Müneccim zerdânî, yanımda sessiz adımlarla yürüyordu; onun sessizliği, sokakların uğultusunu daha da belirgin kılıyordu.
“Bu şehir, yıldızlarla konuşur,” dedi “Ama dinleyenlerin çoğu, sadece sesini duyar.”
Biz Galata’ya doğru ilerlerken, sokak aralarında şarap fıçılarıyla dolu meyhanelerin kapılarından sızan sıcak ışık, taş yolları altın tozuna buluyordu. İçeriden çıkan saz sesleri, denizden gelen dalga sesine karışıyor; bazı şarkılar, sanki şehrin kalbine dokunuyordu. Meyhanelerde, Rum meze tabaklarıyla Osmanlı mutfağının ağır yemekleri yan yana duruyor, taze balığın kokusu, tarçınlı şerbetin kokusuna karışıyordu.
Şehzade ile buluşmam, Kız Kulesi’nin tam karşısında, denizin dibini gören bir odada oldu. Odanın duvarlarında hat yazıları ve minyatürler asılıydı; birinde Yedikule Zindanları, diğerinde Süleymaniye Camii, üçüncüsünde ise gümüşten bir hilal altında oturan bir cellat vardı. Şehzade, bu minyatürlerin hepsini ezbere biliyordu.
“Cevrin,” dedi bana, “bu şehir, surlarından değil, hikâyelerinden kurulur. Benim hikâyem yarım kaldı. Sen onu tamamlayacaksın.”
Müneccim, pencere kenarında yıldızlara bakıyordu. Elinde tuttuğu zümrüt saplı usturlapla gökyüzünü ölçüyor, sonra fısıldıyordu:
— Kova burcu yükseliyor, ama bu şehre su getirmeyecek. Ateşin vakti yakın…
O gece, şehzade ile birlikte Galata’dan Balat’a, oradan Eminönü’ne yürüdük. Her köşe başında başka bir koku vardı: yeni pişmiş simidin susam kokusu, közde pişmiş patlıcanın dumanı, tavuk suyuna çorbanın sıcak buharı… Bu kokular, bana gençliğimi hatırlatıyordu; o zamanlar İstanbul, bana hep açlık ve merak duygusunu aynı anda verirdi.
Ama gece ilerledikçe, sokakların gölgeleri değişmeye başladı. Süleymaniye’nin avlusunda, duvarların ardında adımlar duyduk. Müneccim durdu, beni kolumdan tuttu:
— Yedikule’den gelenler bunlar. Her gece şehre çıkarlar; ama sabah olmadan geri dönerler.
Korkmadım. Çünkü İstanbul’da, korku da yemekler ve şarap gibi gündelik bir şeydi. Galata’da meyhaneler hâlâ açıktı, şarap testileri hâlâ doluydu. Ama Yedikule’nin taş duvarlarının kokusu, rüzgârla burnuma kadar geldi: nem, pas ve kan…
Bu şehirde geceler, gündüzden daha canlıydı. Ve ben, bu canlılığın içindeki en sessiz hikâyeyi yazmak için buradaydım.
Yusuf Özer