Puan vermedi·192 syf.····Okunma: 30 Eylül 2025 00:25 Bekle Beni, sadece bir roman gibi değil, Türkiye’nin 1968 sonrasındaki sancılı yıllarına açılan bir pencere gibi hissettirdi bana. Selim’in hikayesi, aslında o dönemdeki birçok gencin ortak kaderi. Bir sabah evine baskın yapılıyor, suçsuz olduğu halde suçlu sayılıyor. Ne silahı var, ne örgütle bağı; onun tek suçu kitaplarla iç içe olmak, sorgulamak ve düşünmek. İşte tam da bu yüzden, Selim bana bütün bir kuşağın sesiymiş gibi geldi.
Roman boyunca devletin baskısı, cezaevlerindeki işkenceler ve gençleri sindirme çabaları çok çarpıcı biçimde anlatılıyor. Özellikle Selim’in Leyla’ya ve küçük kızı Zeynep’e yazdığı mektuplar, bu karanlık tabloyu biraz olsun aydınlatıyor. Devletin gözünden geçerek ulaştırılan o mektuplar bile, aslında özgürlüğün nasıl kuşatma altına alındığının göstergesi. Ama yine de o satırlarda aşkın ve özlemin umudu var.
Livaneli, hikayeyi sadece bireysel bir dram olarak bırakmıyor, dönemin gerçek isimlerine de selam çakıyor. Erdal Eren’in yaşı büyütülerek asılması, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın darağaçlarında kaybolan genç hayatları, kitapta ufak ama çok anlamlı şekilde yer buluyor. Bu anmalar bile, romanın vicdanını canlı tutuyor.
Okurken ben sık sık düşündüm: Bir ülkenin kendi gençlerini sadece farklı düşündükleri için düşman gibi görmesi ne kadar acı. 80 darbesiyle birlikte bu baskı daha da artıyor, Türkiye’nin ABD güdümünde nasıl şekillendiğini de roman bize hissettiriyor.
Doğrusu, Livaneli’nin eski eserlerindeki yoğun edebi lezzeti burada arayanlar biraz eksiklik hissedebilir. Ama Bekle Beni’nin gücü başka, yalın, direkt ve içten bir anlatıyla o yılların acısını bugüne taşıyor. Kitabı kapattığımda kafamda tek bir soru kaldı: Gerçek suç, kitap okumak mıydı, yoksa insanı düşünmekten korkutanların yaptıkları mı?