·320 syf.··Beğendi
···Okunma: 11 Ekim 2025 10:31 Körlük – Karanlığın İçinde İnsan Kalabilmek Üzerine
Bu kitabı okumak benim için sıradan bir okuma deneyimi olmadı. Sayfaları çevirdikçe sadece bir hikâyeyi değil, insanlığın en karanlık, en çıplak hâlini gördüm.Saramago’nun Körlük romanı, bana insanın içindeki ışığı ve gölgenin birbirine ne kadar yakın olduğunu gösterdi.
Kitabın başında ansızın yayılan o beyaz körlük, bana ilk anda bir salgın gibi geldi,
ama okudukça anladım ki asıl salgın, insanların birbirine karşı körlüğüydü.
Her karakter, insanlığın bir yönünü taşıyordu.
Doktorun karısı, bana kalırsa romanın kalbiydi;
gören tek kişi olarak herkesin yükünü omuzlarında taşıdı. Bir kadının, bir insanın, bir vicdanın ne kadar güçlü olabileceğini gösterdi.
Onun sessizliği, çoğu zaman sözcüklerden daha yüksek sesle yankılandı içimde.
Bazen onunla birlikte korktum, bazen onunla birlikte utandım,ama en çok onunla birlikte insan olmanın ne kadar zor bir görev olduğunu hissettim.
Roman ilerledikçe, körlüğün sadece gözlerle ilgili olmadığını,kalplerin de körleştiğini gördüm.
İnsanlar ışığı kaybedince, vicdanlarını da kaybettiler. Kurallar çöktü, düzen dağıldı, ama asıl felaket gözlerin değil, ruhların kapanmasıydı. Körlük, bana insanın en derin korkusunu anlattı: görmediği zaman değil, görmek istemediği zaman ne kadar tehlikeli olabileceğini.
Bazı bölümlerde içim sıkıştı, bazı cümlelerde boğazım düğümlendi.
Saramago’nun anlatımı nefes aldırmıyor, çünkü gerçek hayatta da kimse nefes aldırmıyor.
İnsan, sınırlarının nereye kadar esneyebileceğini ancak karanlıkta anlıyor.
Ve kitap bana şunu düşündürdü:
Körlük geçici olabilir, ama görmemek bir seçimdir.
Bu cümle, kitabın ruhunu özetliyor aslında.
Hepimizin içinde bir ışık var, ama çoğumuz o ışığa sırtımızı dönmeyi seçiyoruz.Oysa görmek cesaret ister.
Görmek, başkalarının acısına dokunmayı, kendi korkularınla yüzleşmeyi gerektirir.
Körlükte herkes çıplaktı; kimse kimliğinin, unvanının, gücünün arkasına
saklanamıyordu.
Orada sadece insan kalıyordu geriye bütün kusurlarıyla, açlığıyla, vahşetiyle, umuduyla.
Romanın son sayfalarına geldiğimde artık karanlıktan korkmuyordum.
Çünkü karanlık, bana kendimi öğretmişti.
Ve sonra o unutulmaz son:
“Doktorun karısı başını gökyüzüne kaldırdı ve gökyüzünü baştan aşağı bembeyaz gördü.”
O anda içimden bir şey koptu.
Bu cümlede hem son vardı hem başlangıç.
Bana göre o beyazlık, sadece yeni bir körlüğün değil, belki de bir arınmanın simgesiydi.
İnsan, bazen yeniden görebilmek için bir kez daha kör olmalıydı. Kitabı bitirdiğimde sessiz kaldım. Çünkü bazı hikâyeler üzerine konuşulmaz, sadece hissedilir.
Saramago bana sadece bir hikâye anlatmadı,
beni o hikâyenin içine koydu, bana kendi insanlığımı gösterdi.
Bu kitabı okurken korktum, tiksindim, umutlandım, hüzünlendim…
Ama en çok da düşündüm.
Körlük, bana göre herkesin hayatında bir kere mutlaka okuması gereken bir kitap.
Çünkü bu roman, sadece “kör olmayı” değil, “görmeyi” de öğretiyor.
İnsanın kendine, topluma, umuda ve karanlığa bakışını tamamen değiştiriyor.
Körlük bana bir gerçeği hatırlattı:
Gözlerin görmesi yetmez, insan önce kalbiyle görmeyi öğrenmeli.