Sırça köşklerinden halk eleştiren, felsefeyi de, politikayı da, feminizmi de elitizmlerinden sıyırarak ele alamayan Sartre, Beauvoirvari yazarlardansa Seray Şahiner gibi gerçekliği tokat gibi suratımıza vuran, sınıf eleştirisi yaparken de feminist anlatı yaparken de ayakları yere basan yazarları yeğliyorum. Belki coğrafiktir, çünkü bizim kadınlarımız kurtlarla koşmaktan ziyade sokakta yürürken öldürülmemeye çalışıyor. Hayatta kalmaya çalışan insanları “Neden felsefe, sanat yapmıyorsunuz, kendinizi geliştirip hakkınızı aramıyorsunuz?” diyerek yeren düşünüre sıcak bakamıyorum.
Sartre diğer insanlara “Cehennemdir” diyerek lüks içinde yalnızlık sükunetinde Varoluşçuluk eşeleyebilirken halkı 2.Dünya savaşı sonrası yiyecek ekmek bulamıyordu, felsefe de sınıfsaldır sanat da edebiyat da eğitim de. Proust o Madlen’i hizmetçisi odasına getirdiğinde değil de haftalık karne hakkıyla alabilip ağzına atsaydı yaşadığı aydınlanmayı yaşamaya fırsatı olur muydu acaba?
Hayatı teorik olarak ele alanlardansa pratiği dibine kadar yaşayanlara kulak vermek lazım. Onlar size daha iyi anlatır sınıf farkını.