Türk edebiyatının ilk psikolojik romanı sayılan Eylül, “anlaşılmamanın” bir ilişkide nasıl derin bir yalnızlık yarattığını gösteriyor adeta.
Eylül’ü okurken en çok Suat’ın yalnızlığına takıldım. Onun “anlaşılmama” duygusu bana bir insanın ilişki içinde bile nasıl yapayalnız kalabileceğini düşündürdü. Süreyya’nın kayıtsızlığı, aslında sadece Suat’ı değil, beni de okur olarak üzdü. Çünkü hepimiz, en çok da sevdiklerimiz tarafından görülmek isteriz. Suat’ın Necip’e yakınlığı bence bir aşktan çok, “görülme” ve “anlaşılma” ihtiyacının yansımasıydı. Süreyya’nın ilgisizliği ise bu boşluğu daha da büyüttü. Yangın sahnesi ise bastırılan duyguların er ya da geç yıkıcı bir şekilde açığa çıkacağının sembolüydü.