Puan vermedi·161 syf.··Beğendi
· "Bütün Şiirleri" dediğimizde, aslında sadece şiir değil, onun hayata bakışı, sevgisi, acısı, yalnızlığı ve özgürlüğe duyduğu hasreti okuyoruz. Sanki biri karşısına oturmuş, ona derdini anlatıyormuş gibi yazar. Öyle ağdalı, gösterişli mısralar yok. Şiirleri sade ama damardan girer. Her kelimesi oturur bir yerlere. Çünkü gösteriş için değil, içinden geldiği gibi yazmıştır. Ve o içinden gelen, hepimizin içinden geçmiştir bir zaman. Sabahattin Ali’de aşk, öyle süslü romantik bir şey değildir. Mesela o meşhur şiiri “Aldırma Gönül” vardır ya…
Hapishanede yazmıştır. Düşünsene, dört duvar arasında, ama kalbi hâlâ dışarıda sevdiği birine bağlı. Diyor ki:
“Başın öne eğilmesin, aldırma gönül, aldırma…”
Sabahattin Ali’nin şiirlerinde doğa çok yer tutar. Ama doğayı süs olsun diye yazmaz. Ona göre rüzgâr, yağmur, dağ, göl, hepsi bir duygunun yansımasıdır.
Yalnızsa rüzgâr eser, özlediyse yağmur yağar. Bir doğallık, bir sıcaklık var. Süslü değil ama derin. Sanki birinin yokluğuna içten içe isyan gibi.
Sabahattin Ali çok yalnız bir adammış. Hayatında hem siyasi baskılar, hem de derin kişisel hayal kırıklıkları olmuş. Ama bunu şiirlerinde dökerken ağlamaz, feryat etmez. Sessizce sızar içine. Bazı şiirleri şarkı olmuş, dillerden düşmemiş. Bunlar onun yazdığı dizeler. Yani bugün bile ezberimizde olan o duygulu şarkıların arkasında, onun kaleminin izleri var. Sanki Sabahattin Ali karşına oturmuş da, biraz dertleşiyor gibi hissedersin. Aşktan konuşur, yalnızlıktan, memleketten… Ama öyle bir anlatır ki, “Ben de böyle hissetmiştim ya...” dersin. Bir roman yazarı olarak çok güçlüdür, evet. Ama şair Sabahattin Ali...
Bambaşka bir şey.