Yağmur düşüyor omuzlarıma.
Sırılsıklam bir sonbahar.
Terk ediyorum bu kenti.
Kuşlar henüz uykudalar...
Bir ihtiyar asmış kendini, Tanrı’ya kavuşmak telaşı. Yol kenarı taze ölüler, örtülü üzerileri bağımsız gazete kağıdı...
Toplamış yeni gelin valizini kaçıyor sevdiğine. Yalan karanlık da dolaşıyor dillerde, siren sesleri yırtıyor geceyi.
Küfrederek topluyor yaprakları çöpçüler.
Sabahçı kahveleri dolu, uykudan uyanıyor bekçiler...
Bu ne biçim dünya, içtiğimiz çorba değil sanki su... Yankesiciler tutmuş köşeleri.
Her yan mendil satan çocuklar.
Kaçıyorum bu kentten bir sonbahar sabahı... Çeşmeler kuru, akmıyor su.
Ödenmemiş faturalar dolduruyor ceplerimi. Gözlerim bulanık görüyor, çocuklarım peşimde... Ne olur aramayın, diyorum. Kaçıyorum.
Bilirsin sen, hüzünlü vedaları sevmiyorum. Havlayan köpeklerin kesik kuyrukları, kediler kör, dereler kuru, duraklar yığılı insan.
İspirto ellerinde geziyor adamlar.
Islak battaniye örtmüşler çocuklara, kartonun üzerinde yatıyorlar.
Tamamı bu kentin kışa, doğru sonbahar yağmuru kokuyor...
Duvarlardaki yazılardan, tren garlarından, terminallerden, taksi duraklarından kaçıyorum
fırın önlerinde taze ekmek kokusu, kan tükürüyorum
Giderken Kızım, öldüğümü görmeni istemiyorum...