Viktorya Dönemi’ni anlatan bu harikulade eser, yoksulluk, sınıf ayrımı, toplumsal adaletsizlik ve insanların değer yargıları gibi pek çok önemli konuyu derinlikli bir şekilde ele alıyor.
Charles Dickens, bu romanında Pip’in çocukluktan yetişkinliğe uzanan yolculuğunu anlatırken, aslında hepimizin içinde bir yerlerde saklı duran umutları, hayal kırıklıklarını ve en çok da ait olma arzusunu gözler önüne serer gibidir.
Küçük kahramanımızın, Bayan Havisham’ın ihtişamlı ama duygusal olarak çürümüş dünyasında kendini “alt sınıf” olarak hissetmesi, zenginlik ve statüye karşı duyduğu takıntının temelini oluşturur. Demirci çırağıyken sıradan ve değersiz görülürken, birdenbire zengin bir beyefendiye dönüşmesiyle toplumun gözünde tamamen farklı bir konuma yükselir. Ancak statü ve zenginlik uğruna geride bıraktıklarının ağırlığı, zamanla en büyük pişmanlığına dönüşür, roman ilerledikçe bu durum bariz bir şekilde ortaya çıkmaya başlar. Dickens, bu hızlı yükselişin ardındaki boşluğu, statünün getirdiği sahte ilişkileri ve samimiyetsiz bağları büyük bir ustalıkla bizlere sorgulatır.
Pip, her şeyini kaybettiğinde, etrafındaki sahte insanların birer birer uzaklaştığını görür. O zamana dek onu toplumun gözünde yücelten statü ve zenginliğin aslında ne kadar kırılgan ve içi boş bir illüzyon olduğunu ancak o zaman fark eder. Maddi varlıkların elinden alınmasıyla birlikte, gerçek zenginliğin ne olduğunu ilk kez derinden kavrar. Dickens’ın roman boyunca vermek istediği mesaj tam da bu dönüşümde saklıdır. Pip, her şeyini yitirmiş gibi görünse de aslında hayatının en büyük kazancının ne olduğunun farkına varır: Gerçek sevginin, vefanın ve içtenliğin paha biçilemez olduğunu anlamak.
Dönemin toplumsal sorunlarına yakından tanıklık ettiğimiz kısma değinecek olursak mahkûmların hiçbir hakka sahip olmaması ve birer insan olarak bile görülmemesi yürek burkucu. Hangi koşullarda suça sürüklendiklerine bakılmaksızın, yalnızca yargılanıyor, aşağılanıyor ve toplumdan silinmeye çalışılıyorlar. Dickens, bu acımasız düzene ayna tutarken, Gabriel Garcia Marquez 'in "Bana bir önyargı verin, dünyayı yerinden oynatayım." dediği gibi aslında adaletin değil önyargının hüküm sürdüğü bir sistemi mi sorgulatıyor acaba diye düşünebiliriz.
Daha önce Moll Flanders kitabında da karşıma çıkan, suçluların kolonilere sürgün edilmesi teması, Büyük Umutlar’da da güçlü biçimde işlenmiş. Ağır suçlu mahkûmlar ve köleler, ülkenin “pisliklerinden” arındırılması adına binlerce kilometre öteye, adeta bir umutsuzluğa gönderiliyordu. Bu, İngiltere'nin artan suç oranına ve dolup taşan hapishanelerine bir çözüm olarak görülüyordu. Sürgün edilen bu insanlar, toplumun "istenmeyen unsurları" olarak damgalanıyor ve kolonilerde ücretsiz iş gücü olarak kullanılıyorlardı. Yolların yapımından tarım alanlarının temizlenmesine kadar pek çok ağır işte çalıştırılıyorlardı. Bu uygulama 1788’de başlamış ve 1868’e kadar devam etmiş. Büyük Umutlar romanında da karşılaştığımız Abel Magwitch karakteri, bu sürgün sisteminin tipik bir örneği ya da belki de en acı şekilde bir kurbanı olarak karşımıza çıkıyor.
Büyük UmutlarCharles Dickens · Can Yayınları · 202418,5bin okunma