Kitap Simyacıları Kulübü'nün Kadınlar Matinesi grubu olarak Eylül ayında Annie Ernaux’nun Bir Kadın kitabını okuduk. Kadın yazarların kaleminden kadınların dünyasına misafir oluyoruz her ay. Bu ay da anne-kız ilişkisine misafir olduk. Hem kendi hem de yaşadığımız toplumun normlarının benzerliğine tanıklık ettik.
Kitap, bir kızın gözünden annesinin hayat hikâyesini anlatıyor. Anne ve kız çocuk ilişkisi çok farklı bir boyutta ele alınıyor; hem eleştiriyor hem de sorguluyor. Ergenliğe kadar dünya annenin etrafında döner; örnek insan odur. Baba kahramandır ama anne başka bir şeydir. Baba sığınılacak limandır, anneyi ise öğrenilecek, okunacak bir kitap gibi görürüz.
Ergenlik dönemi başladığında kız çocuğu artık dünyayı sorgulamaya başlar. Anne gözünün önünden çekilir ve gördüğü manzarayı kendi bakış açısıyla yorumlar; yaşama kendi olarak, desteksiz ve olabildiğince hür olarak devam etmeye başlar. Onun gençliğiyle annesinin gençliği arasındaki dönemde fark vardır. Gelenekler, görenekler geride kalmıştır ve değişmiştir. Bu yüzden çatışma başlar, araya mesafe girer, tartışmalar yaşanır. Anne-kız kavgaları böyle doğar. Çocukluğumuzda bir kitap gibi okumaya çalıştığımız figür, bir anda sıkıldığımız, yarım bıraktığımız bir kitaba dönüşür.
Kız kendi hayat mücadelesine odaklanırken annesinin de ve anneannesinin de aslında hayatın içinde mücadele ettiklerini, yitirmeye başladığında ve roller değiştiğinde fark eder... Ki çoğumuz öyleyiz. Çok zıtlaşsak da bir kız çocuğu olarak anneyle, yitirme hissi peydah olduğunda fark ederiz: Onun da bir yaşantısı, bir mücadelesi ve en önemlisi bir birey olduğunu. Yazarın da annesi bu hayatta var olmaya çalıştı; kendince, kendi kişiliğince… Sahip olamadığı imkânları çocuğuna yaşatmaya çalıştı. Çalışırken belki kendini çok fazla kaptırdı ama o da hayatın içinde var olmaya çabaladı. O da sevilmek, “ben varım” demek istedi: giyinmek, sosyalleşmek, öğrenmek… Aslında bir nevi o da çocuğuyla birlikte gelişti ve değişti. Ve şu bir gerçektir: çocuk olgunlaşırken, anneler de çocuklaşıyor; yer değiştiriyor aslında.
Elbet kız çocukları için baba bir kahramandır, sığınılacak limandır. Ama anne başka bir şeydir. Şöyle bir geriye dönüp baktığımda hem kendi toplumumda hem de Fransa’nın ücra bir kasabasında hep aynı şeylerin var olduğunu görüyorum: hayallerin gerçekleşmemesi, hayat mücadelesi ve annelerin aşırı fedakârlığı ile sert mizacı… Çünkü onlar korumaya çalışırken bir nevi bu sert mizacı kendilerine öyle çok yakıştırıyorlar ki bazen bunun farkına bile varmıyorlar.
Yazarın da annesi annesinden gördüğünü yaptı: kızını korumaya çalıştı, annesinin ona veremediği imkânları ona vermeye çalıştı. Takılı kalmak istemedi olduğu yere; annesini aşmak istedi. Bu hayatta var olmaya, iz bırakmaya, bir şeyler yapmaya çalışan bir kadındı. Galiba günümüzde de geçmişte de kadınlar hep sesini duyurmaya, kendileri olmaya, kendi yaşamlarını kendi istedikleri gibi yaşamayı hayal ediyorlar. Sonuçta onlar da genç kız oldular, onların da bir dünyası vardı. Ama bazen biz kız çocuğu olduğumuz hâlde bunu anlayamıyoruz; ancak belli bir yetkinliğe geldiğimizde, kaybetmek üzere olduğumuzu fark ettiğimizde anlıyoruz.
Anne, en çok yaralayan, en çok da yaralanandır. Üstüne sorumluluk olarak yüklenen gelenekler, görenekler, çevrenin baskısı, toplumun baskısıyla ne gördüyse onu icra etmeye çalışır ve çocuklarını da o şekilde yetiştirir. Çünkü gördüğü, duyduğu, yaşadığı çevre odur. Ve kadın olarak zaten dünyanın neresinde olursan ol, hayat her daim zordur.
Bu dünyada annelerden geriye, onların sesini ve düşüncelerini aktaracak bir şeyler bırakılmalı. Çünkü onlar bunu hak ediyorlar.
Bir KadınAnnie Ernaux · Can Yayınları · 20233,871 okunma