Puan vermedi·112 syf.····Okunma: 21 Eylül 2025 15:06 Bir Kayıp Denizci, yaşanmış gerçek bir hikaye. 1955 yılında Antiller’de olan bir gemi kazasında on gün boyunca neredeyse bir şey yemeden, içmeden bir salda ile hayatta Velasco’nun hikayesi. On gün boyunca denizin içinde kalmak, güneşin başına geçmesi, midenin artık hiçbir şey alamaması, son günlere doğru bilincin kaybolmaya başlaması ve son nokta çıldırmak, delilik.
Marquez bu hikayeyle gazeteci iken karşılaşmış, on dört günlük tefrika halinde yayınlamış. Daha sonra 1970 yılında ise kitap olarak basılmış. Bir önceki incelememizde yazdığımız gibi burada akıma atıf vermemiz gerektiğini düşünüyoruz. Birinin gemi kazasından kurtulması sonra on gün boyunca denizde tek başına hayatta kalması tek başına anlatılacak bir öyküdür. Gerçek olmayıp kurgu olsa belki de efsaneler arasına girecek bir hikaye. Marquez, bu büyülü olayı, edebiyat zeminine getirerek ilginç haber niteliği taşıyan vakayı, güzel bir edebi esere çevirerek okurlara sunar. Uzun kitaplarının yanı sıra Marquez’in en sevdiğimiz ve başarılı olduğu yerlerden biri kısa romanlardır. Ortalama yüz sayfa sayısından oluşan romanlarını diğer romanlarından ayrı bir yere koymak gerekir diye düşünüyoruz: Kırmızı Pazartesi, Albaya Mektup Yok, Ağuatosta Görüşürüz, On İki Gezici Öykü, Şili’de Gizlice, Benim Hüzünlü Oruspularım. Uzun olan romanlarını da ayrı bir kategoride değerlendirmek gereklidir.
Velasco’nun kurtulduktan sonra etrafına üşüşen bir pazarcılık, reklamcılık sektörü görmekteyiz. Kapitalizmin her şeye, her yere kadar nasıl işlenmiş ve nasıl ele geçirileceği konusunda güzel bir örnek. Herhangi bir vakıada önemli olan oradaki insani ve manevi değer ve duygu değil oradaki pazarlanabilir metanın çıkması. İnsani ve manevi değerler pazarlanabilirse, onların da maddi bir getirisi olursa bunların da kullanılacağı hiç şüphe götürmez bir gerçek. Kurtulduktan sonra önemli olan artık o saatin değerli bir ürün halini alması ve binlerce milyonlarca insana pazarlanmasıdır. Tıpkı bugünkü gibi her şeyin sayısal bir karşılığı var ve karşıdaki herkesin yükselebeileceği en yüksek nokta müşteri olmak.
Velasco ve diğer müretebatın yola çıkarken kurduğu hayaller, ulaşmayı bekledikleri aileleri, kurtulmayı bekledikleri dertleri, gittikleri yerde bir ev edinmeyi, bir mektup yazma istekleri var. Hepimiz gibi onların da günlük yaşam içerisindeki telaşelerini hissederiz. Ama bir yola çıkarken ne kadarımız böyle aksilikleri hesaba katıyor acaba? Bu gerçek olayda da gördüğümüz gibi bazı aksikilkler bazılarının, bazılarımızın son aksiliği olabilmektedir. Bu son noktaya gelmeden ne kadar düşünüyoruz acaba bu son hakkında ve ona göre hareket edebiliyor muyuz? Velasco’nun kendisi defalarca o ince çizgide de gidip geldi ama diğer arkadaşları bizzat yaşadı. Bunu muhtemlen diğerleri fark etmez ve diğerlerinin o ince gerilimi de Velasco’nun kendisine omuzlarına binmektedir. Salın küreğiyle arasında iki metre olmasına rağmen uzanamamasını, kurtulamamasını okurken kısa süreli bir duygu geçişi olur sadece ama bunları ayakları üstüne basan gerçeklikler olarak ele aldığımızda işler değişir.
Kitaptan film çıkar diye düşünürken aslında Titanic ile ne kadar benzediğini fark etmiş olduk. Konu, final ve hisler arasında büyük benzerlikler var. Gabo, senaryosunu yıllar önce yazmış! Filmi bilmem ama yazı olana dek Velasco’nun hikayesi de olacaktır. On gün boyunca denizde bir başına aç ve susuz kalmak, insanı ömür boyu değiştirecek gerilimi barındırmaktadır. Ne kadar aç olursa olsun salına gelen martıyı boğazlamamak için kendi içinde yaşadığı ahlaki çatışmanın da ne kadar zor olduğunu da görüyoruz. Hem fiziki hem de ruhsal olarak dibe vurulduğu zamanlar insan için yeni başlangıç noktaları olmaktadır. Bir daha yaşadım diyebilmek için önce eskinin ölmesi gerekli.