Gönderi

Biz bu filmleri neden sevdik?
Puan vermedi·230 syf.··
2025 225. kitabı
Yüzeyin altında yatan gerçeklik nedir? Metinlerin analiz ve yorumlarındaki farklılıklar nelerdir? Görünen ile gösterilen arasında nasıl bir fark vardır ve görünen de gösterilen de onu oluşturan tüm parçalardan ayrı düşünülmeden, onu meydana getiren her bir parçayı bir arkeolog titizliği ile incelemeden hakkında karar vermemeliyiz. Post-yapısalcılığın bir çeşit basit, kaba açıklaması olarak da görülebilecek bu cümlelerle Bülent Diken ve Carsten Laustsen’in altı filmi irdelediği Filmlerle Sosyoloji kitabının post-yapısalcı bir yaklaşımla analiz edildiğini belirtmek isterim. Klasik sosyolojide “toplumun betimlenmesi” anlayışı ön planda tutulurken bu kitabın yazarları bu anlayın üstüne çıkarak toplumun ahlaki ve varoluşsal bir eleştirisini yapmaya gayret gösterirler. Klasik inceleme kitapları ya da metinleri dikkate aldığı konuyu çözümlemeye çalışırken bu kitap sinema ile bir toplum eleştirisi yapmaya çalışır. Okuyucularına anlattıkları ile sinemada nasıl bir izleyici olmamız gerektiğini, bir filmi nasıl izlememiz gerektiğini değil, filmleri nasıl düşünmemiz gerektiği üzerine yoğunlaşır ve tanık olarak çağrılanlar post-yapısalcı bir yaklaşımın ne kadar önemli olduğunu bize anlatırlar. Bülent Diken ve Carsten Laustsen sosyoloji bilimine sinema aracılığı ile neler katabileceğini bu çalışmasında okuyucularını da işe katarak ortaya serer. Okuyucular ayrıca bir izleyici rolüne de bürüneceklerdir çünkü kitapta işlenen, analiz edilen altı farklı ama popüler/yarı popüler film vardır. Bu kitap hem bir görsel şölen sunar böylelikle hem de daha önce izlediğimiz filmleri aslında ne kadar eksik, yanlış, basit izleyebildiğimizi de gösterir. Bu bakımdan bu kitap bir laboratuvar ortamında çalışır gibidir ve deney ürünleri sinemadır. Kitapta karşımıza bolca çıkacak olan tanıkların isimlerini şimdiden vererek kimlerle uğraştığımız, uğraşacağımızı bilelim. Post-yapısalcılık deyince farklı kategorilerde akla gelen ilk isimler; Derrida, Lacan, Claude-Levi Strauss, Foucoult, Baudrillard, Agamben...dir. Bunların yanında kitapta isimleri geçen düşünür ve araştırmacılar, yazar ve sanatçılar dikkate alındığında Filmlerle Sosyoloji kitabı bir çeşit baş belası okuma kitabı olacaktır. Çünkü bu kitap bahsi geçen/geçecek isimlerin çalışmalarından, eserlerinden alıntılarla okuyucularına anlatmak istediklerini örneklemeye çalışır. Mesela karşımıza çıkacak olan çılgın düşünür Zizek için şimdiden koltuklarınıza sağlam oturun derim. Sinemanın ve incelenecek filmlerin toplumsal etkilerine bir giriş ile başlayan Filmlerle Sosyoloji, sinemanın psikolojik ve psikanalitik etkilerine değinir. Bunun için rüyalar alemine bir dalış yapan ve izleyicilerinin de olmak istedikleri karakterler yaratarak onları bir rüya aleminde gezintiye çıkaran kişiler olarak sinemayı bir simülasyon dünyasına çevirir. Giriş kısmına Platon ve onun ünlü Mağara Alegorisi’ni de ekleyerek görünen ile gerçek olanın ancak farkına vararak çözümlenebileceği üzerinde durur. Burada dikkati çeken bir nokta vardır. O da sinemanın (daha sonradan ve günümüz dünyasında TV’nin) bir çeşit manipülasyon aracı olarak da kullanılabileceğidir. Bu kitap Baudrillard’ın Simulakr teorisini ön plana çıkararak bir giriş yapar ve bu girişte içerisinde bulunduğumuz dünyanın bir simülasyondan ibaret olduğu izlenimine kaptırır okuyucusunu. Sinema söz konusu ediniliyorken buna bir ve en güzel örnek olarak da Thruman Show’u gösterebiliriz. Başta post-yapısalcı bir yaklaşım ile parça parça incelemekle uğraşan bir düşünürler kalabalığı olarak bahsettiğim bu kitabın tanıklarından Baudrillard’ın bu Simulakr teorisi dikkat çekilirken şunu da bekler okuyucu. Madem bir toplum eleştirisi olarak sinemayı kullanacağız ve bizi bir konuda Simülasyon içerisindeki oyuncularız, o halde parça parça incelerken simülasyonun yöneticisi olarak kimi buldunuz? Sırf bu gibi yaklaşımlar ile okuyucunun aklına düşen soruları da birinin çözümlemesi gerekir ki bu kitap neleri göremediğimizi göstermekle meşguldür. Nedir bu Simulakr ve biz kimiz? Simulakrum benzetmesi ve açıklaması yapılırken karşımıza çıkan ilk tanık Deleuze olur ve ondan bir alıntı ile şu karşımıza çıkar. “...Tanrı insanı kendi suretinde ve kendine benzeyecek şekilde yarattı. Ne var ki insan günah işleyerek bu benzerlikten mahrum oldu, fakat sureti aynı kaldı. Bizler simulkr olduk.” buna göre bizler anlamını yitirmiş birer tanrı parçacıklarıyız. Deleuze’nin “Diferansiyel Bakış Açısı” adlı çalışmasından Deleuze’nin ne demek istediğini anlamaya çalıştım ama bu beni katbekat aşan bir konu haline geldi. Ama karşılaştığım şeylerden çıkarabildiğim bir şey varsa o da Deleuze’nin Spinoza’dan etkilenerek her şeyin aşkın ötesine geçemeyeceği düşüncesine bağlı kaldığıdır. Ortak yanları bir bütünün parçaları olduğumuza inanmalarıdır. Bu sebeple Deleuze’nin tanık olarak gösterildiği yerde yani bir simulakr olduğumuzu bahsettiği yerde sinemanın bunu kendine bir araç olarak kullandığını söyleyebilirim ve bu araç izleyicilerini mest etmiştir. Akıllarda cevaplanamayacak sorular doğmuştur. Biz aslında bir oyunun içerisindeyiz. Matrix gerçektir. Dünya sürekli katmanların üst üste binmesiyle yeni bir yaşam formunu başlatır. Sıfırlanırız. Gibi gibi gibi... Burada kitabın Zizek’ten alıntıladığı cümle de sinemanın ve simulakr teorisinin bağlantısına destek niteliğindedir. Zizek’e göre: “Film sanatın en büyük başarısı, gerçekliği kurmaca anlatı içinde yeniden yaratması, aklımızı çelerek kurmacayı yeniden gerçek gibi algılamamızı sağlamsı değil; aksine, gerçekliğin kendisinin kurmaca yanını fark etmemizi...sağlamasıdır.” Bu kitap sosyolojiden yararlanarak, sosyolojiye bir bakış açısı daha kazandırmaya çalışarak ilerler fakat sosyoloji ile sinema arasındaki bir ayrıma fakat bu ayrımdaki birleşmeye de dikkat çeker. Buna göre sosyal teorilerin; sert, ciddi ve bilimsel yanı varken; sinemanın rol yapma, kurmaca yönü vardır. Bu farklılaşma sinema ile sosyolojiyi zıt kutuplar yapmaz; aksine sosyolojinin kullandığı rol ve aktör kavramlarından yola çıkarak ikisi arasındaki bağın tarihinin ortak bir yere dayandığını gösterir. Tiyatroya. Bu ikili arasındaki bağı, toplumsalı incelemekle meşgul olmaları yönüyle de kol kola geçirebiliriz. İnceledikleri toplumsala sinemanın yararları olduğu kadar zararlarının da olduğunu gösterir kitap bize. Sinemanın bir empati aracı olarak kullanılabileceği gibi bilinçdışına çıkarılan güç isteği, Tanrı modu, toplumsalın şiddete, fanatikliğe, faşistliğe yönelmesine neden olur. Ki bu kitap işlediği filmler ile aslında aykırı insan modelini, toplum modelini göstermeye çalışır. Kitapta işlenen filmler sırasıyla; Hamam Sineklerin Tanrısı Tanrı Kent Dövüş Kulübü Brazil Hayat Güzeldir filmleridir. Burada her filmin konusunu anlatmakla zaman harcamak saçma olur. Bunun için filmleri izlemeyi tavsiye etmek en doğrusu olacaktır. Bu yüzden filmlerde yüzeyin altında kalanı anlatmaya çalışan yazarların nelerden bahsettiğine bakalım. Öncelikle Hamam filmi bir günah yuvası olarak algılanır izleyicilerde. Filmin senaristi de bunu göstermeye çalışmıştır ama bu günah yuvası bir tür eleştiri, karşı eleştiri amacı taşır. Buna göre Batılı gözüyle bakıldığında Şarkiyatçılık, Oryantalizm kavramları ön plana çıkar. Montesquieu’nin Acem Mektupları ile karşılaştırma yapılarak BAtı gözünde Anadolu ve diğer doğu ülkelerinin eğlencelik ülkeler oldukları, buralarda her türlü kötü ve iğrenç şeylerin yapılabildiği anlatılır. Montesquieu’ya göre Anadolu bir köydür ve Batı’nın kemikleşmiş, katı kuralları arasında sıkışıp kalmış, arzularını doyasıya yaşayabilen bir yerdir. Hamam filmindeki karakterler eşcinsel bir ilişki içerisindedirler ve bu ilişki Acem Mektupları’nda da bahsedilen bir kötülük yuvası toprakları gibi lanse edilmiş Şark topraklarının karşı saldırısıdır. Montesquieu ve sonrası jenerasyonda yazılan kitaplar, bunların yazarları dikkate alındığında Filmlerle Sosyoloji kitabında da belirtildiği üzere bu dönemler neredeyse tamamen Şark üzerine yazılan yazılardan ibarettir. Garp’ın taktiği, bulunduğu toplumda yükselebilmek adına Şark’ı eleştiren, onu küçük gösteren yazılar yazmak üzerinedir ve bu konuda ad yapmış yazarlar hiç de moda yazarlar değillerdir. Hem ayrıca eşcinsel ilişki üzerinden yola çıksak dahi bulunduğumuz toprakları kimlerden aldığımızı ve aldığımız toplumların kültürleri incelensin bakalım neler çıkacak altında. Bu konuya Filmlerle Sosyoloji tabii ki Edward Said’in Şarkiyatçılık kitabını sunmuştur ama Jale Parla’nın da Efendilik Şarkiyatçılık, Kölelik kitabı dikkate değer bir çalışmadır. Edebi anlamda Şarkiyatçılığı kullanan yazarları bize tanıtır. Batılı gözüyle Şark, Lacan’ın Ayna Teorisi’ne benzetilir. Buna göre kendini aynada ilk kez gören çocuk bir özerklik düşüncesine kapılmaya başlar. Hareketleri , eylemleri özerktir. Kendi başına karar verme sürecine girer fakat bu aldanılmış bir düşüncedir. Çünkü çocuk burada bir yansıma ile hareket etmeye başlamıştır. Bu çocukta bir kurgu yaratır ve çocuk kendini tanımlamanın tamamlanmasını sürekli bir yansımada arar. Dışarıdan gelecek bir yansıma. Ona atfedilen eğitim, inançlar, inanışlar...basit bir tanımla sevgili Marx’ın Yabancılaşma Teorisi’ni doğurur. LAcan’ın Ayna Teorisi’ni, Zizek toplumlara uygulayarak toplumların ideolojilerinin bir yansıma olduğunu savunur. Buna göre ideolojik temsiller öznenin ikna olması için çaba harcanmayan kişilerdir. Onlara görüntü sunulur (bayrak, simgeler, liderler, tarihleri, ulusal destanlar, cinsiyet farklılıkları ve üstünlükleri...) böylece özne kendisine yansıtılan bir dünya ile “Ben buyum!” demeye başlar. Batı da Montesquieu gibi yazarladan aldığı görüntülerle kendi ideolojisini şekillendirir. Buna göre Doğu toplumları tabii ki Şarklılaşmış toplumlardır. Şarklılaşmak burada artık aldığı tanımla artık Doğu toplumlarına özgü olmaktan çıkar; geride kalmış, zevk düşkünü, ilkel, yabani özelliklere sahip her toplum için kullanılabilecek kavram haline gelir. Zizek’e göre bu ayna kırılmadan öznenin içinde bulunduğu boşluğu görmesi mümkün değildir. Sineklerin Tanrısı filminde ise bir ters distopya anlatısı olduğu üzerine durulur. Bunun dışında filmde medeniyete dönüş ile medeniyetten uzaklaşma arasında gidip gelen bir süreç içerisinde karar vermeye çalışan bir grup kazazede çocuk vardır. Medeniyetin başlangıcı gibi bir bakış yakalanır filmden ve en önemli araçları ateş olacaktır. O hem bir kurtuluş umudur hem de en güçlü silahtır. Sineklerin Tanrısı filmi işlenirken tanık olarak çağırılan kişiler arasında Agamben ve Le Bon’u görürüz öncelikle. Agamben’in İstisna Hali ve Çıplaklıklar adlı çalışmaları bu kitapta sürekli göze batacaktır. Çünkü tüm kitap boyunca dikkati çekilmek istenen şeyler toplumların kapitalist düzen içerisinde madalyonun diğer yüzünü göremedikleridir ve tanıklarımız bunu anlatmaya çalışır okuyucuya. Bu konuyu kitapta en açık biçimde Dövüş Kulübü filmi işlenirken görürüz. Ama ona gelmeden önce Sineklerin Tanrısı filminden yola çıkarak tanık olarak çağrılmasa da adını anmadan geçemeyeceğimiz Spinoza’ya merhaba diyelim. Filmde bir canavar söz konusudur. Bu canavar karakterlerden birinin uydurduğu bir kavram olmasına rağmen korku, onlara bunun gerçek olduğu hissi ile hareket etme, karar verme hali yükler. Bu durum Spinoza’nın; bir şeyin var olmasının ön koşulunun o şeyin etkileme gücünün olması ve yine etkilenme gücünün olması gerektiğini söyler. Bunu formüle de döker. Buna göre filmdeki canavar aslında yoktur ama bir düşünce olarak varlığı ihtimali çocuklarda korku yaratır ve çocuklar ona göre hareket ederler (etkileme). Bu canavar aslında yokken ortaya atılması ve sürekli zihinde ve dilde olması ile kişilerden etilenerek kendini var eder. Spinoza işte bu duruma bir şeyin var olabilmesi için ancak ve ancak bir şeyden etkilenmesi ve bir şeyi etkilemesi gerektiğini söyler. Buna en çok verilen örnek de Tanrı ve Cadı kavramlarıdır. Bir sonraki film incelemesi Tanrı Kent üzerinedir ve baş tanığımız Agamben’dir. İstisna Hali kitabı burada yardımcı kitabımız olacaktır ve önceki film incelemesinde geçen Şarklılaşmak Tanrı Kent için güzel bir örnek olarak işlenir. Burada kapitalist sistemin bir kaos teorisi üzerinden kendini nasıl daha güçlü kılması üzerine konuşulur. Sonuçta terör olmadan devletler kime saracaklar. Halk nasıl şeylerle doldurulacak. Bir düşman yaratımı vardır burada ve Tanrı Kent sınırların içinde kalan ama ayrıca sınır dışı görülen kenar mahallelerdir. Uyuşturucu, cinayet, fuhuş...tüm bunlar kontrollü olarak sistem tarafından kullanılan şeylerdir. Dövüş Kulübü filmi üzerinde en çok durulan filmdir ve kitapta tüketim toplumunun, alternatif yapılanmanın, anarşinin izleri görülür. Burada Bauman’ı baştanık kürsüsünde görürüz. Foucoult, Freud hatta ünlü Marvel karakteri Thanos bile burada görülebilir. “En zor kararları en güçlü iradeler verir...” tanrı modunu açan Tyler/jack karakterini işleriz burada. Dövüş Kulübü’nde antifaşist bir yapı modelinden microfaşist bir yapı modeline geçişi görürüz. Sisteme karşı oluş ve sistemin kendisi oluş. Filmde bizi tüketim toplumunun birer bireyi, eşya fetişisti olan kişiler olarak gösteren senarist ve yazar Palahniuk’un tam da işlediği ve gösterdiği şeylerden biri de film boyunca madalyonun diğer yüzünde yaşayan insanlardır. Onlar burayı dayatılmışlıklardan kaçmak için kullanırlar. Ayrıca buralar bir nevi gerçekleşen kehanet özelliği taşır. Seyirciye başınıza gelecek olanlar bunlardır der. Bu çok fazla uzun bir yazı oldu. Her şeyi birden bırakıp şöyle sonlandırmak istiyorum. Bu kitap bir maden. Bir altın madeni. Altı film üzerinden toplum ve sistem eleştirisi yapan bir kitap bu. Hem bu kitabı hem içerisindeki tanıkların çalışmalarını hem de yine içerisinde bahsedilen filmleri ve ayrıca uyarlama oldukları için kitapları okumanızı şiddetle tavsiye ederim. Bu inceleme bir nimet.
KiTaPHaNe
Filmlerle SosyolojiCarsten Bagge Laustsen · Metis Yayınları · 2021297 okunma
··
429 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.