yılında yazdığı Beni Asla Bırakma (Never Let Me Go) romanı 2010 yılında yönetmen Mark Romanek tarafından aynı adla sinemaya aktarılmıştır.

Yazar istatistikleri

  • 160 okur beğendi.
  • 1.372 okur okudu.
  • 66 okur okuyor.
  • 1.360 okur okuyacak.
  • 39 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları