BU İNCELEMEDE KİTAP İLE İLGİLİ SPOİLER BULUNMAKTADIR!
Cengiz Aytmatov'un "Toprak Ana" kitabında, kırsal kesimlerde yaşayan bir köy kadınının savaş zamanı boyunca çektiği acıları bizzat kendisinden dinliyoruz. Kimi zaman onunla beraber gülüyor, kimi zaman da onunla beraber ağlıyoruz ama daha çok ağlıyoruz… Fakat ağlasak bile şu cümleyi kurmuyoruz, kuramıyoruz: "Keşke bu kitabı hiç okumasaydım!" Çünkü Toprak Ana'nın bu sözleri hak etmediğini içten içe biliyoruz. Kitap acıtıyor ama kanattığı kadar sarıyor da -hem de ruhumuzdaki yaraları… Asla pişman olamayacağımız, canımız yansa da üzerine yürüyeceğimiz bir acı…
Toprak Ana kitabında tüm olan biteni (çekilen çileleri, verilen kayıpları ve savaşın saf kötülüğünü), Tolgonay adındaki yaşlı bir köy kadınından dinliyoruz. Başta ne kadar güzel, mutlu bir aile olduklarını okuyoruz. Fakat hiçbir okuyucu bu mutlu aile tablosunun kanla kirleneceğini tahmin bile edemiyor. Hatta "Bu kadar mutlu olunabilir mi?" diyerek hayatı sorguluyoruz. Olunabiliyor tabii ki; sadece çok çalışmak, çok sevmek gerekiyor. Tolgonay ve ailesi de öyle yapıyor. Birbirine çok bağlı olan bu aile hep birlikte çalışıp tarlaları ile geçimlerini sağlıyorlar -olacaklardan habersiz. Savaşın tüm ailesini yutacağından habersiz… Oğulları Kasım ilk askere çağrılan oluyor. Sırasıyla Maysalbek, Suvankul ve Caynak da gider ama… hiçbiri dönemez. Tolgonay bu acıların altında ayakta durmaya çalışırken kızı gibi gördüğü Aliman'ı da kaybeder. Hayat Tolgonay'ı acıyla yoğurmaya yemin etmiştir sanki… öldürmeyecek ama süründürecek bir acı…
Hayat zalim olabilirdi ama Tolgonay da dayanıklıydı… güçlüydü! Hayatın vurduğu her darbede Tolgonay yaralandı ama hiçbir zaman pes etmedi. Her şeye rağmen… herkese rağmen… verilen her cana rağmen o ayakta kalmayı sürdürdü. Biz de bunu unutmamalıyız! Bu hayatta her zaman uğruna yaşanabilecek bir şeyler vardır, sadece dikkatli bakmak gerekir! Tolgonay da hayata tutundu, uğruna yaşanabilecek bir şey buldu: Aliman'ın oğlu Canpolat. Bizim de anlamamız gereken buydu: Hayatın bütün acımasızlıklarına rağmen hayata küsmemek, sıkı sıkıya tutunabilmek…
Kitapta üzerinde durulan konulardan bir diğeri ise savaştır. Savaşın yıkıcılığı ve getirdiği zorluklar gözler önüne serilmiştir. Savaş böyledir işte, eksiği var fazlası yok! Savaş büyük-küçük ayırımı yapmaz. Asker-sivil, şehirli-köylü, zengin-fakir… bunların hiçbir önemi yoktur. Savaş bir defa başladı mı durdurması zordur, doyurması zordur… Alır da alır, ta ki arkasında geriye döndürülemez bir enkaz bırakana kadar… İşte bu yüzden yakarır Tolgonay, Toprak Ana'ya. "Söyle bana Toprak Ana, gerçeği söyle: İnsanlar savaşmadan yaşayamazlar mı?". Tolgonay'ın tüm iyi niyetiyle sorduğu bu soru okurlarımızı düşünmeye sevk eder.
"İnsanoğlu savaşmadan yaşayabilir mi? Teorik olarak, evet. Ama -görüldüğü üzere- uygulamada, malesef ki hayır. Çünkü dünyada her zaman daha fazlasını isteyenler vardır."
Belki de insanlar yeterince okumadığı için bu haldedir. Belki de savaşın Toprak Ana'yı ne kadar incittiğini bilemedikleri için bu haldedirler…
N.G.