Gönderi

Puan vermedi·779 syf.··
2026 1. kitabı
Sıradan/sıradışı/aptal sıradan /aklı başında sıradan insanlar -spoiler- “Toplumların gerçekten de çok büyük çoğunluğunu oluşturan bu insanlara genellikle “sıradan”, “çoğunluk” denir. Yazarlar romanlarında, öykülerinde çoğu zaman toplumda belirgin özellikleri olan tipleri ele almaya ve onları canlı, sanat değeri olacak biçimde anlatmaya çalışır. Değişik özellikleri olan bu çeşit tiplere toplumda sık rastlanmaz ama, aslında bunlar gerçeğin kendinden de gerçektir. Örneğin Podkolyosin* kendine özgü, hatta abartılı bir karakterdir belki, ama asla uydurma değildir. Kafası çalışan çok kişi Gogol’ün Podkolyosin’ini öğrendikten hemen sonra, iyi yürekli tanıdıklarının, dostlarının yüzlercesinin Podkolyosin’e korkunç derecede benzediğini düşünmeye başlar. Gogol’ü okumadan önce de dostlarının birer Podkolyosin olduğunu biliyorlardı, ama onların adının Podkolyosin olduğundan henüz haberleri yok* Bunu sen istedin George Dandin! (Molière’in “George Dandin” oyunundan) (ç.n.) tu. Gerçek hayatta düğünden hemen önce damat adayları nadiren pencereden atlayıp kaçar; uygunsuzluğundan hiç söz etmiyorum bile. Yine de pek çok damat adayı, hem de ağırbaşlı, akıllı uslu olanları, düğününün hemen öncesinde ruhunun derinliklerinde Podkolyosin olmak istediğini itirafa hazırdır. Her koca da adım başı “Tu l’as voulu George Dandin!”* diye bağırmamıştır... Ama Tanrım, balayından sonra, (kim bilir, belki nikâhın ertesi günü bile), dünyada kaç koca milyonlarca, milyarlarca kez yürekten böyle çığlıklar atmıştır. Daha ciddi konulara dalmadan yalnızca şu kadarını söyleyelim: Gerçek yaşamda kişilerin kişilik yapıları biraz sulanmıştır ve bütün bu George Dandin’ler, Podkolyosin’ler gerçekten vardır ve çevremizde her gün dolaşmakta, koşturmaktadır. Ama biraz sulandırılmış olarak... Bütün bunları anlattıktan sonra gerçeğin tam anlaşılması için nihayet, seyrek de olsa, Molière’nin yarattığı George Dandin gibilerinin günlük yaşamda karşımıza çıkabileceğini ekleyerek dergi yazılarına benzemeye başlayan bu açıklamamızı bitirelim. Gelgelelim, yine de bir soru var önümüzde: Bir romancı, özelliği olmayan, tam anlamıyla “sıradan” insanları ne yapacak, hiç değilse biraz ilginç göstermek için eserlerinde okuyucusunun karşısına ne diye çıkaracak onları? Öyle ya, öyküde es geçmek, atlamak olmaz onları; çünkü sıradan insanlar yaşam içindeki olayların en önemli halkası olarak her zaman ve sürekli olarak vardır. Dolayısıyla onları atlarsak doğrulardan sapmış oluruz. Romanları yalnızca özelliği olan insanlarla ya da ilginç olsun diye doğrudan tuhaf ve hayal ürünü insanlarla dolduracak olursak gerçeklerden sapmış oluruz, üstelik roman belki ilginçliğini de yitirir. Bize göre, yazar sıradan olanlar arasında bile ilginç, yararlı olanı bulmalıdır. Sözgelimi, sıradan bir kısım insanın özelliği sürekli ve değişmez sıradanlıklarındadır ya da daha doğrusu, ne pahasına olursa olsun sıradanlıktan, rutinden kurtulmak için gösterdikleri olağanüstü çabadadır. Ama yine de değişmez, oldukları gibi kalırlar. Bu arada bir ölçüde değişmiş olsalar bile, kur tulmayı öylesine istedikleri sıradanlıklarını atamazlar üzerlerinden. Ama yine de ilgi çekici, orijinal, özgün insanlar olmayı isterler (itiraf ediyorum bunu) kahramanlarından bazıları bu çeşit “sıradan”lardan, “özelliksiz”lerdendir. Varvara Ardalionovna Ptitsına da, onun kocası Bay Ptitsın da, ağabeyi Gavrila Ardalionoviç de onlardandır. Aslında, sözgelimi, insanın zengin, iyi bir aileden gelmesi, hoş görünümlü, eğitimli, akıllı, hatta iyi niyetli olması, ama öte yandan hiçbir yeteneğinin, hiçbir özelliğinin, hatta hiçbir tuhaflığının, kendine özgü tek bir fikrinin olmaması, yani kesinlikle “herkes gibi” olmasından daha sıkıcı bir şey düşünülemez. Zengindir, ama bir Rothschild değildir; saygın bir ailesi vardır, ama hiçbir zaman bir etkinliği olmamıştır; dış görünümü hoştur, ama neredeyse hiç ifade yoktur hoşluğunda; iyi bir öğrenim görmüştür, ama onu nerede kullanacağını bilemez; aklı vardır, ama kendi fikri yoktur; kalbi vardır, ama soyluluktan yoksundur vesaire, vesaire... Böyle insan çoktur dünyada, hem tahmin edildiğinden de çoktur. Bütün insanlar gibi onlar da iki ana gruba ayrılır: Birinci grup dar kafalılar, ikinci grup “biraz daha kafası çalışanlar”. Birinci gruptakiler daha mutludur. Dar kafalı “sıradan” bir insan için kendini, sözgelimi, olağanüstü, sıra dışı biri olarak düşünmekten, herhangi bir kuşku duymadan buna içtenlikle inanmaktan daha kolay bir şey yoktur. Kadınlarımızdan bazıları için saçlarını kısa kestirmek, mavi gözlük takmak, nihilist olduğunu söylemek, hemen o anda kendine özgü “inançları” olduğuna inanmasına yeterlidir. Bazılarımız için, kalbinde toplumsal, soylu birtakım duygular hissetmek, kimsenin onun hissettiklerini hissedemeyeceğine, dahası insanlığın gelişmesinde kendisinin önder olduğuna kolayca inanmak için yeterlidir. Biri bir yerden iki sözcük duysun veya * başı sonu belli olmayan iki sayfacık bir şey okusun, hemen bunların “kendi düşünceleri” olduğuna, kendi beyninde doğduğuna inanmaya başlar. Bu durumlarda saflığın küstahlığı (böyle denebilirse kuşkusuz) inanılmaz bir düzeye çıkar. Bütün bunlar akıl alacak şeyler değildir, ama çok sık çıkarlar karşımıza. Gogol, saflığın bu küstahlığını, aptallığın kendine, kendi yeteneğine bu aşırı güvenini, inanılmaz kahramanı Teğmen Pirogov’da* son derece parlak bir biçimde anlatmıştır. Kendisinin bir dâhi, hatta her çeşit dâhiden de üstün olduğundan en küçük bir kuşkusu bile yoktur Pirogov’un. Büyük bir dâhi olduğundan öylesine kuşkusu yoktur ki, bunu bir kez bile sormaz kendine. Aslında soru diye bir şey de yoktur onun için. Öyle ki büyük yazar, okurunun incinen etik duygusunu tatmin için sonunda kırbaçlatmak zorunda kalmıştır onu. Gelgelelim, büyük adamın şöyle bir silkindiğini, işkenceden sonra kendini toparlamak için kocaman bir parça böreği mideye indirdiğini görünce şaşkınlık içinde kollarını iki yana açmış, okurlarını da öylece bırakmıştır. Gogol’ün bu büyük Pirogov’u böyle küçük rütbeli resmetmesine her zaman üzülmüşümdür. Çünkü Pirogov’un kendine öylesine bir güveni vardır ki, omuzlarında apoletlerinin yıllar geçtikçe kabarması, dolmasıyla kendisini sözgelimi bir general, hatta büyük bir ordu komutanı olarak hayal etmesi onun için çok kolaydı. Hayal etmek de değildi onunki, kuşkusu yoktu bundan... General olduktan sonra neden bir ordu komutanı olmayacaktı? Öylelerinin sonra savaş alanlarında ne çok fiyaskolara neden oldukları bilinmedik şey midir? Hem edebiyatçılarımız, bilim adamlarımız, hatiplerimiz arasında da ne çok Pirogov’lar vardı. “Vardı” diyorum ya, kuşkusuz şimdi de var... Öykümüzün kahramanlarından Gavrila Ardalionoviç İvolgin öteki gruptandı. Her şeyiyle, tepeden tırnağa “daha akıllılar” grubundan olsa da, orijinal, özgün olmak isteği bir hastalıktı onda. Ne var ki bu gruptakiler, yukarıda söylediğimiz gibi, birinci gruptakilere oranla çok daha mutsuzdur. Asıl önemli olan şudur ki, akıllı “sıradan” biri bazen (belki yaşamı boyunca sürekli) kendini bir dâhi, orijinal bir insan olarak görse de, kalbinde onu sonunda umutsuzluğa düşürecek kadar ileri gidecek bir kuşku kurtçuğu da hiçbir zaman eksik olmaz. Buna boyun eğecek olursa da, içine işlemiş kibri tümüyle zehirlenir. Gelgelelim, yine aşırı uçta bir örnek aldık: Bu akıllıların büyük çoğunluğunda olaylar böylesine trajik gelişmez. Yıllar sonra karaciğerleri az veya çok bozulur, hepsi o kadar... Ama bu insanlar yine de gençlik yıllarından başlayarak durulma çağına gelene kadar orijinallik isteğiyle yıllarca çılgınlıklar yaparlar. Çok tuhaf olaylarla karşılaşıldığı da olur: Dürüst bazı insanlar sırf orijinal olma isteğinden alçakça bir iş yapmaya bile hazırdır. Hatta kimi zaman bu mutsuz insanlardan bazıları yalnızca dürüst değil, iyi yürekli de olurlar, ailelerinin kaderi onlara bağlıdır, çalışarak sadece ailelerinin değil, başkalarının bile geçimini sağlamaktadırlar, peki ama neye yarar bu? Yaşamlarının sonuna kadar huzur bulamazlar! İnsan olarak sorumluluklarını çok iyi yerine getirdikleri düşüncesi yatıştırmaz, teselli etmez onları. Tersine, sinirlerini bozar: “İşte bunun için uğraştım durdum bir ömür boyu... bu bağladı elimi kolumu... bu engel oldu barutu bulmama! Bu olmasaydı kesinlikle ya barutu bulurdum ya da Amerika’yı keşfederdim, aslında ne olduğunu şu anda bilmiyorum, ama kesinlikle bir şey bulurdum!” Bu bayların en karakteristik özelliği de neyi bulmaları gerektiğini, barutu mu bulacaklarını, Amerika’yı mı keşfedeceklerini ömürleri boyunca bir türlü bilememeleridir. Ama hiç kuşku yok ki, buluş yapma uğruna çekecekleri özlem de, acı da Kolomb ile Galileo’nunkinden aşağı kalmaz. Gavrila Ardalionoviç de böyle başlamıştı, ama henüz yeniydi. Daha uzun süre numaralar yapması gerekiyordu. Yeteneksizliğini sürekli ve derinden hissetmesi, öte yandan da kendine yeter bir insan olduğundan emin olmak için duyduğu önüne geçilemez isteği daha ilk gençlik yıllarında yüreğini fena Yaralamıştı. Kıskanç, istekleri taşkın bir gençti, hatta doğuştan aşırı sinirliydi sanki. İsteklerinin taşkınlığını onların güçlü olduğuna verirdi. İsteklerindeki tutkuyu, coşkuyu göstermek için bazen en pervasız adımları atmaya hazırdı. Gelgelelim, iş bu pervasız adımları atmaya karar vermeye gelince, kahramanımız hemen pek akıllı oluverirdi. İşte bu öldürüyordu onu. Sırf hayalini kurduğu bir şeye ulaşmak için en aşağılık bir şeyi yapmaya bile karar verebilirdi. Ne var ki son çizgiye geldiğinde kahramanımız, sanki inadına, böyle alçakça bir şeyi yapamayacak kadar dürüst kesilirdi. (Ancak ufak tefek alçaklıklar yapmak için hemen her zaman hazırdı.) Ailesinin yoksulluğundan ve sosyal düzeyinin düşüklüğünden nefret eder, tiksinirdi. Annesine bile tepeden bakar, onu küçümserdi. Oysa toplum içindeki yerini, kariyerini annesinin adına ve kişiliğine borçlu olduğunu da çok iyi bilirdi. Yepançinler’in yanına girince kendi kendine hemen, “Alçaklık yapacaksam varsın sonuna kadar yapayım, yeter ki sonunda kazanmış olayım,” demiş, ama hiçbir zaman alçaklığı sonuna kadar vardırmamıştı. Peki ama, neden ille de alçaklık yapması gerektiğini düşünüyordu? O sıralar Aglaya’dan düpedüz korkuyordu. Ama onunla ilgilenmeyi yine de bırakmamış, genç kızın onun düzeyine ineceğini ciddi olarak hiç beklememesine karşın, ne olur ne olmaz diye, onunla yakınlaşma çabasını sürdürmüştü. Daha sonra Nastasya Filippovna ile ilişkisi sırasında birden her şeye varmanın tek yolunun parada olduğunu düşünür oldu. Biraz korkuyla olsa bile, o sıralar kendine büyük bir güvenle her gün şöyle tekrarlıyordu: “Alçaklıksa alçaklık!” Sık sık cesaret vermeye çalışıyordu kendine: “Alçaklık edeceksen, sonuna kadar gideceksin. Eski kafalılar böyle durumlarda korkar, ama biz korkmayız!” Aglaya konusunda yenilgiye uğradıktan, olaylar karşısında ezildikten sonra ruhsal yönden iyice çökmüş ve daha önce deli adamın getirip çılgın kadının ayaklarının altına serdiği, çılgın kadının da onun yüzüne fırlattığı paraları gerçekten getirip prense vermişti. O paraları geri verdiği için daha sonra bu yapt ğıyla pek övünse de çok pişman oldu.”
BudalaFyodor Dostoyevski · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 201231,5bin okunma
·
86 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.