·208 syf.····Okunma: 18 Ekim 2025 00:00 Ölüm... Herkesi korkutan, kimsenin konuşmak istemediği o kaçınılmaz konu. Özellikle de bir yakınınızı kaybettiyseniz, bu korku, günlük yaşamınızın sessiz bir uğultusu haline geliyor. Georgi Gospodinov’un anı-romanı Bahçıvan ve Ölüm, tam da bu uğultunun üzerine eğilen, babasının hastalık sürecini ve ardından gelen yası anlatan, içten ve güçlü bir metin.
Kitabın konusu; bir evladın, babasının kaybını ve bu zorlu süreci adım adım kayda geçtiği bir günlükten ortaya çıkıyor. Gospodinov, ölümün kendisinden çok, geride kalanların hissettiği o keskin hüzne odaklanıyor. Babasının bahçıvan kimliği; toprakla, zamanla ve anıların kök salışıyla kurduğu alegorik bağlarla, esere sadece bir kayıp hikayesi değil, aynı zamanda varoluş üzerine derin bir düşünme boyutu katıyor.
Dürüst olmak gerekirse, ani kayıplar bana uzun süreçlerden "daha iyi"ymiş gibi geliyor. Hastalıkla birlikte uzayan o ölüm süreci, insana daha çok acı veriyor. Sevdiğiniz birinin yavaş yavaş gözünüzün önünde eriyişini izlemek dayanılacak bir şey değil gibi gelse de, mecburen dayanıyorsunuz. Ama keşke onun iyi hali kalsa aklımda diyorsunuz. Keşke acı çeken gözleri değil, mutluluktan parlayan gözleri kalsa aklımda. Hastane odalarındaki anılar değil de, gidilen tatiller kalsa akılda.
Ama hayat her zaman güzel anılardan oluşmuyor; ölüm, beraberinde o güzel anıları yavaş yavaş hafızadan silmeye başlıyor. Beynimiz bazen bu yönden bir cellat kadar acımasız; bize sormadan, iznimizi almadan siliyor bazı şeyleri. Hani derler ya, insan kokuyu hiç unutmazmış; bu doğru sanırım. Ama görüntü ve ses, ne kadar isteseniz de bir süre sonra silikleşip unutuluyor...
İşte tam bu noktada, beynin o bencilce, hoyratça silme eylemine karşı elimizdeki tek güç ortaya çıkıyor: Yazmak. Anılarımızın, o değerli yüzlerin ve seslerin hafızanın zayıflığına terk edilmesine izin vermemek için onları bir kâğıda kaydetmek. Gospodinov’un yaptığı tam olarak bu: babasına ait anıları sabırla defterine geçirerek, bu yas güncesiyle sadece kendi acısını hafifletmekle kalmıyor, aynı zamanda ölümün hafızasından söküp alamayacağı kalıcı bir anıt dikiyor. Bu kitap, beynin zalimliğine karşı açılmış edebi bir direniş gösterisi.
Bu kitap, bir evladın babasının ölüm sürecini anlatan, adeta bir iç dökme defteri. Süreci o kadar detaylı ve hassas anlatmış ki... Henüz bu hikâyenin otobiyografik olup olmadığını teyit etmemiştim (ki bir anı-roman olduğunu öğrendim), ama eğer tümüyle bir kurgu olsaydı, yazarı kesinlikle tebrik ederdim. Çünkü sadece konuşurken değil, yazarken bile kelimelerin boğazda takıldığını hissettirebiliyor. Yazarın, ağır gelen noktalarda babasıyla olan eski güzel anılarını anması, ağlamamak için konuyu zarifçe değiştirmesi (ve bunu konuşarak değil, yazarak yapması), zor anları komik hikayelerle yumuşatma tekniği; okurun da boğazındaki düğümü çözen, çok etkileyici bir anlatımdı.
Ben kasvetli kitapları okumayı severim. Hayır, okurken zevk almıyorum; ancak bu kitaplarda kendimden bir şeyler bulduğumda, o ağır deneyimde yalnız olmadığımı fark edip bir nebze olsun rahatladığım için seviyorum sanırım. Kitap, kısa sürede çok fazla kişi tarafından okunmaya başladı. Açıkçası ben de merak edip kitabı almaya bile sabredemeden PDF olarak okumayı tercih ettim. Okuyup bitirmem sanırım iki saatimi bile almadı. Çok akıcı (ölümle ilgili bir kitapta bu iyi bir şey mi, emin değilim) ama okuması zihinsel olarak hiç de kolay olmayan bir kitap.
Özetle Bahçıvan ve Ölüm, ölümü konuşurken yaşamı, vedayı anlatırken sevgiyi öğreten, son derece naif bir anı-romandı. Bir tavsiyeden çok, bir davet bu: Kendinizden izler bulmak isterseniz, ölümle ilgili sürecin tüm çıplaklığına şahit olmak, hastalığın sadece hastayı değil, yakınlarını nasıl derinden etkilediğini görmek isterseniz okuyun. Özellikle de "Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hâlâ var olduğumuz söylenebilir mi?" gibi çetin sorularla boğuşuyorsanız. Bu, sadece bir kayıp hikayesi değil; aynı zamanda sevmenin, hatırlamanın ve tüm acıya rağmen hayata devam etmenin yollarını arayan, güçlü bir edebi çağrı.