Her şey bir alıntının karşıma dikilmesiyle başladı.
“ben aslında büyürdüm
yaşamak düşseydi bunca insandan payıma
vebasından kurtulsaydım çocukluğumun bir de…” Nasıl? İyi bir giriş oldu mu? Sanmam. Çevirmemiz lazım şimdi. Tekrar başlayalım…
“peki, nedir cesaret
baştan başlamaktan bu kadar korkarken
keşke bilmeseydim
yeniden başlamak için büyük bir
mağlubiyet gerektiğini” diyerek yazarın ikinci kitabındaki bir alıntıyla başlasam? Evet bu defa yürür bu inceleme.
Geçen sene okusaydım Sevgili HuzursuzluğumHer Şey İçin Çok Geç kitaplarını anlamazdım. Şaşırmazdım. Kırılmazdım. Varoş bir mahallenin saçları üç numara kesilmiş çocukları gibi ‘Hadi lan ordan’ demezdim. Akşamına oturup defterime yazacağım notları biriktirmezdim. Bazı dizeleri kendime saklamazdım. Ezberlemek zorunda kalmazdım. Şairin ismini tutmaz aklımda, bir kaç şiiri açıklayıcı bir şekilde sayfalarca karalamazdım. Buradan Bülent Parlak geçti diyip onca okunmuş kitabın arasına eklerdim.
“Zamanı daha gelmemiş” demişti ablam kütüphanemdeki onca dokunmadığım kitaplar hakkında dert yandığım sıralar. “Bazıları da ansızın karşına çıkar ve savaş meydanına çevirir tüm içindekileri. Ve sen savaşta gardını düşüren bir savaşçı gibi savunmasız kalırsın kelimeler karşısında.” Diye devam etmişti ablam. “Gardım düştü ve ben savunmasızım bunca yanyana dizilmiş kelimeler karşısında.”
Neden geç kaldım diye söylenmeyeceğim bu kitap hakkında. Zamanı gelmişti. Karşıma çıktı ve okudum. İyi ki bu zamanda okudum…
Keşke yazarı şimdilerde de yaşıyor olsaydı da bizi mahrum bırakmasaydı bu savaşın içinde. Toprağı bol olsun…