Meursault Samsa profil resmi
Bursa
183 okur puanı
14 Eyl 22:07 tarihinde katıldı.
  • 204 syf.
    ·Puan vermedi
    Benim için hayal kırıklığı oldu, şöyle ki kaynak yok kitapta. Sözleri yazıp altına da sahiplerini eklemiş ama o sözü nerede ettiğine dair hiçbir kaynak belirtmemiş. Derdim sözleri toplamak olsaydı internetten de toplardım oysaki.

    Bunun dışında yine sözlerin sahiplerinin belli bir sıraya göre dizilmemesi de sinir bozucu. Daha düzgün, daha ciddi bir çalışma olabilirdi. Ne bileyim mesela kitabın sonuna kitapta sözlerine yer verdiği isimleri tek tek yazıp da bu isimlerin sözlerinin hangi sayfalarda geçtiği belirtilebilirdi.

    Yani şöyle;

    Tom Waits; 7-15-72-86
    Bob Dylan; 1-2-5-111-113-114 gibi...

    Bunun dışında kitabın belli bölümlere (eğitim, felsefe, politika, müzik...vs. ) ayrılması hoş olmuş. Yine beklediğimden daha fazla söze yer verilmesi de hoş ne var ki aynı isimler etrafında dönüp duruyor kitap. Başta da dedim ya daha ciddi bir çalışma ummuştum açıkçası. Hem ne kadar iyi olursa olsun kaynak olmadığı sürece sadece bir internet derlemesidir benim nazarımda bu tarz bir kitap. Çöp yani.
  • 204 syf.
    ·İnceledi·Puan vermedi
  • Meursault Samsa
    Meursault Samsa Yüreğini Kolla Ölmeden Çürüyorsun'u inceledi.
    @Meursaultsamsa·20 Eki 14:40·Kitabı okumadı
    Kitabın arka kapağında Marquez'in sözleri diye paylaşılan yazı, Marquez'in Veda Mektubu diye internette dolaşan bir zırvanın kopyasıdır. Kıvanç Kardeşler, internetten topladığı uydurma sözlerle bezediği Olric- Oğuz Atay isimli kitabının(!) ardından boş duramamış belli ki.
  • İşkembe-i kübradan atarak bu kitabı yazan (Tamam, haksızlık ettim, direkt sağdan soldan toplamış) ama yetinmeyip "Yüreğini Kolla Ölmeden Çürüyorsun: Gabriel Garcia Marquez" ismiyle bir kitap daha çıkartan ve bu kitabın arkasına internette ''Marquez'in veda mektubu'' adıyla paylaşılan bir zırvayı koyan edebiyat aşığı(!) ve muhtemelen hayatında bir tane Oğuz Atay ya da Marquez okumamış bir yazarın kağıt israfı.
  • BANDROLSÜZ ORİJİNAL KİTAPLAR

    Hukuki kısımlara pek temas etmeden herkesin anlayabileceği dille anlatmaya çalışacağım. 2001 yılında çıkarılan Bandrol Yönetmeliği ile artık belli istisnalar dışında kitapların bandrol taşıması zorunlu hale geldi. İstisnaları tek ter saymayacağım ancak iki istisna çok önemli. İlki; 1995 yılından önce basılan kitaplar bandrol yönetmeliğinin dışında tutulmuş. İkincisi ise; kapak hariç 48 sayfadan daha az olan kitaplarda bandrol taşıma zorunluluğu yok.

    Yönetmelik 2001 yılında yayımlandığına göre o tarihten sonra basılan her kitap bandrollü olmak zorundadır ve bandrolü okuyucu tarafından sökülmesi, bandrolün olduğu kısmın ya da komple kapağın koparılmış olması gibi istisnai durumlar haricinde 2001 sonrası basılmış ama bandrol taşımayan bir kitap korsandır. Bu arada sahafların da korsan satmamak gibi bir sorumlulukları vardır, onu da belirteyim.

    Şimdi kitap 1995 öncesi basılmışsa zaten bandrol taşımak zorunda değil, bu tamam. Kitap 2001 sonrası basılmışsa bandrol taşımak zorunda, taşımıyorsa korsandır, bu da tamam. Peki kitap 1995 ile 2001 yılları arasında basılmışsa ne olacak? İşte bandrolü olmadığı halde orijinal olan, korsan olmayan kitap durumu tam olarak burada ortaya çıkıyor. Yönetmeliğin maddelerinden birinde 2006 yılında kadar kitapçıların ellerindeki kitaplar için Kültür Bakanlığından bandrol talep edebilecekleri düzenlenmiş. Yani senin elinde 1998 basımı bir kitap var, kültür bakanlığına başvuruyorsun ve sana o kitap için bandrol veriyor ki bu sahaflara da verilen bir bandrol. Geldin çetrefilli kısma; 1995 sonrası 2001 öncesi basılan ve okuyucunun elinde bandrolsüz olarak duran bir kitap 2006 yılından sonra sahafa gitti diyelim, artık sahafın bu kitap için bandrol alma şansı yok, ama kitap da orijinal. İşte devletimiz bu durumda o kitaba korsan muamelesi yapıyor. Orijinal bir kitap korsan gibi değerlendiriliyor. Tanık olduğum bir ceza davasında mesela, bilirkişi tarafından incelenen bu tür birkaç kitap, o bilirkişinin o kadar da bilirkişi olmaması sebebiyle korsan muamelesi gördü. Halbuki incelenen bu kitapların korsanı basılmamıştır bile zaten. Ancak şöyle bakılıyor; yasaya göre bandrol taşıması lazım, ama bandrolü yok, o zaman yasaya aykırı! Ve bu yüzden sahaflara orijinal olduğu halde satma bu kitabı diyor yasa. Sözde yazarın, yayımcının hakkını korumak için çıkan bir yönetmelik yazarın orijinal kitabının dolaşımını engelliyor bir bakıma. Kendi şehrim için diyorum; hayatı boyunca korsan kitap satmamış bir sahaf abim bu sebeple, aynı şehirde korsancılığın bile suyunu çıkarmış kitapçılarla aynı muameleye maruz kaldı. Bu kitapçılarda o kadar korsan var ki, Tutunamayanlar kitabını site mesela, hangi renk vereyim diye sorar utanmasa. O kadar çok korsan basmışlar ki kapak koyu kırmızı, kırmızı, açık kırmızı, pembe şeklinde gidiyor.

    BANDROLLÜ KORSAN KİTAPLAR

    Bu kısım, ilkinden daha ciddi bir mesele aslında. Adam gidiyor, ben bu kitaptan bu kadar basacağım diyor ve o kadar bandrolü alıyor. Sonra gidiyor, o kitaptan değil de çok satan bir kitaptan bir sürü korsan basıyor, arkasına da bu bandrolleri yapıştırıyor. Bir okuyucu da hakim değilse konuya bandrollü orijinal kitap, üstelik de 10 TL diyerek alıyor bu kitabı. Burada sadece hak sahibi değil okuyucu da kandırılıyor bu kez. Telefonunuza indireceğiniz basit bir barkod okuyucu uygulaması ile kitapların barkodlarını kontrol edebilirsiniz.

    Yakın zaman önce 2 arkadaşıma hediye etmek, bir tane de kendime saklamak için (bendekinni de başka birine vermiştim çünkü) bir kitaptan 3 tane almam gerekti. Baskısı olmayan bu kitabı(Futbol Ateşi-Nick Hornby) şehrimdeki sahaflarda buldum ve hepsi aynı yerde bulunan sahaflardan kitapları toplaması için kardeşimi gönderdim. Üçüne 50'den fazla verme dedim. Akşam eve geldiğimde 3 tane bandrollü Futbol Ateşi kitabı vardı elimde. Biri ilk baskı, biri 2. baskı biri de 4. baskı olan kitapları gösteren kardeşim, ''Abi ya bu ilk baskı 10 Tl, 2. baskı 20 tl niye böyle, sen ilk baskı daha kıymetli olur her zaman demiyor muydun? O zaman tersi olması gerekmez mi?'' diye sordu. Gel dedim göstereyim diyerek kapağından bile korsan olduğu belli olan kitabı aldım elime. Arka tarafındaki bandrolü okuttum telefonda ve adı sanı duyulmamış bir yayınevinin adı sanı duyulmamış bir kitabı çıktı. Dedim ''Bu ilk baskı değil çünkü, bu korsan. İlk baskıdan kopyalanmış sadece.'' Sonrasında 2. baskı olan orijinaldi ki onu kendime ayırdım. 4. baskı olan da korsandı. Zaten ilk baskı ve 4. baskı kapakları, içerikleri renk skalası olarak da orijinal olan 2. baskıya kıyasla çok daha parlak ve canlıydı. Kitabı göndereceğim arkadaşlara durumu izah edip özür diledim, dedim elinize korsan gelecek kusura bakmayın. Onlar tabii bu konuları benim kadar takan insanlar değiller, tek istekleri baskısı olmayan, okumayı çok istedikleri bu kitaplara kavuşmak.

    Bu arada kitabı satan o kitapçı da bal gibi biliyor hangisinin korsan olup hangisinin olmadığını. Umarım biraz fikir sahibi olabilmişsinizdir bu açıklamalar sonucunda.
  • 32 syf.
    ·Puan vermedi
    Bob Dylan konuşmasına Buddy Holly ile başlamış. Henüz 23 yaşını dolduramadan bir uçak kazasında ölen bir müzisyen Buddy Holly ve Dylan'ın en çok etkilendiği müzisyenlerin başında geliyor Woody Guthrie ile birlikte. Etkilendiği müzisyenlerle başladığı konuşmasına etkilendiği kitaplarla devam ediyor. Burada zikrettiği kitaplar; Don Kişot, İvanhoe, Robinson Crusoe, Gulliver'in Gezileri, İki Şehrin Hikayesi...

    Üç kitabı ise ayrı ayrı ve uzun uzun değerlendirmiş Bob Dylan. Bunlar; Momby Dick, Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok ve Odysseia.

    Moby Dick'te uzun uzun metaforlar üzerinde durmuş, Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, benim anladığım kadarıyla onun savaş karşıtı olmasındaki en büyük etkenlerden biri olmuş, Odysseia kitabını ise özellikle yolculuk kısmından ele almış.

    Ben şöyle yorumluyorum bu konuşmayı; ben hikayemi anlatıyorum, ama ne anlattığımdan çok nasıl anlattığımla ilgileniyorum, kulağıma hoş geldiği şekilde anlatıyorum, lütfen siz de öncelikle onları birer şarkı olarak dinleyin.
  • 32 syf.
    ·İnceledi·Puan vermedi
  • Bambaşka şeylerle ilgilenirken arkadaştan gelen mesajla öğrendim Van Halen'in öldüğünü. Tanımadığım halde ölüm haberini alsam salt o öldü diye çok üzülüp dağılacağım çok az insan var. Bob Dylan bunlardan biri mesela, Jason Becker da öyle. Woody Allen da olabilir. Ama Van Hallen kesinlikle onlardan biri değildi. Biri bana 2 saat önce Van Halen öldüğünde ne hissedersin diye sorsa ''büyük kayıp, çok büyük gitarist falan der, böyle twitler atarım'' derdim. Şimdi ise oldukça durgun, şaşkın ve hüzünlüyüm. Hüzünlü olmakla üzgün olmak ayrı iki durumu anlatan kelimeler bence. Hüznün daha sakin ama daha yoğun bir tarafı var gibi.

    Ergenliğimin büyük kısmı aptal bir ilişkiyi sürdürme çabasıyla geçti, arta kalan kısmı da rock kültürü kavgası yapmakla. Benim ergenliğimde bir şeye ulaşmak şimdiki kadar kolay değildi. Ah hayır, burada mazi güzellemesi yapmayacağım, derdim kesinlikle o değil. İçinde bulunduğumuz çağa ve o çağın imkanlarına bayılıyorum hatta. Şunları yazarken alttan Eruption dinleyebilmek büyük nimet. Bazılarınıza garip gelebilir ama benim ergenliğimde, internetin olduğu dönemde bile dilediğin şarkı şimdiki gibi 2 3 tık uzağınızda değildi inanın. O yüzden bu çağı seviyorum ve geçmişte, bundan 10 20 yıl öncesinde şimdikinden daha mutlu, daha güzel bir dünya yoktu inanın. Güzelliğin, kötülüğün, estetiğin, hazzın vs. vs. enstrümanları farklıydı sadece hepsi bu. Yine de bu ölüm haberi baya hüzünlendirdi beni. Haberi ilk aldığımda sadece şaşırdım ama üzerinden zaman geçtikçe gitgide hüzünlenmeye başladım. Sebebi belli aslında; bu sebepten kaçmaya, başka nedenler aramaya gerek yok. Dünya büyük bir gitaristi kaybetti tamam ama zaten Van Halen gitar ve müzik üzerine vereceği her şeyi verdi bu dünyayı, daha fazlası yoktu. Beni böylesine hüzünlendiren şey Van Halen'ın vedasının hayatımı onu unutmak üzerine kurduğum şeyle beni bir kez daha yüzleştirmesi oldu. Yaşlanıyorum ve bir gün öleceğim ve doğanın olağan akışına göre düşünürsek ben ölmeden önce hayatım boyunca uğruna zaman ve emek harcadığım pek çok şeyin yok olduğunu, öldüğünü göreceğim. Burada aileden, arkadaşlardan bahsetmiyorum, o üzer bakın ama hüzünlendirmez. Hüzünlendiren şey Van Halen gibi vedalar. Elbette bir daha geçmişe dönmek yok, geçen yılları tekrar yaşamak yok ama dönüp baktığında orada olduğunu görüyorsun. İlk öpüşmen orada, rock müzikle ilk tanışman orada, terk edilmen orada, aldatılman, ilk dinlediğin virtüöz, hızlı bir bateri solo videosunu ilk gördüğün andaki şaşkınlığın ve heyecanın hepsi orada. Ama işte böyle bir haber alınca o geçmişte duran gözünün önünde olan şeyler siliniyor sanki. Neyin silindiğini tam olarak seçemiyorsun ama biliyorsun ki biraz daha eksik artık arkası ve dahası her yıl biraz daha eksilecek orası. Tamam hep önüne bakmak lazım, orada da yepyeni güzellikle var elbette ama işte Van Halen gibi biri gittiğinde ister istemez bakışlarını bu andan, gelecekten geçmişe doğru kaydırıyorsun, bu elinde değil.

    Kim Van Halen? Belki adını hiç duymadığınız bir gitarist, belki şu an bu yazı ile adını duyup bir şarkısını açıp ''Bu ne be'' diyerek kapatacağınız bir müzisyen. Ama aynı Van Halen bugün rock müzikle kıyısından köşesinden haşır neşir olan herhangi bir gencin, sevdiği müzisyenlerden mutlaka en az birinin idolüdür emin olun. Onun değilse o gencin sevdiği müzisyenlerden birinin sevdiği müzisyen mutlaka Van Halen'a hayrandır. Gitarı iyi çalan değil, gitarın nasıl daha iyi çalınabileceğini gösteren, bir kapı açan, o enstrümana bir eşik atlatan adamlardandır Van Halen. Benim en sevdiğim, en çok dinlediğim 5 gitarist arasında yoktur mesela kendisi ama benim sevdiğim o 5 gitariste en sevdiğiniz 5 gitarist kim deseniz, hepsi o listeye Van Halen'ı koyar. Van Halen böyle bir müzisyendi. İlk kez videolarını izlediğimde, tappinglerini gördüğümde o kadar heyecanlanmıştım ki... İşte dünyanın, rock müzik tarihinin bir döneminde o videolar birileri tarafından ilk kez canlı izlendi gerçekten de. Bunun o insanlara nasıl bir ilham verdiğini, onları nasıl heyecanlandırdığını, o videoların kaydından seneler sonra onları gördüğümde neler hissettiğimle kıyaslayarak kolayca anlayabilirim.

    Biraz daha büyüdük bugün. Büyümek güzel. Ergenliğimdeki o salak ilişkilerim yok artık ama Van Halen da yok. Önümüze bakmaya devam elbette. Yepyeni, yetenekli gitaristleri keşfetmenin heyecanını yaşamaya devam ama işte belki bir gün bir barda, bir kafede duyulacak bir Beat It şarkısında Michael Jackson ve Van Halen'ı anımsayıp hüzünlenmeye de devam. Zaten bunlar olmayacaksa yaşamın ne anlamı var ki. Çetin Altan şöyle der bir yazısında; ''Belki de sabahları bir saat yürümek ve 5. Senfoni’yi dinlemek için gelmişizdir dünyaya.'' Belki de bir gece yarısı, artık soğumuş olsa bile kahveyi yudumlarken Beat It solosunu dinlemek için gelmişizdir dünyaya. Dinlerken hüzünlenmek, hüznü paylaşmak, yarın bambaşka umutlarla uyanmak için. Ben öyle yapacağım en azından, siz de bir deneyin, mümkünse daha sıcak bir kahve ile.
Bursa
183 okur puanı
14 Eyl 22:07 tarihinde katıldı.

Okuduğu kitaplar 307 kitap

  • Kıssa, Hisse, Rock'n Roll
  • 2016 Nobel Konuşması
  • Tanrım, O Kadar Güzelsin Ki Yağmur Başladı
  • Yabancı (Çizgi Roman)
  • Anladım
  • Ortam 2
  • Otisabi 6 - İnleyen Nağmeler
  • Otisabi 4 - Kayıtdışı Hatıralar
  • Otisabi 3 - Dokunaklı Temaslar
  • Otisabi 7 - Sen De Beni Öp