Uzun süredir bir kitabı okurken bu kadar ağlamamıştım. Mahvetti beni.
Hisham Matar’ın, Kaddafi rejiminin ondan aldığı babasının ardından yirmi iki yıl sonra Libya’ya dönüşünün hikâyesi bu. Ya da başka bir deyişle: sürgünün, hasretin ve yitirilmiş bir ülkenin ağıdı.
Bir kaybın yakını olmak; gözün kapıda, kulağın seste, hem umutsuzluğun en dibinde hem de belirsiz bir umuda tutunarak yaşamak… İşte o zorluk var bu satırlarda.
Yokluk -senden zorla alınan bir şeyin yokluğu- insana dünyaya başka türlü bakmayı öğretiyor. Yurdundan, çocukluğunun geçtiği sokaklardan, anadilinin sıcaklığından, kendin olma özgürlüğünden koparılmak; insanın içinde doldurulamayacak çukurlar açıyor. Ve o çukurlar, arada bir ellerini uzatıp ciğerimizi büken, boğazımızı düğümleyen şeylerle dolu.
İşte bu yüzden en güzel çocuklar, büyüdüklerini göremediklerimiz. En güzel deniz, uzaktaki deniz.
Dünyanın en güzel yeri, gidemediğimiz memleket -ki en güzel ışık onun alnına vurur.
Dünyanın en güzel kokusu, çocukken yürüdüğümüz sokaklarda.
Ve dünyanın en güzel babası, doyasıya sarılamadığımız, akıbetini bilemediğimiz baba.
Çok sevdim. Sadece dokunaklı bir hikayesi olduğu için değil, çok güzel yazıldığı için de. Odysseus’un kuşatıldığı denizlerden geçen, bir şiire sarılmak için Dante’nin cehennemine inen bu kitabı okuyun, çok rica ediyorum.