Roman, aslında iki kişinin hikâyesi gibi görünse de, çok daha fazlasını anlatıyor: İçine kapanmış insanların iç dünyasını, aşkı, kaçırılan fırsatları ve sessiz haykırışları.
Her şey, anlatıcımızın (ismi yok bu arada) bir bankada işe başlamasıyla başlıyor. Burada, Raif Efendi adında, sessiz sedasız, kendi halinde bir adamla tanışıyor. Hani olur ya, hiçbir şeye karışmayan, herkesin biraz küçümsediği ama aslında kimsenin gerçek yüzünü bilmediği insanlar vardır ya... İşte Raif Efendi tam olarak öyle biri.
Dışarıdan bakınca tam bir "ezik memur" gibi görünüyor. Sessiz, silik, kimseyle çok muhatap olmayan biri. Hatta anlatıcının deyimiyle, "yüzüne bakılmadan geçilecek türden biri."
Anlatıcımız, bu adamın aslında hiç de göründüğü gibi biri olmadığını fark edince, onun defterini buluyor. Ve burada başlıyor asıl hikâye. Ama... bir defterin kapağını açınca anlıyoruz ki Raif Efendi bambaşka biriymiş. Gençliğinde duygusal, sanatla ilgilenen, derin düşünen, kırılgan bir adam.
Onun hikâyesi, biraz da şunu sorgulatıyor:
"Bir insanın hayatı, görünenden ne kadar farklı olabilir?"
Gençliğinde Raif Efendi, babasının isteğiyle Berlin’e sabun yapımını öğrenmeye gidiyor. Ama sabun peşinde koşmak yerine, bir gün bir resim sergisine giriyor. Ve orada, tüm hayatını değiştirecek tabloyla karşılaşıyor: Kürk Mantolu Madonna adlı bir kadın portresi.
Bu tablo ona öyle dokunuyor ki... Resmi yapan kadının peşine düşüyor ve sonunda onunla tanışıyor: Maria Puder.
Maria çok başka bir kadın. Özgür, zeki, güçlü ama kırılgan. Raif ise içine kapanık, duygularını kolay kolay gösteremeyen biri. Ama işte ne garip, bazen tam zıt karakterler birbirine çekiliyor. Ve bu ikili arasında sessiz ama çok derin bir bağ kuruluyor.
Raif, Maria'yla sadece aşık olmuyor; ilk defa biri onu gerçekten görüyor. Ve Maria da, kimsenin bakmadığı yerinden bakıyor hayata.
Ama ne yazık ki, hayat her zaman kalbin sesini dinlemez...
Raif geri dönüyor Türkiye’ye ama Maria'yla bağlarını koparmıyor. Yazışıyorlar, umut taşıyorlar. Fakat sonra... bir sessizlik çöküyor. Maria’dan hiçbir haber gelmiyor. Ve işte bu noktada, Raif’in içine dönüklüğü, hayata küsmesi, o bankadaki sessiz haline dönüşü başlıyor. Çünkü o sessizlik sadece mektuplarda değil, hayatın ta kendisinde...
Yıllar sonra o defter okunuyor, anlatıcımız onun geçmişini öğreniyor. Ve biz de anlıyoruz ki, Raif Efendi sadece aşkını değil, ruhunun bir parçasını da orada bırakmış.
Hepimizin içinde biraz Raif Efendi var. Söyleyemediklerimiz, geç kaldıklarımız, vazgeçtiklerimiz, anlatamadıklarımız var. Ve kitap, o duyguları öyle içten anlatıyor ki, kendimizi orada buluyoruz.
Raif Efendi aynı zamanda, sevdiği kadının "kadın" değil de bir birey olduğunu kabul eden, onu yücelten bir erkek. Bu yönüyle zamanının çok ilerisinde bir karakter.
Maria Puder'in içinde bir boşluk var. Bir erkekten korunmak için duvarlar örmüş çünkü daha önce incinmiş. Onun Raif’e yaklaşımı, fiziksel bir arzudan değil; ruhların buluşmasından doğuyor. Ama bazen, iki yaralı insan birbirine çare olamaz...