·112 syf.··Beğendi
···Okunma: 22 Ekim 2025 21:41 Albert Camus’nün Yabancı’sını okurken Meursault’ya kızmakla onu anlamak arasında gidip geliyorsun. Çünkü o aslında duygusuz biri değil.sadece toplumun beklediği şekilde “hissetmiyor.” Annesinin ölümü karşısında gözyaşı dökmemesi, aşka büyük anlamlar yüklememesi, pişmanlık cümleleri kurmaması, onu suçlu yapan şeyler arasında sayılıyor. Yani insanlar eyleminden çok
önce, “hissetme yöntemini” yargılıyor.
Meursault’nun kayıtsızlığı aslında bir boşluk değil; dünyanın anlam yüklemek için uğraştığı şeylere teslim olmama hali. O hayatı dramatik bir hikâyeye çevirmeye çalışmıyor. Güneş yakıyorsa sadece yakıyor. Deniz güzelse gidip yüzüyor. Birini öldürdüğünde ise bunu nefret ya da öfke yüzünden değil, bedenine saplanan ışığın baskısından dolayı yapıyor gibi. Absürt geliyor değil mi? Camus zaten tam olarak bunu göstermek istiyor: bazen hayat mantıklı bir sebep sunmaz, insanlar ise mantıksız bir dünyaya anlam zorla yapıştırmaya çalışırlar.
Güneş burada sadece bir hava durumu değil. Rahatsız edici, kaçamadığın, seni sıkıştıran varoluşun kendisi gibi. Duruşmadaki insanlar Meursault’nun cinayetinden çok annesinin cenazesindeki halini tartışırken, toplumun asıl derdinin “ahlak” görünümüne sığınmak olduğunu fark ediyorsun. Camus diyor ki: “İnsanlar seni yaptıkların yüzünden değil, kurallarına göre hissetmediğin için dışlar.”
Romanın sonunda Meursault ölümü kabullendiğinde ilk kez yaşamı bilinçli olarak sahipleniyor. Bu, yenilmiş bir adamın teslimiyeti değil; absürd bir dünyanın anlam dayatmasına direnmiş birinin sessiz özgürlüğü gibi. Yalnız ama farkında. Yargılanmış ama maskesiz.
Yabancı sadece toplumdan kopuk bir adamın hikâyesi değil; “normal” denilene sessizce başını eğmeyen herkesin içinden geçen bir boşluk sorusu:
“Gerçekten hissettiğim şey bu mu, yoksa hissetmem beklendiği için mi böyle davranıyorum?”
Belki de Meursault’nun en büyük suçu cinayet değil; bize istemediğimiz bir aynayı tutmasıydı.