·224 syf.····Okunma: 16 Eylül 2025 17:29 Batılılaşma kavramının Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyeti'ne kadar geçen süreçteki gelişimi incelenirken, asıl hayret verici olan değerlendirme, Kurtuluş Savaşı ve sonrasındaki uygulamaların, emperyalizmle karşıtlığını görmemek ve bu görülmediği için de, yeni bir ulus yaratılırken gerçekleştirilen devrimi yok saymaktır. Bu yöndeki bir değerlendirme, Kemalist devrimin hangi şartlarda yapıldığını göz ardı etmektedir. 1920'lerde gerçekleştirilen devrim, Mustafa Kemal'in yanındaki çok küçük bir ilerici grup ile, Kurtuluş Savaşı'nın içinde de yer almış büyük bir gerici kitlesi arasında çok zorlu bir mücadele ile gerçekleştirilmiş bir devrimdir. Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyeti'ne miras kalan toplum yapısı, dış borçlar, dünya devletlerinin o sıradaki konumları, ağırlık kazanan düşünsel akımlar, devrimin niteliğini ve hızım hiç kuşkusuz derinden etkilemiştir. Nitekim ilk Meclis tutanakları okunursa, Mustafa Kemal'in çoğu zaman yalnız kalma pahasına nasıl çetin bir mücadele içine girdiği anlaşılır. En yakınındaki insanların bile saltanat ve hilafetin kaldırılması söz konusu olduğunda aldıkları tavrı, Nutuk'ta anlatır Mustafa Kemal.
Sabahattin Selek, bu durumu şöyle açıklıyor: " ...ihtilal ile iş başına gelindiği halde, gereği kadar radikal davranılamadı. Çünkü, Osmanlı Devleti ölmüştü ama, Osmanlılık henüz ayakta duruyordu. Hatta, en ileri radikaller ve reformcular bile, Osmanlılıkla ilişkilerini kesmemişlerdi. Çünkü onlar ilhamlarını Osmanlı devrimcilerinden almışlar, aynı mektep ve aynı çevrede eğitilmişlerdi. Bu sebepledir ki, Yeni Devletin kuruluşunda, büyük ölçüde eski malzeme kullanılmıştır. " *
* Sabahattin Selek (1981), s. 700.
Her şeyden önce, o dönemde toplumda ileri-geri kavgası bütün şiddeti ile yaşanmaktadır. Saltanat-hilafet geleneğinden gelen ve İslami yaşam tarzının geçerli olduğu bir topluma laikliği, halkçılığı yerleştirmenin güçlüğü ortadadır. Padişah tarafından "yönetilme"ye alışmış, siyasal olarak herhangi bir etkinlik ya da katılım göstermeyen, her anlamda, ekonomik ve siyasal olarak sömürülmüş bir halk kitlesi vardır. Emperyalizme karşı verilen savaştan sonra, halkın gerçek anlamda bağımsızlığını sağlamak üzere girişilen siyasal, toplumsal, kültürel ve ekonomik devrimler nasıl gerçekleştirilmiştir?
Kemalist devrim, ilerici-gerici kavgasının yaşandığı ortamda, devrimleri gerçekleştirebilmek ve toplumu çağdaşlığa taşıyabilmek için, geleneksel tutucu yapıyı kırmak durumunda kalmıştır. Çünkü tarihsel bir miras olarak, Doğu toplumlarına özgü bir tutuculuk egemendi.
Bu görüşü savunanlar, 1920'lerde gelinen yol ayrımında olsalardı, hangi yöne gitmeyi seçerlerdi? Bunu da net olarak belirtmeleri gerekir. Çağdaş uygarlık mı, yoksa şeriatçı düzen mi seçilmeliydi? Hangisi Türkiye için iyidir? Bu tartışma bilimsellikten uzak, taraflı bir yaklaşımla yapılırsa, yanıtlar zaten bellidir. İslam dinine inanmak, şeriatçı bir düzen içinde yaşamayı zorunlu kılmaz. Günümüzde yaşanan gelişmeleri ve şeriatla yönetilen ülkelerdeki durumu da göz önünde bulunduracak olursak, Türkiye için laik düzenin en iyi yol olduğu açıktır. Bugün bile hala ilerici-gerici çatışmasının yaşandığı Türkiye' de toplumsal değişim kolay olmamıştır. Atatürk devrimleri, yeni bir uygar toplum yaratmaya çalışmıştır. Atatürk, halkın önüne bir yol açmıştır: Türkiye Cumhuriyeti kalkınmışlık anlamında "Batı gibi olan" ama Batılılaşma uğruna ulusal bağımsızlığından ödün vermeyen, çağdaş, laik bir ülke olacaktır. Cumhuriyet Türkiyesi'nde gerçekleştirilen Batılılaşma uygulamalarının rotası budur. Atatürk'ün asıl başardığı iş, toplumsal değişmelerin yapılması için gerekli olan yeni bir ortamı kurmuş olmasıdır.
Sonuç olarak, Türkiye' de evrensel ilkelere dayalı gerçek bir demokrasi yerine, din-tarım toplumunun çoğulculuğu, darbeler ve emperyalizm eliyle milli irade adı altında egemen kılındı. 1920'lerde emperyalizme ve onunla işbirliği yapan Saray'a karşı Kurtuluş Savaşı verilerek kurulan, henüz din-tarım imparatorluğunun mirasından kurtulamamış, azgelişmiş bir ülkede çıkış yolu olarak, Atatürk'ün liderliğinde Balı modelinden esinlenen çağdaş devlet modeli uygulamıştı. Ama İkinci Cumhuriyetçiler, bu gerçeği göz ardı edip feodal yapının egemen güçlerini "ilerici" görme gafletine düştü.
Şu noktanın da altı çizilmeli: Yaşadığımız topraklarda emperyalizme karşı tam bağımsızlık ilkesini savunarak olağanüstü bir Kurtuluş Savaşı veren, ardından padişahlığı ve halifeliği kaldırarak egemenliği halkın temsilcisi TBMM'ne veren, ekonomisi tamamen iflas etmiş bir toplumda sanayi gücü oluşturmak için kalkınma hamlesi başlatan, kadınlara birçok Avrupa ülkesinden önce haklarını verip onları toplumda ikinci sınıf vatandaşlıktan kurtaran, aydınlanmanın tohumlarını atıp Türkiye'yi çağdaş uygarlık seviyesine taşıma hedefini belirleyen, anayasaya koyduğu laiklik ilkesi ile bu ülkenin din tüccarlarının elinde çağın gerisine düşmesini önleyen bir hareket devrimcidir!
Atatürk ve arkadaşları, 20. yüzyılın en büyük iki devriminden birini gerçekleştirmiş, kapitülasyonlar yüzünden ekonomik bağımsızlığını yitirip yarı sömürge durumuna düşmüş feodal bir din-tarım toplumundan Türkiye'yi kurmuştur. Aydınlanmayı kaçırmış bir toplumu çağdaşlaştırmanın en kısa yolu olarak da Atatürk devrimleri uygulamaya geçirilmiştir. 1923'te kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin anlamı budur.