El kızlarına...
Puan vermedi·400 syf.··
Beğendi
·
2025 63. kitabı
·
15 günde okudu
·
Okunma: 04 Ekim 2025 17:43
Orhan Kemal’in El Kızı romanı, yalnızca Nazan’ın hikâyesini değil; toplumda “kadın” olmanın sessiz, yersiz ve çoğu zaman suç sayıldığı bir varoluş biçimini anlatır. Roman, bireysel bir trajedinin ötesinde, Türkiye’nin yeni kurulmuş ama eski alışkanlıklarından kopamamış toplumsal yapısını da gözler önüne serer. Romanın İsmi ve Sembolizmi: “El Kızı” Orhan Kemal’in El Kızı romanı, adını yalnızca bir karakterden değil, bütün bir toplumun kadına biçtiği yerden alır. Romanın adı, kadının bu coğrafyada hiçbir yere tam olarak ait olamayışının simgesidir. Kadın, nerede olursa olsun “el”dir... Baba evinde “ele gidecek” gözüyle bakılır; o evde kalıcı değildir. Koca evine vardığında ise “el kızı” olur; orada da tam anlamıyla sahiplenilmez. Eğer boşanıp baba evine dönerse, artık “el kapısından gelmiş” sayılır.Bir kadın, kocasının evinden çıkarsa gidecek yeri yoktur; babasının evinde yük, toplumun gözünde ise “dul” ya da “boşanmış” bir tehdit haline gelir. Orhan Kemal, Nazan’ın hikâyesinde bunu açıkça gösterir: Kadın ne doğduğu evde, ne evlendiği evde, ne de dünyada bir yere sığar. Romanın en acı gerçeği şudur: Bir kadının hiçbir yere ait olamaması. Bir kere “kadın” olarak konumlandığında, hep birilerinin evi, adı, soyadı, izniyle var olur — kendi varlığının sahibi değilmiş gibi. Bu döngüde kadın, toplumun gözünde hep bir geçici misafirdir. Orhan Kemal, romanın ismiyle birlikte bu sürekli aidiyetsizlik hâlini derin bir eleştiriye dönüştürür. Kadın, toplumun inşa ettiği sınırlar arasında ne kadar çabalarsa çabalasın, hep “el” kalır — kendi evinde bile. Ama evi neresi? El Kızı bu anlamda yalnızca Nazan’ın hikâyesi değil, bir toplumun kadın algısının aynasıdır. Roman boyunca Nazan, hiçbir yere ait olamamanın sancısını yaşar. Ne doğduğu eve, ne evlendiği kocaya, ne de boşandıktan sonra gittiği şehre aittir. Bu yersizlik, yalnızca onun değil, toplumun bütün kadınlarının kaderidir. Nazan’ın hikâyesi bu açıdan yalnızca bireysel bir dram değil, toplumsal bir yüzleşmedir. “İçimizden biri” — evet, Nazan biziz: sesi bastırılmış, gidecek yeri olmadığı hâlde ayakta kalmaya çalışan, ama yine de varoluşunun ağırlığını onurla taşıyan kadınlar. Hacer, Orhan Kemal’in El Kızı romanında yalnızca bir kayınvalide değil, toplumun bizzat kendisidir. Toplum, insanın güvenmesi gereken yerdir; ama bazen öyle çürür ki, artık iyilik yalnızca bir vitrin süsü hâline gelir. İçinde bencillik, çıkarcılık, ikiyüzlülük ve fesatlık dolaşırken, kendini ahlakın temsilcisi gibi gösterir. Hacer de tıpkı böyledir: dışarıdan saygın, koruyucu, güçlü bir anne figürü gibi görünür; oysa içten içe yıkıcı, kıskanç, kendi çıkarı için kötülüğü tercih eden bir kadındır. Onun kötülüğü, yaşadığı zorluklardan değil — bilinçli bir seçimden doğar. Bu yönüyle Hacer, “toplumun maskesini” takmış bir figürdür: korumak isterken yok eden, iyiliği savunurken kötülüğü büyüten. Garson Rıza, Naciye. Nazan’ın teyzesi, t*c*vüzcüler,Sami ve diğerleri… Hepsi toplumun görünmez yüzlerinde yaşar; hepsi kötülüğü bir alışkanlık gibi taşır. Böyle bir dünyada, Nazan’ın yaşadıkları kader değil, kötülüğe göz yuman bir toplumun sonucudur. Peki Nazan, bütün bu çamurun içinde kirlenmiş midir gerçekten? Yoksa onu kirletenlerin suçu, onun üzerine mi yapışmıştır? Nazan’ın “kirlenmiş” sayılması, aslında toplumun kendi günahını ona yüklemesidir. Toplum, en kolay yolu seçer: kendini temize çıkarabilmek için bir günah keçisi yaratır. Bu yüzden Nazan değil, onu yargılayanlar kirlenmiştir. Asıl kir, bedene değil vicdana bulaşır. Nazan bu direnişin simgesidir. Ona el sürülmüştür belki, ama ruhuna değil; kirletilmeye çalışılmıştır, ama kirlenmemiştir. Çünkü kötülük bulaşmakla değil, benimsemekle kirletir insanı. Bu yüzden Nazan, toplumun el kızı olsa da, vicdanın öz kızıdır. Orhan Kemal bu noktada sessiz bir yüzleşme sunar: “Kötülük bazen bir tercih, bazen de bir düzenin doğal hâlidir.” Hacer’in temsiliyle Orhan Kemal, ahlakın maskesini indirir ve şu gerçeği gösterir: İnsanı kirleten, yaşadıkları ve yaşadığı yer değil; kötülüğe ortak olan, sessiz kalan toplum ve göz yuman bireylerdir. Mazhar karakteri yalnızca bir koca değil, toplumun “öğretilmiş erkekliği”nin somut hâlidir. Bir yandan dürüst bir avukat, ilkelerine bağlı bir adam; ama diğer yandan annesinin sözünden çıkamayan, annesinin söylediklerini sorgulayamayan, düşünsel olgunluğa erişememiş bir bireydir. Hukukta adalet arayan Mazhar, evinde adaleti çiğner. Mazhar’ın annesi Hacer, oğlunu karısına değil, kendine bağımlı kalmasını isteyen; “evlat” üzerinden varlık kuran bir tiptir. Bu da ataerkil sistemin kadın eliyle nasıl yeniden üretildiğini gösterir: Çoğunlukla anneler evlatlarını bir birey olarak görmüyor. Onu doğurduğu, büyüttüğü için ömür boyunca üzerinde hak sahibi olduğu düşüncesiyle hareket eder.. Böylece anneler, oğullarının kaderini; oğullar da kadınların kaderini belirliyor. Bu döngü kırılmadıkça toplumda ne özgür erkek ne de özgür kadın var olabilir. Bizim toplumda evde, işte her yerde kimse kimseyi “birey” olarak görmüyor… Nazan’a kızmak kolay — konuşmadığı, kendini savunmadığı, kaderine boyun eğdiği için. Ama bu sessizlik onun tercihi değil, ona öğretilmiş bir yaşam biçimidir. Anne babasız büyümüş, teyzesinin “kadın dediğin susar” terbiyesiyle yetişmiş biri olarak Nazan, sevgiyle, sessizliği karıştırmıştır. Orhan Kemal, bu suskunluğu yalnız Nazan’ın değil, bütün kadınların kaderine yazar. Erkeğin toplum içindeki konumu “küçük Tanrı”ya benzer bir yücelikle kutsanmıştır genelde. Kadının sesi kısıldıkça, erkeğin hükmü artar. İtaat etmeyi öğrenmiş kadınla sorgulamayan erkek birleştiğinde ortaya çıkan şey trajedidir. Nazan’ın durumu, toplumun kadın üzerindeki şiddeti nasıl içselleştirdiğini gösterir. Artık şiddet onun için olağan hâle gelmiştir; çünkü hayatı boyunca şiddetsiz bir ilişki hiç yaşamamıştır fiziksel ve psikolojik.Teyzesinden, kocasından, kayınvalidesinden, ve diğerlerinden bile şiddet görmüştür. Bir insanın acıya alışması kadar korkunç bir şey yoktur. Orhan Kemal burada toplumsal bir gerçeği açığa çıkarır: Şiddet yalnızca bedene değil, ruha da işler — ve bir süre sonra insanın kim olduğunu unutturur. Roman boyunca Orhan Kemal, toplumsal ahlakın ikiyüzlülüğünü açıkça gösterir. Dul kadın “kolay kadın” sayılır; erkeğin yaptığıysa “elinin kiri”dir. Kadın gülerse “hafif meşrep” olur; erkek gülerse “neşeli.” Kadın bedeni sürekli denetlenir ama erkek bedeni özgürdür. “Bir kadın kendini cinsel yönden ifade ederse erkeklerin gözünde hafif kadın olur — eş ya da sevgili fark etmez. Romanda kötülüğün kaynağını toplumsal sınıf ya da kaderle açıklamaz; tersine, kötülüğün bir tercih olduğunu gösterir. Romanda Jale ya da Neriman toplumun gözünde “kötü kadın” olarak anılsa da, merhametli ve vicdanlı bir karakterdir. Kendi evladı olmayan bir çocuğu koruyup kollayacak kadar güçlü, başkalarının yargılarına rağmen insan kalmayı başaracak kadar cesur ve iyidir. Oysa Hacer —saygın bir ailenin, iyi bir çevrenin içinde olmasına rağmen— iyiliği değil, kötülüğü seçer. Kendi çıkarı için başkalarını incitir; toplumun gözünde “temiz” görünse de içsel olarak kirlenmiştir. Bu karşıtlık, romanın en çarpıcı sorusunu doğurur: “Kötülük nereden gelir —yoksulluktan mı, yoksa insanın kendi seçimlerinden mi?” Orhan Kemal’in yanıtı açıktır: Kötülük, bir tercihtir. Toplumun kötü dediği kadın, vicdanı olan kadındır; toplumun saygı duyduğu kadınsa çoğu zaman vicdansızlığını saklayandır romanda.. Nihat ve Hikmet’in küçük kızları Nermin için söyledikleri şu cümle, romanın geleceğe dair karanlık mesajıdır: “O senin hizmetin olacak, istediğin zaman dövebileceksin.” Daha çocuk yaşta erkeklere “hak”, kızlara “itaat” öğretilir. Bu söz, şiddetin değil; zihniyetin nesilden nesle geçtiğini gösterir. Bir erkek çocuğu “kadın dövme hakkını” öğrenerek büyürse, kadın da “dayak kaderimdir” diyerek büyür. Kitapta erkek çocuklara küçük yaşta verilen cinsiyetçi öğretiler çok çarpıcı biçimde gösterilir. Bu sahne, toplumsal cinsiyet rollerinin ne kadar erken yaşta ve doğal bir şeymiş gibi çocuklara dikte edildiğini ortaya koyar. Erkek çocuklar büyürken kadına üstünlük, kadının hizmetkâr olduğu fikriyle yetiştirilir. Oysa aynı toplum, kadınlardan hem bu rollere boyun eğmelerini hem de saygı beklemelerini, kendilerine sahip çıkmalarını bekler. Bu çelişki, romanın en sert eleştirilerinden birine dönüşür: erkeklik öğretisiyle kadın saygısının aynı anda var olamayacağı gerçeği. Orhan Kemal, yalnızca aile ilişkilerini değil, dönemin toplumsal yozlaşmasını da işler. Yeni kurulan Türkiye modernleşmeye çalışırken, taşra hâlâ eski düzenin içinde debelenmektedir. Hâkimler rüşvet alır, davalar para karşılığı yürütülür. “Temiz kalmak” neredeyse imkânsız bir ideal hâline gelir. Bu kokuşmuşluk içinde bile Orhan Kemal, insanı suçlamaz — sistemi sorgular. Nazan’ın yaşadıkları kader midir, yoksa insanların neden olduğu bir zincir midir? Mazhar’ın annesine boyun eğmesi, Nazan’ı İstanbul’a göndermesi, orada yaşananlar… Hepsi bir sebep-sonuç zinciridir. Yani Nazan’ın kaderini “Tanrı” değil, “insanlar” belirlemiştir. “Mazhar, Nazan’ın kaderine sebep oldu. Kader bazen bir insanın eliyle yazılır.” Mazhar, avukat kimliğiyle mantığın; annesi ise geleneklerin temsilcisidir. Bu iki güç birleştiğinde Nazan’ın kaderi çizilir. Kadın, toplumsal sistemin en zayıf halkası olarak hem duygusal hem fiziksel olarak savunmasız kaldı.. Orhan Kemal, kaderin insan eliyle nasıl yazıldığını gösterir: Bazen bir annenin hırsı, bazen bir kocanın sessizliği, bazen de toplumun önyargısıdır kaderi belirleyen faktörlerdir. Nazan’ın yaşadıkları, alın yazısından çok dayatılmış bir yaşam senaryosudur. Romanın sonunda anlarız ki, El Kızı sadece Nazan’ın hikâyesi değildir. O, bu toplumda yaşayan bütün kadınların ve erkeklerin de hikâyesidir. Ev, yuva, aile gibi kavramların ardında; kadının yoksunluğu ve yalnızlığı gizlidir. “Bu toplum, bir kadına ne yuva oldu ne de ev oldu.” Bursa Dostlar Kitap Kulübü 'nün Ekim ayı kitabı olan El Kızı romanını, tüm yönleri ile keyifli bir sohbet eşliğinde yorumladık...
El KızıOrhan Kemal · Everest Yayınları · 202615,3bin okunma
··
200 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.