İtiraf, elime aldığım andan itibaren beni içine çeken bir roman oldu. Daha ilk sayfalarda dönemin havasını hissetmeye başladım. Fatih Sultan Mehmet dönemi zaten ilgimi çekerdi ama bu kitapla beraber sarayın perde arkasındaki entrikaları, ilim çevresindeki kıskançlıkları ve o dönemin insan ilişkilerini çok daha derin görme fırsatı buldum. Kitabın ana karakteri Molla Lütfi. Gerçekten etkileyici bir figür. Hem bilgili hem de farklı düşünebilen biri. Ama ne yazık ki bu farklılık, onun sonunu hazırlıyor. Kitabı okurken sık sık düşündüm: Gerçekten sapkın mıydı bu adam, yoksa kendi çağının çok ötesinde bir akla mı sahipti? Her bölümde bu sorunun cevabını aradım diyebilirim. En çok da adalet meselesi çarptı beni. Kimin neye göre suçlu ilan edildiği, insanların kendi çıkarları uğruna neler yapabildiği. O kadar tanıdık geldi ki. Dönem değişse de insan zaaflarının çok değişmediğini fark ettim. İskender Pala, tarihî bir olayı sadece anlatmakla kalmamış; onu duygu yüklü bir hale getirip okurun vicdanına bırakmış. Kitabın sonunda yargıyı aslında biz veriyoruz. Ve ben son sayfayı kapattığımda biraz sarsıldım açıkçası. Tarihle edebiyatın bu kadar güzel harmanlandığı bir kitap okumayalı uzun zaman olmuştu. Merakla, sindire sindire, zaman zaman öfkelenerek ama hep düşünerek okudum.