Bu kitapla ilgili güzel yorumlar görünce, bende fikrimi yazmak istedim. Arkadaşım nesini beğendiniz diyeceğim de demiyorum;)
Otomatik Portakal – Şiddetle karışık Beethoven ve bolca sabır testi:)
Bu kitabı okumak, hem gençlik şiddetiyle hem de yazarın “okur kolay sevsin diye yazmıyorum” tavrıyla mücadele etmek gibi. Ana karakter Alex, klasik müzik sever bir psikopat. Hem dövüyor (tecavüz, hırsızlık,katil, pislik, şerefsiz, adi )hem Beethoven dinliyor. Edebiyatın “çok yönlü karakter” dediği şey buysa, ben pas geçeyim.!
Kitabın dili zaten başlı başına bir sinir oyunu. Yazar “Nadsat” diye uydurma bir dil yazmış, okura da “anlamıyorsan sorun sende” der gibi bir tavır. Her cümle Rusça mı, gençlik argosu mu, yoksa şifreli mesaj mı diye durup düşünüyorsun. Polisiye değil ama beyin yakan cinsten.
Devlet de bu Alex’i alıp “iyileştireceğim” diyerek beyin yıkamaya sokuyor. Amaç: Kötülük yapınca midesi bulansın. Şiddetle eğlenen biri yerine, Beethoven dinleyip kusan biri geliyor. Devlet kazanıyor ama karakter gidiyor. Geriye otomatik bir portakal kalıyor. Tadını sorarsan: Ekşi.
Kitabın temel tartışması şudur: Bir insanın iyiliği zorla dayatıldığında, bu gerçek bir erdem midir? Alex’in rehabilitasyonu onu "iyi" yapmaz, sadece kötü olma seçeneğini ondan alır. Burgess, ahlaki seçim hakkını insan olmanın temel parçası olarak gösterir.
Kitabın sonunda Alex büyüyor, olgunlaşıyor, “artık şiddet istemiyorum” diyor ama iş işten geçmiş. Okur olarak biz de diyoruz ki:
“Kardeşim bu kadar tantana niyeydi o zaman?”
Bazıları bu kitabı deha diye yere göğe sığdıramıyor ama ben sığdırdım: Kitaplıkta en uzağa kaldırdım.
Derdi iyi, yöntemi yorgun.
Ben sevemedim, üstüne biraz da sinirlendim.
Okumasanızda olur:)