·248 syf.····Okunma: 11 Eylül 2025 09:15 “Odessa’daki şu meşhur oğul gibi-sanırım bir çok erkek evlat gibi-ben de, “mutlu bir adamın oğlu olsaydım keşke babam malı mülkü arasında geçirseydi son günlerini” diyordum. Ancak telemakhos‘tan farklı olarak, ben 25 yıl sonra hala babamın “sır ölümüne ve sessizliğine “dayanmak zorundayım.”
Gelmiş geçmiş bütün katillerin günahı Kabil’e yazılacak derler. Sanki o kardeşi Habil’i öldürmese yeryüzünde başka hiç cinayet işlenmeyecekmiş gibi. İşte benim de bütün göç öykülerinin günahını Homeros’a yükleyesim var. Belki o, tüm acıklı göç anlatılarının atası sayılabilecek Odessa’yı yazmasa yeryüzünde başka hiç bir göç hikayesi meydana gelmezdi.
Göç kadar dönüşe de yazgılıdır insan. Bu kitapta göçü de içinde barındıran bir dönüş öyküsü okuyoruz.
Hisham Matar Libya’da Kaddafi rejiminin sıkı muhaliflerinden biri olan Cebelle Matar’ın oğludur. Bir dönem devlet görevinde yer alan Cebelle Matar ülkedeki politik atmosferin değişmesinden ötürü güvenlik için ailesini yurt dışına gönderir. Yıllarca sürgünde kalan oğul Hisham Matar hapiste kaybolan babasının izini sürmek için Kaddafi rejiminin devrilmesinden sonra ülkeye geri döner. Anlatı geçmiş ve gelecek arasında gider gelir durur.
Çok fazla göç ve dönüş hikayesi okudum ama bu denli akıllara durgunluk verenine ilk kez rastlıyorum. Libya’ya dair bildiklerim haberlerde duyduklarımdan ibaretti. Ülkenin yakın tarihine dair nerdeyse hiç bilgim yoktu. Nitekim Osmanlı’nın yıkılışından sonraki Libya tarihine dair genel olarak çok bir bilgi yok yazarın anlattığına göre. Otobiyografik bir anlatı olan bu eser bir yönüyle anılar üzerinden Libya’nın yakın tarihindeki toplumsal olaylara da ışık tutuyor. Muhalif olduğu gerekçesi ile tutuklanıp hapislerde kaybolan insanlar, iç karışıklıklar, savaş…Tek kelime ile kan donduran bir anlatı. Her şey bir şekilde hallolabilirdi belki ama hapiste kaybolan babasının ölü mü diri mi olduğunu bilemeyişini göğsünde bir kor ateş gibi taşıyor yıllar yılı yazar.
Görmeden, dokunmadan ölüme inanılmazmış ya hani, yazar da en azından kemiklerini olsun bulabilme umuduyla babasını arıyor yıllarca. Bu trajediyi şu sözleri çok güzel özetliyor;
“Cenazelerin nihailiğine imreniyorum. Kesinlikle kıskandırıyor beni. İnsanların elleriyle kemikleri kavraması, onları nasıl yerleştireceğine karar vermesi, toprak parçasının eliyle düzeltmesi ve bir dua okuması kim bilir nasıl bir şey.”
Stephan Zweig’ın otobiyografik eseri Dünün Dünyası’ndan bir kesiti hatırladım bu kısmı okurken. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde, dünyada tansiyonun yavaş yavaş yükseldiği bir dönemde kaybetmiştir Zweig annesini. O bitip tükenmek bilmez sürgünleri başlamadan kısa bir süre önce verir annesini toprağa. İyi ki annem o zaman ölmüştü der. Çünkü bir yaprak gibi ordan oraya savrulurken bir de annesini düşünmek zorunda kalmayacaktır. Sevdiklerini ellerinle toprağa koymanın nihailiği böyle bişey işte. Çünkü toprak geride hiç bir soru işareti bırakmayan bir netlik sunar insana, kayıp ise sonsuz bir acabalar silsilesi.
Hasılı, acıklı bir hikaye. Uzun süredir listemde bekleyen bu kitabı okuma cesareti bulmam zaman aldı. Ama iyi ki okudum. Bambaşka bir ufuk kattı bana