Bu kitap, otobiyografik bir anlatı. Yazar, aile tarihini ve Libya hükümeti tarafından kaçırılan babasının ardından tutmuş olduğu yası anlatırken aslında bir anlamda Libya tarihini de anlatmakta. Üstelikte bunu oldukça sade, duru ve neredeyse şiire yakın bir dille yapmakta. Kitabı okuduğunuzda susuzluğunuzu gidermek için su içiyormuşsunuz hissine kapılıyorsunuz. Yazar, acıyı dramatize etmeden, usul usul anlatıyor. Bir eleştirmen bunu şöyle ifade etmekte: “Bu kitap bağırmıyor, fısıldıyor, ama etkisi çığlıktan daha derin.” Elbette bunda çevirmenin katkısı da oldukça büyük.
Yazar, ne uzun uzun mağdur edebiyatı yapıyor, ne de ideolojik bir propaganda üretiyor. Kişisel hikâyesini evrensel insanlık durumuna dönüştürerek okuyucunun da kendisiyle birlikte kayıp babasının arkasından yas tutmasını sağlıyor. Üstelikte bu yas, taş gibi yüreğin üzerine çökmüş bir yas değil. Büyüyor, gelişiyor, bazen iğne gibi batarken bazen de bıçağa dönüşerek o yaralara yenilerini ekliyor!
Politik analiz açısından sınırlı bir kitap olsa da (ki buna çokta gerek yok diye düşünüyorum), duygusal ve estetik açıdan gerçekten de güçlü bir kitap. Sayfaları arasında ilerledikçe uzaklardan bir çöl kokusu dolduruyor ciğerleriniz, sonra yasın kendine has o kokusu, ardından da bir kadına erkek ya da çocuğa ait olduğunu bir türlü netleştiremediğiniz ağıt yakan bir ses duyuyorsunuz. Sonrada Ahzab süresinin 72. Ayeti dolduruyor kulaklarınızı: “İnsan çok zalim, çok cahildir…”