Takiyye. Kişinin can veya mal tehlikesi bulunduğunda kendi dini inancı üzerine yalan söylemesi. Özellikle zor ve kendilerine sorun çıkartacak konularda tarikat, cemaat ve örgütlerin en çok kullandığı yöntemlerden biri.
Fethullahçılar devlet hiyerarşisine karşı kendi hiyerarşilerini kullanan bir yapı. Yani bir general eğer fethullahçı hiyerarşide bir çavuşun altında ise o çavuşu dinlemek zorundadır. Ev, semt, ilçe, il, bölge ve ülke imamları olan bu insanları hepsi birden dinler ve emirlerine uyar.
Fethullahçıların kullandığı bu yapı, onların hücre örgütlenmesi açısından çok önemli. Birçok yerde kişiler birbirini tanımaz, imamları tanır ve bu sayede gülenin, "tedbir ve istihbarat/ maarif ve şirket" olarak açıkladığı ilk planın, ilk ayağına uyum sağlanır. Örgütün lideri gülen, tebdire ve istihbarat yapılanmasına çok önem veriyordu ve istihbarat konusunda yetkili makamlara müritlerinin geçmesi için çok ciddi çalışmalar yapılıyordu. Ayrıca fethullahçı yapılanma, CIA'nın öngördüğü tarikat (sözde sivil toplum cemaati) modeline -Mormon, Moon, Scientology vd gibi- tıpatıp uymaktadır. Modelin amacı, tarikatları, birer sivil toplum örgütü (NGO) olarak yeniden yapılandırmak; küreselleşme sürecinde mevcut düzene karşı çatışma görünümü yaratmadan uysallaştırmak...
Gülen söylemlerinde "maliye, adliye, istihbarat" çalışmalarının özel önemini vurguluyor ve kendi müritlerine bu alanlarda kontrolü ele almalarını, kritik noktalara gelmelerini vurguluyordu. Bunun birkaç senelik bir plan olmadığını, çeyrek asır sürebileceğini de belirtiyordu. Tıpkı günümüz pkklıları gibi.
Gülen, örgütün ve konjonktürün olgunlaşmasını bekliyordu. Özellikle vaazlarında zamanı gelmeden yapılacak eylemlere "ihanet ve şeytanlık" diyordu. En büyük korkusu TSK idi. TSK, o dönem halkın en güvendiği devlet kurumu ve ayrıca fethullahçıların sızamadığı, sızanların çok büyük bir ihtimalle kovulduğu nadir kurumlardan biriydi. Özellikle rahmetli İsmail Hakkı Karadayı ve Hüseyin Kıvrıkoğlu fethullahçılara geçit vermiyordu. Anxak TSK'yı da istiyordu :
"Siz bir sivilsiniz, silahlarınız yok, kuvvet ve kudretiniz de sermayeniz kadar... oysa askerde tek başına bile olsanız, iktidarınız, silahınız, ferdi kabiliyet ve cesaretinizin yanı sıra, içinde bulunduğunuz birliğin kuvvet ve iktidarını da yanınızda bulur ve yerinde bir paşayı, hatta bir orduyu bile esir edebilirsiniz."
Fethullah Gülen, Küçük Dünyam, syf. 121
Gülen, TSK'ya karşı polis yapılanmasını güçlendirmeye ve polis yapılanmasıyla kritik noktaları ele geçirerek TSK'yı zayıflatmaya çabalamıştır. Öyle ki o dönem, fethullahçıların yapılanması hakkında "TSK'dan kov, emniyette koru" söylemleri kullanılmıştır.
92 senesindeki bir raporda Polis Koleji'nin yarıdan fazlasının fethullahçı olduğu bildiriliyordu. Zaten gülen, polis yapılanmasında da istihbarat, personel, bilgi işlem alanlarına önem veriyordu. 91 senesinde yaşanan bir olay da aslında durumun ne olduğunu gayet gösteriyordu :
"Her şey, 1991 yılının Haziran ayında dönemin İçişleri Bakanı Mustafa Kalemli'nin, Emniyet Genel Müdürlüğü'ne Ünal Erkan'ı atamasıyla başlıyor.
Erkan göreve gelir gelmez en fazla Polis Akademisi'yle ilgili şikâyetlerle karşılaşıyor.
Daha önce Polis Koleji'nden mezun olanların devam edebildiği Polis Akademisi'nin ilk ve son sınıflarına, yapılan bir düzenleme ile dışarıdan da öğrenci alınmasından yakınılıyor.
Hatta dışarıdan alınanların çoğunluğunun belli bir tarikatın üyesi oldukları ileri sürülüyor.
Şikâyetlerde, 'mezun olacak tarikata mensup seçme öğrencilerin' Emniyet'in istihbarat, personel, muhabere birimleri ile polis okullarına atanacakları da ileri sürülüyor.
Bir gün saat 23.30'da Bakan Kalemli ve Genel Müdür Erkan'a şu şikâyet ulaşıyor:
'Polis Akademisi'nde gece saat 24.00'te mezuniyet kura çekimi yapılacak. İşin içinde sahtekârlık var. Tarikat mensupları önemli yerlere atanacak'.
Erkan, inanmak istemiyor, gece yarısı kalkıp Akademinin yolunu tutuyor. İçeri girdiğinde şikâyetin doğruluğu ortaya çıkıyor.
Mezuniyet kura çekimi yaptıranları masadan kaldırıyor ve kendisi oturuyor.
Kuraya gelen öğrencilerin listesini incelediğinde, bazılarının karşısında işaret bulunduğunu görüyor.
Masanın altında ise iki ayrı kura torbası...
Kura torbalarının birinin içinde Emniyet'in istihbarat, personel, polis kolejine ilişkin yerler çıkıyor.
Diğer torbada ise, karakollar ve diğer sıradan görev yerleri...
Kurasını çekmiş olan ve karşısında işaret bulunan öğrencileri tek tek inceliyor. Hepsinin daha önce ayarlanmış torbadan kuraları çektiği ortaya çıkıyor.
Öğrencilerin Akademi'ye girişlerini araştırdığında, yüzde 90'ının kolej kökenli olmadığını, son anda yapılan düzenlemeye göre Akademi'ye birinci sınıftan veya son sınıftan katıldığını tespit ediyor.
Bu öğrencilerden bazılarını sorguya çekiyor.
Öğrencilerden biri şu itirafta bulunuyor:
'Biz Karşıyaka Semti'nde Fethullah Gülen Hocaefendimizin açtığı ışık evinde toplanırız. Orada eğitim alırız...'
Erkan, 9 ay görevde kalıyor, ardından Olağanüstü Hal Bölge Valiliği'ne atanıyor.
Aradan geçen zaman içinde o dönemde görevden el çektirdiği kişilerin hemen hepsinin Emniyet'e döndüklerine tanık oluyor.
Hem de bugün birçoğu kritik noktada oturuyor.
Açtırdığı soruşturma dosyaları ise kayboluyor..."
Sadece o soruşturmanın dosyaları kaybolmuyor. Bu yapı içerisindeki isimlere karşı olan raporlar kayboluyor, operasyonlar yapılamıyor, dava belgeleri resmen bir el tarafından yok ediliyor. Kaybolmayan raporlarda da çok ilginç yönler var. Örneğin bir raporda bu cemaatle bağı olan isimlerin atılması istenirken, cevap olarak yazılan yazıda "bu cemaat üyeleri çok çalışkan, ekipleri için önemli insanlar" deniyor, bu yazı ise EGM müfettişlerince yazılıyor. Bazı raporlarda ise hiç geçmiyor isimleri. Jandarma İstihbarat raporunda polis yapılanmaları geçerken, EGM raporlarında polis yapılanmasından bahsedilmiyor.
Özellikle bir MİT raporu oldukça önemlidir. Bu raporda Emniyetteki fethullahçı yapılanmadan bahsedilmemesi, bu oluşum hakkında terminolojideki "organize suç şebekesi, yasadışı örgüt, tarikat, cemaat" sıfatları yerine daha olumlu bir anlamdaki "grup" kelimesinin kullanılması, "devlete karşı ılımlı, iyi bir yapı" denerek MİT'in bu yapıya çok karşı olmadığının gösterilmesi, MİT'in verdiği önerilerin -MEB müfredatının güncellenmesi, dergah gibi yerlerin kapatılması, vs- bu yapıya herhangi bir şekilde zarar vermeyecek ve bu konuda çözüm getirmeyecek öneriler olması da çok ilginçtir. Aynı raporda açıkça fethullahçıların tespit edilmesinin zor olduğu ve tespit edilemediklerinin de bildirilmesi gariptir. TSK gibi ana faaliyeti bu konuda istihbarat toplamak olmayan bir kurumun yüzlerce, binlerce subay-astsubayını tespit edip, ordudan attığı bir dönemde MİT'in bu raporu fethullahçı yapının istihbarat yapılanmasının geldiği noktayı göstermesi açısından önemlidir.
Fethullahçılar bu dönemde internet alemini de dizayn etme yoluna gitmiştir. Hem kendi propaganda sitelerini hem de kendilerine muhalif siteleri kurmuş ve tek elden yönetmişlerdir. Bunlardan en önemlilerinden birisi yolsuzluk.org isimli site. Site çok profesyonel bir şekilde hazırlanmış, amacı TSK'yı yıpratmak olan bir site. Öyle ki, site "Kemalist Siteler Birliği" üyesi gibi gösterilmiş ve linkler eklenmiş. Sitenin yayınlarında olaylar ve zamanlar konusunda profesyonel bir çalışma sergilenmiş ancak belgelerin tamamı ise sahte ve çarpıtılmış. Bugün pkklıların ana kaynaklarından olan teyit.org'un atası ve fetöcü hâli. Tabi fetönün de pkk ile hiçbir sorunu yoktu, gayet iyilerdi. Aynı tas aynı hamam.
Susurluk Raporu'nda ismi geçenlerden birisi de fethullahçı yapının lideri fethullah gülen. Ancak, bu rapor hakkında konuşan mesut yılmaz "fethullah hoca gayet devletine, milletine bağlı. Onun adının geçmesi kabul edilemez" tarzı söylemlerle kendisini savunuyor. Ecevit, gülenin mahkum edilmesi hakkında güleni savunuyor. İçişleri bakanı saadettin tantan-turgut özalın kardeşi korkut özal tarafından nakşi tarikatında keşfedilen biri- hiçbir şekilde bu yapı ile mücadele etmiyor, edenleri de cezalandırıyor. Erbakana, demirele girmiyorum bile. Yani siyasetçiler yine şaşırtmıyor.
Nuh Mete Yüksel'in adının kirlenmesi, Mikdat Alpay'ın MİT başkanı olamaması, Cevdet Saral ve Osman Ak'ın kızağa çekilmesi, Telekulak Operasyonu, Adem Demir'in görevden alınması. Bunların hepsi fethullahçıların aslında ne kadar profesyonel ve iyi yapılandığını ve amaçlarına giden yolda her şeyi mübah saydıklarının çok güzel örnekleri. Ancak bir yandan da siyaset, yargı, meyda ayaklarında da ne kadar etkin olduklarının da göstergesi. Bu olayların hepsinde bir yalan kaset, yanlışlıkları gayet bariz belgeler var. Ancak siyasiler bunu tamamen göz ardı ediyor. Yargı kararları bu insanların lehine olsa dahi medyanın o güne dek yaptıkları ile maalesef çamurun izi kalıyor.
TSK'ya son bir kez daha değiniyor rahmetli Necip Hablemitoğlu. Söyledikleri de şunlar;
"Türkiye Cumhuriyeti'nin iç ve dış güvenliğinden birinci derecede sorumlu olan Türk Silahlı Kuvvetleri, iç güvenlikle ilgili olarak -Jandarma Genel Komutanlığı dışında- operasyonel bir güce maalesef sahip bulunmamaktadır. Ne zaman Cumhurbaşkanlığı ve MİT Müsteşarlığı, sivillere geçmiştir, iç güvenliğimizdeki zaaflar da bu dönemlerde ortaya çıkmıştır. Cumhurbaşkanı'nın ve MİT Müsteşarı'nın teamüllere uygun olarak mutlaka asker kökenli olmasının, demokratikleşmeye hiçbir engeli bulunmamaktadır. Yabancı ülkelerin TSK içinden "etki ajanı" devşirmesi kolay değildir; bu durum, ulusal güvenliğimizin güvencesini oluşturmaktadır."
Demokratikleşme, sivilleşme, şeffaflaşma, askeri vesayet gibi zırvalıklarla TSK'nın yapısına ne kadar büyük zararlar verildiğini biliyoruz. Dünyada askeri hastanesi olmayan belki de tek ülkeyiz, YAŞ ve MGK sivil ve siyasi çoğunlukta, Harp Okulları menzil gibi fetönün kopyası tarikatların elinde. TSK içerisinden çıkmayan, TSK içerisinden kovulan ajan ve hainler siyasi kanatta ve siyasi kanat sayesinde TSK'da bulunmakta. Ancak buna rağmen TSK, Atatürk İlke ve İnkılapları ile Laiklik ve Cumhuriyete en bağlı insanları da yetiştirme kapasitesine sahip kurumumuzdur. Zaten bundan dolayı rahmetli şu sözleri de söylemektedir :
"TSK'nın bu durumu değerlendirmesi, ama geç olmadan değerlendirmesi gerekmektedir. Niye TSK diyenlere, yoksa Mesut Yılmaz mı, sorusuyla karşılık vermek yerinde olacaktır."
"İstihbaratçı fethullahçıların, tüm bu sahte belgelere dayalı dezenformasyon faaliyetlerine ve tasfiye yöntemlerine muhatap olan Atatürkçü bir akademisyen olarak, emin olduğum gerçek şu ki, Türkiye'nin en az PKK kadar, belki ondan da fazla tehlikeli ihanet odağı olan fethullahçıların devlet içindeki, öncelikli olarak da istihbarat birimlerindeki kökü kazınmadıkça; dış destek leri kesilip elebaşları İmralı'ya doldurulmadıkça, bu dış destekli, olağanüstü güce sahip organize suç örgütüyle bireysel kavgalar da -eşit olmayan koşullarda- sürüp gidecektir." diyen rahmetli Necip Hablemitoğlu'nun kitaptaki son sözleri de şunlardır :
"Almanlardan fethullahçılara, Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter ve laik yapısına göz diken tüm unsurlara karşı bunca zahmete ve mihnete değer mi, diyorsanız, Atatürk'ün manevi mirasçısı olarak evet değer, diyorum. Çünkü Türküm ve başka Türkiye yok!.."