Georgia’daki bir pamuk plantasyonunda yaşayan köle Cora, zorbalığa ve umutsuzluğa rağmen direnmeye çalışır. Annesi de yıllar önce kaçmış ama bir daha geri dönmemiştir. Bu da onun kaderini şekillendirir.
Plantasyondaki bir başka köle, Caesar, Cora’ya birlikte kaçmayı teklif eder. Büyük risklere rağmen kabul eder. Kaçış yolculuklarında “Yeraltı Demiryolu” ile tanışırlar. Whitehead’in romanında bu, gerçekten yeraltında inşa edilmiş bir tren hattıdır.
Her durakta farklı bir topluma ve düzene ulaşırlar. Ancak hiçbir yer tam anlamıyla güvenli değildir.
Kaçak köle avcısı Ridgeway, Cora’nın peşindedir. Özellikle Cora’nın annesini yakalayamamış olması, onu saplantılı bir şekilde Cora’nın izini sürmeye iter.
Kitap kesin bir huzura kavuşma yerine, Cora’nın hâlâ özgürlük yolunda ilerlemekte olduğunu göstererek biter. Yani hikâye, özgürlüğün tamamlanmış bir varış değil, sürekli bir mücadele olduğunu vurgular.
Pulitzer ve National Book Award kazanan bu eser, köleliğin dehşetini, ırkçılığın farklı yüzlerini ve özgürlük arayışının hiç bitmeyen bir mücadele olduğunu güçlü bir şekilde hatırlatıyor.
Kitabı çok sevdiğim söylenemez. Konu olarak çarpıcı bir konusu var evet ama ben okurken kimi zaman sıkıldım kimi zaman daha akıcı okudum. Dil yalın ama atmosfer ağır; okurken hem sürükleyici hem de sarsıcı. Bu nedenle böyle hissettim diye düşünüyorum.
Eğer derin, düşündürücü, tarihi ve toplumsal meselelerle yüzleştiren bir roman arıyorsan kesinlikle okunmalı.