“Beyaz Zambaklar Ülkesinde” benim için sadece bir kitap değil, bir utanç aynası gibi. Çünkü satır aralarında Finlandiya’nın karanlıktan aydınlığa çıkış hikâyesini okurken, ister istemez Türkiye’nin bugününe dönüp bakıyorsun. Grigory Petrov’un anlattığı o halk, bir zamanlar cehaletin, yoksulluğun ve umutsuzluğun içinde debelenirken; bir avuç insanın inancıyla yeniden doğuyor. Eğitimle, çalışkanlıkla, birlik duygusuyla. Ve sonra ister istemez insan düşünüyor: Biz neredeyiz?
Atatürk’ün bu kitabı müfredata koymak istemesi boşuna değilmiş. Çünkü Petrov’un anlattığı şey bir ütopya değil, yapılabilir bir şey. Gerçek bir “uyanış” hikâyesi. Fakat ironik olan şu ki, biz bu kitabı yıllardır okuyoruz ama içindekileri hiç yaşamıyoruz. Beyaz zambakların açtığı ülke, bataklığı kurutmuş; bizse hâlâ bataklığın içinde kimin daha temiz olduğunu tartışıyoruz.
Kitap bana umut da veriyor, öfke de. Umut, çünkü halkın gerçekten değişebileceğine dair bir örnek sunuyor. Öfke, çünkü biz o örneği elimizin tersiyle itmişiz. Eğitim hâlâ bir “öncelik” değil, liyakat hâlâ bir “tesadüf”. Petrov’un Finlandiya’sı, halkın kendi kendini yeniden inşa ettiği bir ülkeyken; bizim ülkemiz hâlâ o inşaatın temelinde tuğlaları kim çaldı diye kavga ediyor.
Yine de kitabı her okuduğumda içimde bir yer kıpırdıyor. Belki bir gün biz de kendi “beyaz zambaklarımızı” yetiştiririz. Belki bir gün birileri bu satırları, sadece bir “önerilen kitap” olarak değil, gerçekten bir yol haritası olarak okur.
Benim için 10 üzerinden 10’luk bir eser. Çünkü hâlâ bizi rahatsız ediyor. Hâlâ yüzümüze tokat gibi çarpıyor. Ve belki de en çok bu yüzden değerli.