Bu kitap bir uyanışla başlıyor. Bir adam, bir gün burnunu beğenmediğini fark ediyor. Aynalara bakmaktan kaçıyor, kendi görüntüsüne yabancılaşıyor. O andan itibaren, dışarıdan sıradan ve düzenli görünen hayatı altüst oluyor. Eşiyle olan ilişkisi, çevresindeki insanların tepkileri, hepsi bir anda başka bir anlam kazanmaya başlıyor. Aslında mesele burunda değildi. Sorun daha derindeydi. Zamanla büyüyen, biriken ve görmezden gelinen şeylerdi bunlar. Kitap, görünüşte bir adamın burnundan yola çıkıyor ama esasen onun kendi benliğine, kimliğine, hayatına dair yaşadığı büyük bir içsel çatışmayı anlatıyor. Toplumun dayattığı kimlikler, roller ve beklentiler içinde sıkışmış bir adamın özgürlüğü arayışı, ama aynı zamanda kendi kendini tüketişi…
"Biri, Binlercesi ve Hiçbiri", bir insanın nasıl kendi kendisinin esiri olabileceğini, nasıl zamanla kendinden kendini çalabileceğini gösteren çok derinlikli bir metin. İnsanların onun değişimine verdiği tepkiler—delilikle suçlamaları, eşinin yabancılaşması—bir anlamda toplumun değişime ne kadar kapalı olduğunu da gözler önüne seriyor. Bu kitap, bir adamın değil sadece; bir insanın içsel çöküşünün, kendini arayışının ve belki de kurtulamayışının hikâyesi.