1956’daki Macaristan ayaklanması sonrasında, eşi ve çocuğuyla birlikte İsviçre’ye kaçmak zorunda kalıyor. Bu sürgün hayatı onun kaderini belirliyor.
İsviçre’de yeni bir dil (Fransızca) öğrenmek, bu dilde yazmaya başlamak zorunda kalıyor. İşte kitabın adı da bu noktada anlam kazanıyor: Kendi ana dilinde yazamamanın acısını “okumaz yazmaz” olmakla eş tutuyor. Dilin bir insanın kimliğiyle ne kadar iç içe geçtiğini ana dilinden kopmak, sanki hafızasını, geçmişini, köklerini yitirmek gibi. Kristof bu kaybı, yazıyla yeniden kurmaya çalışıyor.
Kitabın kısa olması bence etkisini artırıyor. Az sayfa ama çok yoğun bir anlatım var. Biraz da bu sıkıştırılmışlık hissi, sürgün hayatının ağırlığını yansıtıyor.
Kendi hayatını anlatıyor ama aslında milyonlarca göçmenin ortak duygularını dile getiriyor. O yüzden çok evrensel bir hikâye.
Sadelik o kadar güçlü ki. Kristof süslü cümleler kurmuyor ama doğrudan gerçeği söylüyor. O yalınlık sayesinde yaşadığı duygular daha çarpıcı hale geliyor.
Dilini ve ülkesini kaybetmiş bir yazarın içten tanıklığı… Kısacık ama insanın içine ağır bir göç, yalnızlık ve edebiyat hikâyesi bırakıyor.
Okumak bilip kendi dilinde yazamamak… Okumaz Yazmaz, sürgünün en derin yarasını gözler önüne seriyor.
Kristof, ana dilinden kopmayı “okumaz yazmaz” olmakla eşleştiriyor. Sizce bir insan kendi dilinde yazamazsa, gerçekten “okumaz yazmaz” sayılır mı?