"Özgürlük, ne zaman elinizden alındığını fark etmediğiniz bir şeydir."
Margaret Atwood’un Damızlık Kızın Öyküsü romanı, totaliter bir rejimin kadınlar üzerindeki baskısını anlatırken, geçmişin anıları ve içsel direnişle var olmaya çalışan Offred’in sesiyle yankılanır. "Bir zamanlar hikâyeler anlatırdım. Şimdi anlatamıyorum, anlatmak tehlikeli" diyen Offred, sessiz bir çığlığın içinde sıkışıp kalmıştır. Gilead, kadınları yalnızca doğurganlıklarıyla tanımlayan bir distopyadır, ancak bu kurgusal evrenin gölgesi günümüz dünyasına hiç de uzak değildir.
Romanın distopik gerçekliği, bugünün dünyasında fazlasıyla yankı buluyor. İran’da kadınların zorunlu başörtüsü dayatmasına karşı verdikleri mücadele, Afganistan’da kız çocuklarının eğitim hakkından mahrum bırakılması, ABD’de kürtaj hakkının tartışmalı biçimde sınırlandırılması… Türkiye’de her gün gün başka bir kadın cinayeti, istismarı haberi görmemiz. Bütün bunlar, kadın bedeni ve hakları üzerindeki kontrolün hâlâ nasıl birer ideolojik savaş alanı olduğunu gösteriyor. Kitaptaki şu cümleler de bu durumu çok iyi özetliyor. ‘Cennet için sana ihtiyacımız var. Cehennemi kendi başımıza da yapabiliriz.
Atwood’un çizdiği karanlık tablo, sadece bir hayal gücü ürünü değil, otoriter sistemlerin nasıl işlediğini bilen bir yazarın uyarısı niteliğinde. Damızlık Kızın Öyküsü bizlere şunu hatırlatıyor: Bir toplumun geleceğini görmek istiyorsanız, kadınlarına nasıl davrandığına bakın. Özgürlük, ancak kaybolduğunda fark edilen bir şey olmamalı. Çünkü Offred’in de dediği gibi, “Normal olan, zamanla normalleşir.”
Bugün kadın hakları için verilen mücadele, Gilead’ı bir kâbus olmaktan çıkarıp tarihin tozlu raflarında bırakmanın tek yolu. Ancak sessiz kalırsak, distopyalar sadece romanların sayfalarında kalmayabilir.