Yüksek dağların ardında kaldı hayallerimiz…
Rüzgâr bile dönemiyor artık o vadilerden,
çünkü her esintide bir hatıra,
her taşın altında bir anı,
her adımda bir sızı var.
Biz, Mezopotamya’nın çocuklarıydık.
Toprağın kokusunu alınca, ana sesi duyardık.
Rüzgâr bize ninniler fısıldardı;
her dağ, bir dost,
her dere, bir sırdaştı.
Ama sonra bir sabah,
güneş başka doğdu bu topraklara.
Güneş, umutlarımızın demirine vurdu,
ve biz, o demirin nasıl taşlaştığını izledik.
Umutlarımızın demiri taş olmuş kardeşim,
çünkü yıllar boyu dövüldü,
baskının ateşinde ısıtıldı,
zulmün çekiciyle şekilsiz bırakıldı.
Ama unutma:
Taş da bir gün çatlar,
ve içinden yeşeren bir filiz,
bütün dağları yeniden yeşertebilir.
Biz o filizin çocuklarıyız.
Toprakla konuşmayı bilen,
acıyla büyüyen,
ama umudunu terk etmeyen bir halkız.
Bizim dualarımız toprak kokar,
bizim türkülerimiz dağların yankısıdır.
Yorgunuz, evet;
ama yorgunluk, yenilgi değildir.
Yüksek dağların ardında kaldı hayallerimiz,
ama o dağlar hâlâ bizimdir.
Çünkü biz, bu toprağın suskun taşlarını bile konuştururuz.
Bir annenin gözyaşında,
bir çocuğun gülüşünde,
bir halkın direnişinde yaşarız.
Mezopotamya, her nefesinde bize seslenir:
“Unutma, senden öncekiler de yürüdü bu yollardan.
Onlar da düştü,
ama hiçbirinin kalbi yenilmedi.”
Ve ben inanıyorum;
bir gün, o dağların ardına sakladığımız hayaller,
yeniden gökyüzüne dönecek.
Bir halkın sesiyle,
bir annenin duasıyla,
bir çocuğun gülüşüyle yeniden yükselecek.
O gün geldiğinde,
umutlarımızın demiri taş değil,
ışık olacak.
Ve Mezopotamya’nın rüzgârı,
yine özgürce dolaşacak aramızda.
Rezan Farqîn