Klasik bir “hayaletli ev” hikâyesi gibi başlayıp bambaşka bir şeye dönüşen, hem ürperten hem de merak uyandıran bir roman okudum.
Margaret ve kocası Hal, hayallerindeki Viktoryen eve kavuşuyorlar. Ama işte, rüyaların evi aynı zamanda kâbusların da evi olabiliyormuş… Her eylül geldiğinde duvarlardan kan sızıyor, bodrumdan çığlıklar yükseliyor, evin kendi ruhu olduğunu hissediyorsunuz. Margaret ise bütün bu tuhaflıklara rağmen evden vazgeçmiyor. Çünkü bu ev onun evi!
Kitabı okurken bir yandan “ben olsam çoktan kaçardım” dedim, diğer yandan Margaret’in inadına hayran kaldım. Karakterler öyle canlı anlatılmış ki onların korkusunu, çaresizliğini ve hatta umudunu bile hissediyorsunuz.
En etkileyici tarafıysa evin adeta yaşayan bir varlık gibi hissettirmesiydi. Sayfaları çevirdikçe “bu evin gizlediği sır ne?” sorusu peşimi bırakmadı.
Korku ve gerilimi severler için kesinlikle tavsiye ederim. Hem ürkütüyor hem de sürükleyici bir merakla okutuyor.