·172 syf.····Okunma: 12 Ekim 2025 14:05 Bana göre Otomatik Portakal, bir insanın “iyi” olmasının gerçekten iyi olmayı seçmesiyle mi yoksa sadece baskı altına alınmasıyla mı anlam kazandığını tartışıyor. Romanın kahramanı Alex, hem tiksindirici hem de şaşırtıcı biçimde karizmatik şiddetle dolu, ama aynı zamanda diliyle, müziğe (özellikle Beethoven’a) olan tutkusu ile insan kalıntıları taşıyor. Bu çelişki, romanın kalbinde: kötülüğün estetikle, güzelliğin vahşetle iç içe geçtiği o rahatsız edici alan.
Toplumun Alex’i “iyileştirme” yöntemi Ludovico Tekniği bana her zaman distopik dünyanın en korkunç tarafını temsil etmiştir: ahlakın yerini kontrolün alması. Yani bir birey, kötülük yapamıyor çünkü fiziksel olarak yapamıyor, ama bu onu iyi biri yapmıyor; sadece makineleşmiş bir portakala dönüştürüyor. Bu da romanın başlığının derin anlamını açıklıyor: dışı canlı gibi görünen ama içi mekanikleşmiş bir insan.
Burgess’in diliyle yarattığı “Nadsat” argosu da bu mekanikleşmenin bir uzantısı gibi: bir yandan gençlerin kendi dünyasını, kendi dilini kuruyor, diğer yandan okuyucuyu yabancılaştırarak şiddete mesafe koyuyor. Ama farkına varmadan o dili çözmeye başladıkça, biz de Alex’in dünyasına alışıyoruz ve bu da bizi rahatsız eden ikinci bir katman oluşturuyor: okurun da dönüşmesi.
Sonunda, roman bana şu soruyu düşündürdü;
Bir toplum, bireyin kötülük yapma özgürlüğünü elinden alarak onu “iyi”ye zorlayabilir mi?
Ve eğer alırsa, o birey hâlâ insan mıdır?