·152 syf.····Okunma: 23 Eylül 2025 09:59 “Boşluğun Güncesi”, modern dünyada beyaz yakalı kadın olmanın zorluklarına dair sade bir dille derinlikli olmayı başarabilen, etkileyici bir roman.
Baş karakterimiz boru üreten bir şirkette çalışan genç bir kadın. Çalıştığı bölümdeki tek kadın olması nedeniyle görev tanımının dışında kalan ama toplum tarafından kadınlara yüklenen tüm sorumluluklar şirkette ondan bekleniyor: kahve yapmak, bulaşıkları yıkamak, mutfağı toplamak, gelen mektupları dağıtmak adeta sözsüz bir anlaşma gereği onun işiymiş gibi davranılıyor. Bir gün karakterimiz artık yapmak istemiyor ve gebe olduğunu söyleyiveriyor. Bir gebelik güncesi gibi beşinci haftadan başlayıp kırkıncıya kadar hafta hafta ilerleyen kurguda karakterimizin bundan sonra yaşadıklarını okuyoruz.
Aslında modern dünya düzenindeki çalışma şartlarının kadın-erkek herkesi, insanı kendine ve diğer insanlara nasıl yabancılaştırdığını da gözler önüne seriyor roman. Gebe olunca güya gebeliğe göre ayarlanan iş koşulları aslında bir insanın insanca yaşayabilmesi için asgari koşullara dönüyor. Günlük hayat içinde gıda alışverişini yapmak, yemeğini pişirmek, kişisel bakımını yapmak gibi rutinlerin bile lüks olduğu çalışma sisteminin gayri insani koşullarını nasıl kanıksadığımızı bir kez daha fark ediyoruz okurken. Bunun üzerine kadın olmanın ekstra yükleri de binince elbette daha vahimleşiyor koşullar. Adeta otomatiğe bağlanmış gibi yaşanan sistem içinde evlilik ve çocuk sahibi olmak bambaşka güçlükler getiriyor ama genel olarak herkes derin bir yalnızlığa itiliyor. Hem kadın beyaz yakalı olmanın hem de bu sistem içinde yalnız olmanın yükleriyle mücadele etmek için gebeliğe sığınan genç bir kadını okuyoruz.
Karakterin ruh hallerini ve yalnızlığını yalın bir dille ama etkileyici anlatıyor yazar; söylemeden gösterebilmeyi başarmış. Bir yerden sonra, okuru çok güzel manipüle etmeye de başlıyor ve bu kısmı ayrıca hoşuma gitti. Karakter gerçekten mi gebe, yalancı gebelik sendromu mu, yoksa yazar insanın kendine söylediği yalanlarla ilgili bir şeyler mi anlatmak istiyor, diye düşündürtmesi ayrı bir derinlik katmış. Zaman zaman aklıma Amélie Nothomb’un “Kıran Kırana”sı da geldi okurken. Çok beğendim.