Altın Yılların Gölgesi
8/10
·310 syf.··
2025 278. kitabı
Toker, bu kitabında giderek daha az gazeteci, daha çok tanık ve hatta sıklıkla taraf'a dönüşüyor. Özellikle altmış dokuz yaşındaki İsmet İnönü’den söz ederken, kelimeleri ister istemez duygusal bir saygı taşıyor. “Son derece dinçti” gibi ifadeler, tarihsel doğruluktan çok, Toker’in hayranlığını yansıtıyor. Oysa o dönemde İnönü yaşlı, yorgun ama hâlâ dirayetli bir liderdi; yani fiziksel bir dirençten değil iradesel bir dirençten bahsedebiliriz. Bu kitapta Toker de korku hegomanyasından nasibini alıyor. Mesela “Menderes ile Hitler arasında sadece konuşma ve radyo kullanma benzerliği vardır, başka hiçbir benzerlikleri yoktur” cümlesi, apaçık bir otosansür örneği. İroniyle karışık bir güvenceye alıyor kendini. Satır aralarından bizim okumamızı bekliyor. “Ama siz ne demek istediğimi anladınız” havası var. Bu, hem cesur hem de korkunun içinde yaşayan bir gazetecinin dili. Toker’in anlatımı özellikle DP dönemindeki güç zehirlenmesini çok iyi gösteriyor. “Ben istesem odunu milletvekili seçtiririm” sözü, demokrasiden ne kadar uzaklaşıldığının en keskin kanıtı. Bu cümledeki kibir, halkın sevgisini sahiplenip iradesine el koyma noktasına gelmiş bir iktidarı özetliyor. Menderes’in halkla kurduğu o sıcak bağ, zamanla büyüye büyüye bir tür tapınma ilişkisine dönüşüyor. Nizamettin Nazif’in “Onu kendinize mabut yaptınız” sözünü bu yüzden çok anlamlı buluyorum; çünkü bu dönemde halk artık bir lidere değil, bir simgeye inanıyordu. “Mabut” kelimesinin kökü, ibadet edilen varlığa kadar gider; Menderes’in etrafında da tam olarak bu duygusal körlük oluşmuştu. Celal Bayar’ın karakterinde de benzer bir dönüşüm var. Başlangıçta modern, akılcı ve halkçı bir figürken, zamanla gösterişe düşkün, törensel bir cumhurbaşkanına dönüşüyor. Toker’in “Bayar’ın gösteriş merakı daha belirgin hale geldi” cümlesi sadece kişisel bir eleştiri değil, bir siyasal uyarı aslında: “Sadelik gidiyor, yerine devletle halk arasına giren bir ihtişam duygusu geliyor.” Cumhuriyet’in kuruluşundaki o sade ceketli, mütevazı devlet adamı tipi yerini, Ankara Palas’ta pavyonlu yemekler yiyen, süslü protokoller içinde kaybolmuş bir iktidar sınıfına bırakıyor. DP’nin 1954 seçimleri öncesi yaptığı “ekonomik bombardıman” bölümü ise bana bugüne kadar süren bir kalıbı hatırlattı. Dev yatırımlar, fabrikalar, ihaleler, barajlar, yollar, krediler, hep seçim öncesi parlayan ama ekonomiyi temelden zedeleyen bir refah yanılsaması yaratıyor. Menderes bu geçici canlılığı “her yer bir şantiye” diye anlatıyor; oysa o şantiyelerin çoğu borçla, ithalatla, yani geleceğin sırtından finanse ediliyor. Kısa süreli mutluluk, uzun vadeli kriz demek. Türkiye’nin ekonomik dengesizliklerinin kökü, işte o yıllarda atılmış. Halk ilk kez tüketim mallarına ulaşabiliyor, ama bu bir hak edişin değil, bir kredi balonunun sonucu. O dönemin Amerikalı iktisatçısı “herkesin bir ayakkabısı var” diye bizi iyi göstermeye çalışıyor oysa bize layık gördüğü şey, bir lokma bir hırka yeter'den başkası değil. Beni en çok etkileyen şeylerden biri Sabahat Erdemir’in hikâyesiydi. Birinin “Aslan gibi adam!” demesi üzerine onun “Neresi aslan?” demesiyle tutuklanması… hem trajikomik hem de her şeyi özetliyor. İktidarın eleştiriye karşı alerjisini, korkuyu ve küçük bir espriden bile tehdit yaratma refleksini gösteriyor. Duruşmanın gizli yapılması, DP’nin kendi gölgesinden bile korkar hale geldiğini gösteriyor. Ama bu baskı ironik biçimde Sabahat’ı bir kahramana dönüştürüyor. Bu da o dönemin ruhunu özetleyen bir tablo: korkudan doğan cesaret. Kasım Gülek’in varlığı ise bu karanlık tablonun içinde bir ışık gibi duruyor. Toker’in kitapta en sempatik gösterdiği kişi o. Çünkü herkes susarken, Gülek konuşuyor. “DP tarih önünde intihar yolundadır” cümlesi, hem kehanet gibi hem de bir vicdanın sesi. Onun muhalefeti, sadece bir parti faaliyeti değil, demokrasiyi savunmanın en yalın hali. Bütün bu anlatılanların içinde Toker’in ironisi hep canlı. Bir yandan gazetecilik refleksiyle bilgi veriyor, ama diğer yandan her cümlede bir göz kırpma, bir alaycılık var. “Mürebbiyelik sendromu” gibi ifadeleri Menderes için kullanması, bu alaycı zekânın göstergesi. Menderes’in siyasetçileri eğitmeye kalkışan, onları sürekli azarlayan bir öğretmen tavrı… Toker bunu fark edip psikolojik bir tanı gibi sunuyor. Kitabın dili kadar alt metni de önemli. Çünkü Toker, hem bir dönemi anlatıyor hem de o dönemin içinde demokrasinin kırılganlığını gösteriyor.
1000Kitap
DP'nin Altın Yılları (1950 - 1954)Metin Toker · Bilgi Yayınevi · 199016 okunma
·
256 Gösterim
1 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Güç yozlastırır, o yüzden millet olarak hiç kimseye o yozlaşma fırsatını tanımamak gerekir diye düşünüyorum..