Bu kitap,
bana en çok “sessiz çığlık” hissini yaşattı. Dora Rosário’nun hikâyesinde yalnızlık, geçmişin yükü ve toplumsal rollerin ağırlığı öylesine güçlü işlenmiş ki, olay örgüsü sakin kalsa da duygusal yoğunluk hep çok derin. Gardırop metaforu, içi boşalmış ama hâlâ var olan hayallerin ve kimliklerin sembolü gibi; insanın yaşam boyu taşıdığı ama zamanla anlamını yitiren rollerini düşündürüyor. Okurken sık sık kendime döndüm: sahip olduğum kimlikleri gerçekten ben mi seçtim, yoksa bana biçilen rolleri mi sürüklüyorum? Kitabın en güçlü yanı, kısa ama yoğun diliyle okuru bu sorgulamaya çekmesi; zayıf yanı ise yer yer durağan yapısıyla “beklenen değişim”in tam gelmemesi. Yine de, belirsizliğiyle bitişi bana yaşamın kendisini hatırlattı: bazı sorular yanıtsız kalır, ama izleri kalır. Bu yüzden kitap, bende hüzünlü ama aynı zamanda düşündürücü bir yankı bıraktı.