Büyük Açlık kitabındaki öykülerde , özgürlükler ülkesi Amerika'daki göçmen sorunları, sınıfsal farklılıkları işlenmiş, kahramanların acılarını, günlük yaşamdan kesitlerini sade bir dille anlatılıyor. Sıradan, pürüzlü, arızalı kahramanlar. John Fante, yalın anlatım dilinden dolayı bizi acılara boğmuyor, arabesk değil. Amerikan Edebiyatında Kirli Gerçekçilik akımı imiş, öyküleri okuduğunuzda akımın tanımı da zihninizde oluşuyor. Bilinç akışıyla yazılmış çoğu öykünün sonunu da açık bırakmış.
En sevdiğim hikayelerden bir kaçını not düşeyim:
"Kötü Kadın" , hikayesindeki büyük İtalyan ailesinde yaşanan olaylar, dedikodular bize öyle benziyor ki... Gelin adayı hakkında konuşmak, onaylamak için bir araya gelinen, kadınların mutfakta koşturup ravioli pişirdiği , sofra hazırlığı yaptığı kalabalık ev sahnesi ... En çok eğlendiğim hikaye oldu.
"Annenin Günahları" , bir annenin kızlarının geleceklerini planlaması, uygun damat adaylarını seçmeye çalışması , bizim kültürümüze tanıdık, eğlenceli bir diğer hikaye idi.
"Mama'nın Düşü", kuruntularla, kaygılarla insanın kendini nasıl yıpratabildiğine şahit oluyoruz. "Ölmeden mezara koymak" deyimini anlat deseler bu hikayedir derim.
"Toza Sor'a Önsöz", çok bilinen "Toz'a Sor" romanına yazdığı önsözmüş. (Romanın içindeki önsözü ise hayatında ve keşfedilmesinde önemli payı olan Charles Bukowski yazmış.) Özellikle hayatı hakkında biraz araştırma yaptıktan sonra yeniden dönüp okudum ve çok sevdim. Sanki kendi hayatını, kahramanının hayatını, yazarlık serüvenini hepsini bir arada okuyoruz. Toz'a Sor kitabını da listeme ekledim.
instagram.com/p/DPdOY0FDDMM/?...