Adı:
Toprak Ana
Baskı tarihi:
1963
Sayfa sayısı:
136
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754371543
Kitabın türü:
Orijinal adı:
эне жер
Çeviri:
Refik Özdek
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ötüken Neşriyat
Baskılar:
Toprak Ana
Toprak Ana
Toprak Ana
Toprak Ana
Toprak Ana
Erkekleri askere alınan köylerde geride kalanların çektiği sıkıntılar etkileyici bir üslupla anlatılır. Eldeki yetersiz yiyeceğin muhtaç olandan başlanarak dağıtılması, dört gözle beklenen hasat zamanları, umutların hasat zamanına ertelenmesi, savaş yüzünden ürünün hemen hepsinin merkezden istenmesi, boşa çıkan umutlar, yine açlık, sefalet, bir yandan cepheden gelen ölüm haberleri, umutsuz bekleyişler, savaşın uzun sürmesi üzerine aşağı çekilen cepheye çağrılma yaşı, yine gidenler, ayrılıklar, gözyaşları... Yani tek kelimeyle ve bütün zulmetiyle; savaş.
Selamlar olsun herkeslere .. Öncelikle sonda söyleyeceğimi en başta söyleyeyim ve hemen anlaşalım .. BU KİTABI MUTLAKA OKUYUN CANİKOLAR!!

Bilenler biliyor ama bilmeyenler için ben tekrar edeyim .. Aziz Nesin ' in cidden fanatizm derecesinde hayranıyım.. Çok şey öğrendim sayesinde .. İşte hayatıma kattıklarından biri de Cengiz Aytmatov oldu .. İlkin Aytmatov ' un ismiyle bir Tutam Aydınlık adlı kitabında karşılıklı sohbet ederlerken Aziz Nesin ' e aktardığı bir anısını okurken karşılaştım .. Not ettim ismini bir yerlere .. Aradan zaman geçti..Unutuldu .. Sonra bir başka kitabında daha rastgeldim .. Ne oldu , nasıl oldu bilmiyorum ama senelerdir bilmeme rağmen kendisini bir türlü okuyamadım .. Denk gelemedik kendisiyle bir türlü .. Ama çok gariptir ki , hiç okumamış , neye dair yazdığı hakkında dahi bir bilgim olmayan bu adamı, okumazdan evvel de seviyordum.. Komünist ve vatan haini ilan edilen Aziz Nesin bir kitabında kendisi için bakın ne yazmış :

"TÜRKLÜĞÜN bilincinde bir adam" ..

Yanlış hatırlamıyorsam sanırım Moskova ' da buluşup konuşmuşlar başbaşa verip bir dönem .. Söz Türklerden açılınca Cengiz Aytmatov federasyondan ayrıldıktan sonraki dönemde Türklerin yaptığı yanlışları sıralamış Aziz Nesin 'e .. "Biz" ,demiş.. "SSCB ' den sonrasında birbirimiz arasında da ayrıldık Türkler olarak.. Bu yetmezmiş gibi bir de düşman olduk birbirimize .. Herşeyden önce milli şuuru kaybedip , üstüne üstlük bir de kendimize rusların kiril alfabesini aldık" .. Sonra Aziz Nesin ' e aktaracağım anısını anlatmış .. Burayı bence çok dikkatli okuyun çünkü bu adamın kitaplarında (hepsini okumadım ama yaptığım araştırmalara göre ) bu zihniyetin karşısında duran bir adamın düşünceleri ve tavırları gizli ..

"Yıllarca önce Cengiz Aytmatov anlatmıştı. Kırgızistan'da bir yahudi, Cengiz'e,
- Siz Türkler domuz kılına benzersiniz, demiş.
şaşıran Cengiz,
-Niçin? diye sorunca, yahudi şu yanıtı vermiş:
-Çünkü bütün tüylü ve kıllı hayvanların tüyleri yanyana gelir, bitişir, dokuma olur, salt domuzun kıllarından dokuma olmaz, ancak fırça olur. siz Türkler de öylesiniz."

Kaynak : Aziz Nesin - Bir Tutam Aydınlık(s. 130)

İşte Cengiz Aytmatov' a dair bildiklerim sadece bundan ibaretti .. Ta ki bu kitabı okuyana dek .. Kendisi sanırım yirmili yıllarda doğduğu için çocukluğuna ekim devrimi ve 2. dünya savaşı gibi iki büyük buhranı yerleştirmeyi başarmış istemeden .. Babasının kurşuna dizilip öldürülmesi de üstüne cabası .. Stalin ' in devrime ihanet ederek ülkeyi demir yumruk ve tarifi imkansız bir istibdat rejimi ile yönettiğini görmüş .. Tarlalarda geçmiş çocukluğu .. Siyasetle ve gazetecikle de uğraşmış bir insan aynı zamanda .. Bu bakımdan benim onu okurken sevmemin en büyük nedenlerinden biri de hem yukarda saydıklarım , hem değerlerine ve özüne sırtını dönmemiş halkının sorunlarını anlatarak sahip çıkmış olması , hem de buraya kadar saydıklarımın Aziz Nesin ' in hayatı ile gösterdiği inanılmaz benzerlikler .. Hafif bir Soljenitsin aurası da var yalnız onu da belirtmeden geçemicem..Çok uzattım farkındayım ama kitaba dair duygularımı üstünüze gözyaşı gazı boca edip paylaşamıcam .. Yalnız bir kaç kelam da etmeden olmaz ..

Kitap 2. Dünya Savaşı döneminde geçiyor .. Pek çok 2. Dünya Savaşı konulu roman okudum .. Yeri geldi Simonov ile Stalingrad 'a , yeri geldi Henrich Böll ile Almanya' ya uzandım . Kimi zaman K. Hannah ile işgal altında Fransa' ya da gittim .. Hem müttefik ,hem mihver cephelerinde bulundum .. Kırgızistan' a bu ilk yolculuğum oldu.. Tüm bu anlattıklarım dahilinde bu kitap , pastoral ortamların "gerisine" serpiştirilmiş , dramlar zinciri ile sarmalanmış bir savaş romanı..Ama TEK EL SİLAH SESİNİN DAHİ DUYULMADIĞI cinsinden .. Aytmatov ' u bu konuda alkışlamak hem de ayakta alkışlamak lazım ..Bu kadar sade bir dil ile bir savaş bu denli güzel anlatılabilir mi? İnsanların yaşadığı dramlar bu kadar vurucu bir şekilde bünyeye empoze edilebilir mi bilmiyorum .. Buna en yakın hissiyatı Henrich Böll ' ün Ademoğlu Neredeydin ' i okurken almıştım sanırsam.. Sanki Anadolu köyülüsünün içine düştüm Kurtuluş Savaşı yıllarında .. Saf , tertemiz köylülerin , sarı sarı başakların arasında çalışan , tarlalarından gece vakti evlerine yorgun argın dönen köylülerin arasına.. İlkin herşey çok güzeldi.. Beklemiyordum daha doğrusu bir savaş falan .. Sonra işgal başladı .. Bir kadın yapayalnız kaldı .. Oğulları , kocası hatta ve hatta gelini.. Öyle yalnız kaldı ki dertleşeceği sadece kara topraklar kaldı geriye yıllar geçtikten sonra .. Kitap mı okudum dikenli tel mi yuttum anlayamadım doğrusu .. Bu kadar acıya rağmen ayakta kalan yine de bir umudum var diyen Ana.. Sen evlat özlemiyle o etleri kızarttın , hamur yoğurup ekmek yapıp bohçaya sardın sarmaladın , bekledin istasyonda topu topu üç dakika için hiç durmadan geçip gidecek treni o soğuk havada.. Düştün koşacam diye ardından.. Sen kalktın ayağa orada ama bizim ciğere köz bastılar , aklımız orda vücudumuz yerde kaldı .. Kalkamadık yerden o kısımdan sonra .. Bitirdim kitabı az önce..Sonra 2 sigara yaktım arka arkaya şunu dinleyerek ..

https://www.youtube.com/watch?v=HklW6YxfjO4

İşte böyle bir kitap bu .. Dikenli tel yutturanından ..
Sizi, asla anlamayacaklarını düşündüğünüz oldu mu? Kelimelerin dilinizin ucuna geldiği ancak yine de sustuğunuz oldu mu? O kelimeler, birer cam kırıkları gibi kanatmadı mı içinizi? Peki, siz dağa, taşa, toprağa haykırmak istemediniz mi içinizi kemiren o dayanılmaz hisleri?

Ne kadar çok etkilenirsem, o kadar çok yazmak istiyorum ve bir o kadar da anlamak istiyorum ama ne yazık ki ne insanoğlunu anlayabiliyor ne de yaptıklarına anlam verebiliyorum. Sığamadık koskoca dünyaya, paylaşamadık o devasa toprak parçalarını. Öldürdük de öldürdük. İnsanlığın kurtuluşu için hiç umut kalmadı mı? Yüz senede geçse, bin senede geçse bu aç gözler doymayacak mı? Bir çocuğun gözyaşından daha mı önemli toprağı, parası, pulu?

Toprak Ana'yı okuduktan sonraki hissiyatım bu şekilde, hoş zaten Aytmatov da okurun hissiyatına dokunmak ister; insanın çok derinlere gömdüğü ve çoğu zaman varlığını unuttuğu hislerine. Bir anlamda o sönmeye yüz tutmuş hissiyatları anlatımıyla alevlendirir ve insan olmayı, insan olmanın gereklerini hatırlatır okuruna.

Bazı yazarlar vardır üslubundan anlarsınız. Bu eseri olsa olsa şu yazar yazmıştır dersiniz. Yaşar Kemal, Dostoyevski, Gorki ve Cengiz Aytmatov gibi. Bu yazarların, kalemlerinin uçlarından sihirli kelimeler dökülür sayfalara ve sizi hemen kitaba bağlayıverir. O kadar tatlı gelir ki bir an olsun kitabın bitmesini istemezsiniz hoş bitse bile diğer kitaplarını okumaya girişirsiniz. Tıpkı şu an bana olduğu gibi.

Bir yazar düşünün; okuyucuyu etkilemek için can alıcı noktaları okurun tahmininin ötesinde tutar ve bu noktaları okur için beklenmedik bir anda gün yüzüne çıkartır. Hal böyleyken okur nazarında sürpriz bir gelişme olduğu için yapılan eylem okur için çarpıcı olur ve hoşuna gider. Şimdi diğer yazarları unutun ve Aytmayov’u düşünün, okuyucuya der ki; bak bunlar bunlar olacak, sakın şaşırmayasın der hemen ardından dediğini yapar ve okur yine de etkilenir, sarsılır, saçmalar ne yapacağını bilemez. Sürpriz gelişmenin ötesinde anlatımıyla sarsar okuyucuyu. İşte böylesine usta bir anlatıma sahiptir Aytmatov.

Anlatıcımızın güçlü betimlemeleri, kitabı yoğun bir şekilde yaşamama neden oldu. Doğa tasvirleri ile kendimi bir köyde bulurken, köy halkının savaş yıllarında yaşama tutunma çabasına da tanık oldum. Karakterler arasındaki sevgi ve saygı bağı o kadar gün yüzündeki, bu güçlü bağları gördükçe hep kendinizi bir eksik hissedeceksiniz. Okuyunuz, benim gibi geç kalmayınız Aytmatov’a.
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (15.355 Oy)19.118 beğeni43.558 okunma3.020 alıntı183.620 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (10.756 Oy)13.465 beğeni34.667 okunma3.445 alıntı146.606 gösterim
  • Simyacı
    8.5/10 (7.922 Oy)8.881 beğeni26.417 okunma2.688 alıntı115.238 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (8.582 Oy)8.861 beğeni28.815 okunma850 alıntı140.171 gösterim
  • Uçurtma Avcısı
    9.0/10 (9.727 Oy)11.475 beğeni28.579 okunma1.576 alıntı149.805 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (7.598 Oy)9.104 beğeni25.442 okunma1.572 alıntı127.245 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (9.317 Oy)9.283 beğeni25.744 okunma1.844 alıntı119.271 gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (5.678 Oy)5.784 beğeni19.738 okunma848 alıntı101.623 gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (7.485 Oy)8.074 beğeni22.886 okunma849 alıntı90.196 gösterim
  • Kuyucaklı Yusuf
    8.5/10 (5.008 Oy)5.421 beğeni17.387 okunma1.008 alıntı60.395 gösterim
Okuduğum üçüncü Aytmatov eseri... Ben daha Beyaz Gemi'nin boğazımda düğümlediği yumruyu oradan çıkartmaya uğraşırken, nereden bilebilirdim ki asıl öldürücü darbenin bu kitap ile geleceğini?.. Evet kabul ediyorum, baya bir hazırlıksız yakalandım, ağır nakavt oldum bu sefer. Hakemin saymasına da gerek yok, direkt havluyu atabilirsiniz ringe...

Her Aytmatov eseri yeni mucizeleri de beraberinde getiriyor. Haritada yeri bile olmayan bir köyün dibine evrenler arası seyahat edilebilen uzay üssünü diken, dünyanın en sıradan adamının, bir arkadaşının tabutunu yaşadığı köyden mezarlığa taşımasını anlatırken dünya edebiyatının en önemli başyapıtlarından birini çıkartan, sadece 5-6 karakter, 1-2 kaya parçası ve bir çift geyik ile neredeyse bütün insanlığın temel sorunlarını tokat gibi yüzümüze çarpan bir yazardan bahsediyoruz neticede... Onun kaleminden çıkan başka bir kitabın, içinde yeni mucizeler saklıyor olmasına şaşırmak, saflıktan öteye gitmez bence...

Daha önceki Aytmatov incelemelerimde de altını özellikle çizmiştim; masasına oturduğunda, uçsuz bucaksız bir derya varken önünde, inatla kendine zor hedefler seçip, tüm imkanlarını kendi iradesiyle kısıtlayan, başka bir ifadeyle kendine meydan okuyan başka bir yazar tanımadım ben henüz...

Şimdi soruyorum size; İçinde tek bir savaş veya çatışma sahnesinin olmadığı, tankın, topun, tüfeğin esamesinin okunmadığı bir savaş kitabı nasıl yazılır? Tabu oyunu oynuyormuş gibi düşünün kendinizi...
Anlatılacak kelime: Savaş
Yasaklı kelimeler: Tank, top, tüfek, süngü, miğfer, çatışma, komutan, cephe...
.....................

İşte böyle bir savaş kitabı Toprak Ana... Savaşmanın kitabı aslında... Peki neyle, kimle savaşıyorsunuz? Düşmanla mı? Orasına geleceğiz...

Ve aynı zamanda acının kitabı Toprak Ana... Ancak bu acı da öyle aşk acısı falan değil... Bu acı, neredeyse ete kemiğe bürünmüş, karşınıza geçip oturmuş bir acı...

Aytmatov acıyı alıp kitabın fonuna bir güzel yerleştirmiş. Ressamların resme başlamadan önce tuvale attıkları ilk gölge gibi... Ve sonra kapıları öyle bir kapatmış ki, kesinlikle çıkamıyorsunuz dışarıya... Siz kitabı okurken acının nefesi her daim ensenizde. Başka türlüsüne izin vermiyor Aytmatov.

Çünkü acı hep vardı, hala var ve bundan sonra da hep var olacak. Acıyla bir arada yaşamayı öğrenmek, onun varlığını kabullenmek zorundayız. İşte bu yüzden, hiç ajitasyon yapmadan, duyguları kemirmeden, sapından çöpünden ayrılmış o saf acıyı kucağımıza bırakıyor...

Ve sonra iki karakter koyuyor önümüze: Tolgonay ve Aliman... Katılmayabilirsiniz ama kanaatim odur ki, bu kitap, bu iki kadın karakterin temsil ettiği iki farklı değeri sorgulamakta ve bizden de tarafımızı seçmemizi istemektedir; Acıyla savaşan tarafta mısınız yoksa acıya teslim olan tarafta mı?

Çünkü benim şu ana kadar tanıdığım Aytmatov, 'Arkadaşlar bakın savaş çok kötü bir şeydir. Savaş yüzünden insanlar ölüyor, açlık, kıtlık baş gösteriyor. Hepimiz barış içinde yaşamalıyız' mesajı ile yetinecek bir yazar değil. Çünkü az önce de dedim ya, savaş olmasa dahi hayatımızda, acı hep olacak. O yüzden asıl vurgunun, acıya karşı vereceğimiz tepkinin ne olacağı konusuna odaklandığını düşünüyorum.
..........................

Kitabın bir başka özelliği ve önemi ise, bugüne kadar bildiğimiz, duyduğumuz, okuduğumuz, seyrettiğimiz 2. Dünya Savaşı külliyatına kimsenin girmeyi çok da lüzumlu görmediği bir pencereden, yani Sovyet penceresinden bakabilmiş olması... Kitabı okurken aynen şu tepkiyi verdim; 'Evet ya, 2. Dünya Savaşı'nda Almanya kendi kendine savaşmadı değil mi? 2. Dünya Savaşı sadece 'Yahudi Soykırımı'ndan ibaret değildi değil mi? Bir de bu adamlarla savaşan Ruslar vardı öyle ya... Kurşun asker değil bu insanlar neticede... Orada da ölüm var, savaşın kanlı eli o topraklara da uzanıp tırmaladı o insanları, yok etti tek tek. Dul kadınlar, öksüz çocuklar bıraktı arkasında...

İşte Aytmatov, bir de bu gerçeği hatırlatmış bize bu ölümsüz eserinde...

İşte böyle buyurdu Toprak Ana kitabı, benim zihnime... Sen toprağa tohum atarsan başak verir, buğday verir, ekmek verir, yaşam verir. Sen toprağa top güllesi atarsan da ölüm verir, acı verir, kan verir ve daha önce verdiği ne varsa onları senden bir bir geri alır... Şakası yoktur Toprak Ana'nın...

O halde bastığımız yeri toprak diye geçmeyeceğiz, düşüneceğiz altında yatanları... Ve en başta o insanların anısını yaşatacağız. Sonra savaştığımız şeyin sadece düşman olmadığını; asıl savaşın hayatın ta kendisiyle olduğunu bilip koşullar ne olursa olsun sahip çıkacağız toprağımıza ve bize hediye edilen o güzel hayata...

Herkese keyifli okumalar...
Arkadaşlar hepinize Selam! :D

Öncelikle şunu belirtmek istiyorum;
Cengiz Aytmatov'u okumayan kalmasın! Hemen kalkın ve bir kitabını alın! :))

Her kitabında, her sayfasında hatta her satırında başka bir dünya...
Okurken nerede olduğunuzu dahi unutacağınız bir eser ile karşınızdayız. ;)

Dün kitabı bitirdikten sonra Aytmatov'a şöyle bir sitemim oldu; "ya abicim sen ne yapıyorsun? Mahvettin benii!! Kolumdan tutup sokak sokak, şehir şehir, ülke ülke dolaştırdın! Sana kızmıyorum ama bu kadar duygu yüklü bir kitap sonrasında kendime gelmem çok zor!" :DD

Gerçekten de dediğim gibi. Aytmatov kitabı hangi duygular içerisinde yazdı bilemem. Ama beni ağlattığı doğrudur..

Velhasıl kelam, her çeşit duyguya kapılacağımız bir eserden bahsediyorum. Yeri gelecek: sinirden ne yapacağınızı bilemeyecek, belki de 'orda olsam çok fena şeyler yapardım' diyeceksiniz. Yeri gelecek: aşık olacak, hüzünlenecek, sevinecek ve kim bilir belki bazılarımız (benim de yaptığım gibi) ağlayacaksınız...

Sözün sonuna gelmişken, Nazım Hikmet'in şiirinden bir kısım ile bitirmek istiyorum. Belki bu sevgiliye söylenen bir şiir ama ben bunu insanın gerçekten sevdiği başka bir insana da söyleyebileceğini düşünüyorum. Aytmatov'a ithafen;

"Herkese selam,
Sana hasret..."
••••••••••••••• AĞIR SPOİLER •••••••••••••••

SAVAŞ
Savaş nedir biliyor musun ?
Birkaç rütbeli'nin ağzından çıkan birkaç kelime mi? Onlara göre.
Ya da halka,
Asıl zorluğu, acıyı çeken halka göre nedir savaş ?
Oğlunu veya kocasını savaşa yollayan ve onların her gün yaşaması için Yaratıcı'ya dua eden eşlere göre nedir savaş ?

•••••••••••••••••••••••••••••

Ah Toprak Ana seni okurken içim öyle  cızz etti ki.
Bir şok darbesi de senden yedim şu zor zamanlarım da.
Senin acılarına ortak oldum ya da olmaya çalıştım. Emin değilim.
Ne olaylar geçti başındanTolgonay Ana ne olaylar.
İki çocuğun ve eşin savaşta öldü ve bir çocuğun ise savaşta kayıp oldu. Ardından ne güzel gelinin vardı değil mi;
Aliman, hem çalışkan hem de sana azda olsa acılarını unutturuyordu. O da gitti herkes gibi. Yapayalnız bıraktı seni. Elin adamından hamile kaldı ve doğum yaparken öldü, dayanamadı bedeni.
Torunun oldu Tolgonay Ana torunun ama ne fayda!
Sana mutluluk veren, acılarını azda olsa  unutturan senin gözünün nuru gelinin öldü. Zaten doğa'nın kuralı bu değil midir ?
#29976064

Sen ne büyük acılar geçirdin öyle Tolgonay Ana hepsine dayandın, hepsinin üstünden geldin. İnan bana kimse dayanamazdı bu kadar acıya ve akla hayale sığmayacak olaylar karşısında verdiğin direnişe.

••••••••••••••••••••••••••••••

Bu Eser bilmiyorum hani Kafka'nın şu sözü vardır: "Eğer okuduğumuz bir kitap bizi kafamıza vurulan bir darbe gibi sarsmıyorsa, niye okumaya zahmet edelim ki."
İşte bu söz bu kitabı okuduktan sonra ki beni anlatıyor.

Bu kitabı Okumadan önce savaşı bu açıdan hiç görmemiştim, düşünmemiştim.
Aytmatov öyle bir yazar ki insanın en derinine iner bazen. Bu eser de öyleydi benim için.

Aytmatov acıyı o kadar işliyor ve hissettiriyor ki.
Aytmatov okuyun, okutturun.

Sağlıcakla kalın :))
Toprak Ana…
Ah, savaş kahrolası savaş! Savaş, binlerce belki yüzbinlerce kişinin birbiriyle amansızca dövüştüğü, kan ve gözyaşının hakim olduğu, geride yarım kalmış binlerce hayal bırakan lanet olasıca şey! Lanet olsun savaşlara! Lanet olsun giden canların acılarına neden olanlara!

Savaş sadece savaş meydanında çarpışan askerleri mi etkiler? Ya cephenin gerisindekiler… Mesela bir ana, üç oğlu ve kocasını savaş meydanına yolcu etse… Arkalarından bakarak onları cepheye, ölümün kol gezdiği yerlere, gönderse… Neler olur?

Erler zaten savaş meydanına gitmiştir. Ya kalanlar? Erkeksiz, emeksiz kalan anneler, kadınlar… Her gelen mektupta oğlunun ölüm haberini almaya hazırlanan bir ana mesela… Posta geldiğinde henüz gençliğin baharındayken dul kalmanın acısını yaşamaya hazırlanan bir kadın mesela… Tarlayı sürecek kimsesi kalmadığı halde, bakmakla yükümlü olduğu 5 torunu olan bir nene mesela… Abi ve kardeşleri cepheye gittikten sonra annesi ve yengelerinin bakımı üstelenmek zorunda kalan 13 yaşındaki bir çocuk mesela… Mesela mesela… Her hane de bir acı bekleyiş… Her hanede bir acı son değil mi?

Bunlardan sadece bir hane seçmiş Aytmatov. Savaşta yaşanan acılara cepheden değil cephe gerisinden bakmış… Çocuklarını ve oğullarını savaşa gönderen bir ananın gözünden… Evet, belki de ölen yüzlerce insandan sadece bir tanesini ele almış Aytmatov. Üstelik çok kısa bir şekilde ele almış.
İyi bir savaş romanı okuduğumuzda resmen bizi o savaşın içine çeker. Bize o savaşı yaşatır. Bazen bir bomba yanımızda patlar. O patlayan bombayla şehit düşen arkadaşınızın sancısını yüreğinizde hissedersiniz. Toprak Ana ise o savaşın arkasındaki acıları size yaşatmış…

Yazar romanda kusursuz bir şekilde o acıları bize yaşatmış. Kitabın çoğu yerinde durup Ah be ana neler çektin sen diyor. Ananın haline ağlıyorsunuz. Kitabı bitirince direk aklıma düşen ise bu ananın bu çektiği acıları sen nasıl 130 sayfaya sığdırdın Ey Aytmatov! Bu ananın çektiği acılardan roman olsa hani şöyle 600 sayfalık bir şey yazman gerekir. Ama az yazmış Aytmatov. Ama ananın haline ağlatmış…

Kitabı bitiyorum düşünceler alıyor beni. Bir ananın çektiği sıkınlar bunlardı. Ya bizim milletimiz… Kurtuluş savaşımız sırasında şehit verdiğimiz 33.685 askerimiz mesela… Kolay değil şehit olan 33.685 insan… Hepsinin bir hanesi… Hanenin içinde yaşayan aileleri… Savaşın bitmesi ve çocuklarının gelmesini bekleyen onca insan… En kötüsü de acı son…

Ve artık yazmak istemeyen bir kalem, düşünmek istemeyen bir beyin… Acıya katlanamayan bir yürek…

Belki bu kadar söze gerek yoktu. Alıp okumak sonra da halimize acımak gerekirdi…
Sevgiyle kalın…
Başladı ve ben; toprağın, güneşin, sarı tarlaların, emeğin, insanın büyüsüne, tasvirlerin alıp götürüşüne kapıldım. Aytmatov, ününü hak etmiş nice yazardan biri, bunu bu kitapla anladım.

İnsanın duyguları birleşip gözlerine hücum edince, dünya bulanıklaşır. Bakar ama göremez. Kulağına dolan sesler de aynı görüntüler gibidir, uğuldaşırlar. Net olan bir şey vardır ama; yürekteki acı.

Bir insan düşünün; çocukluğu bitmiş, gençliğin başında, batılı ağızla ''teenage'', bizim ağızla bıyıkları daha yeni terleyen bir delikanlı. Savaş var, atası, abileri cephede. Evin yükü herkese eşit dağılmış. Bu delikanlı, yarını düşünürek eline çiviyi, çekici alıyor. Başlıyor evi gezmeye. Nerede gevşeyen bir çivi var, çakıyor. Nerede onarılması gereken bir şey var tamir ediyor. Damı, bahçeyi, ahırı tek tek elden geçiriyor. Sebebi ne biliyor musunuz? ''Bir gün ben de gidersem...'' Bu sayfalar Ötüken Yayınları 66., 67., 68. sayfalar. Ben bunların yazdığı ve daha başka ince ayrıntıların olduğu bu satırları okurken... Okuyamadım. Değil bir cümle, kelimelerin üzerinde tek tek durarak, içimi bu duyarlı gencin ve diğer gerçeklerin acısıyla depremlere gark olmasına bıraktım.

Cepheye giden bir oğul, onu tren garında göreceğini düşünen bir ana... O sahnede, yazarın anaya bıraktığı hisler; o ana, benzin içmiş de içini ateşe vermişler gibi bir ifadeyle anlatılabilir ancak. Savaşlardan, insanların iğrenç tamahkârlığından, gözünü bir avuç toprağın doyurabileceği herkesten nefret ediyorum. Yanan hep masumlar be. Savaş çok acıdır.

Savaş
çok
acı-
tır.

Ölümün olduğu bir dünyada kıskançlığı, hazımsızlığı, üstelik şahsi olmayan sebeplerle yapılan kıskançlık ve hazımsızlığı hiçbir şekilde anlamıyorum, bu zaten benim idrak edebileceğim bir şey değil. Bunu ancak, kalbindeki karanlığı, dünyayı yaksak, güneşi içine soksak belki aydınlatabileceğimiz insanlar anlayabilirler. Onlar da bir şekilde insan sonuçta, ne diyeyim iki ayaklı mı? Bu kitap, bu ölüm ve yitim gerçeğinin altını çizerken, ben yine düşünce dünyasının dalgalı sularında epey bir mücadele verdim. Kıskançlık ve hazımsızlık bu kitabın konusu değil. Her incelememde olduğu gibi ben okuduklarımı, düşündüklerimle ilişkilendiriyor ve yazıyorum. Bu kitaptan yola çıkarak da yine bu dünyanın faniliğine büyük bir bezginlikle bakakaldım.

Acı göğsümü yumrukladı durdu. Ara verdim. Durdum tekrar okudum. İnsan bazı dem, acıdan bir tür şoka girer ve ne yapacağını bilemez. Yüzü sanki tokatlanmış da mahcup olmuş gibi bir ifadeyle çevrelenir. Okurken yüzüm kaç tokat yedi ben bilmiyorum. Vatan, millet, bayrak, sadakat, temiz insan olmak, temizce bir insanı sevebilmek, yâr olmak, ana olmak, fedâkârlık, incelik, yiğitlik gibi mefhumların herkeste farklı bir yankısı vardır. Bunların bendeki derinliği, göğüs kafesimi zorlayacak kadar büyük. Aytmatov, bu kitabı ile beni hislenmekten perişan etti. Bazen bu kadar çok hissettiğim için acaba bende mi bir gariplik var diye düşünsem de bunu yazarın ustalığına bağlamak şu anda daha gerçekçi ve doğru geliyor. Aytmatov, insana acıyı sonuna kadar hissettirebilen ve aynı zamanda türlü türlü dersler de veren bir insan. Saklamayacağım, okurken çok ağladım. Gözyaşlarım yüzümde özellikle o üç sayfada yol yol aktı. Ne yazsam kitapla ilgili önemli noktaları yazmış olurum düşüncesiyle ve endişesiyle, dikenli telleri avuçluyorum şimdi. Efendi, düzgün ve bilhassa ince düşünceli her insan beni çocuk ya da yetişkin fark etmeksizin çok etkiler. O insanlara denk geldiğimde, onların eline kıymık batsa benim yüreğim incinir. Zaman içinde hepimiz farklı yönlere doğru değişiriz. Kimi eline fırsat geçmesini bekliyormuş görürüz. Kimi varlıkta da yoklukta da adammış biliriz. Zaman içinde şahit olduklarım beni daha sert bir insan yapsa da benim sertliğim de bu kadar işte. Değer vermekte sınır tanımayan yüreğim, çiziklerle dolu. Çizikler yaraya dönmesin diye yol verdiklerimize de selam olsun. :)

Duyguyu bir okura yahut dinleyene geçirebilmek, işte bu yüzden çok önemli. Karşımızdakini perişan etmeyeceksek varsın o kalem kırılsın! :) Yaktın Aymatov Usta... Yaktın bizi... Satırları, satır satır yapmış, yüreğimizi ayırmış, bıçak arası misal basmış isotu, ne diyebilirim... Kitabın son satırlarına kadar bir şeylerin çok farklı olacağını düşündüm. Ters köşe yok lakin ben ters köşe oldum düşündüklerimden dolayı. Umutlarım yüksekten düşmüş de her bir zerresine dek dağılmış halde nihayete erdirdim. Ama kitap ışıkla ve ekmeğin güzel kokusuyla bitiyor şüphe yok.

Bu kitabı okumama vesile olan Sevgili Okuma Delisi / Emir'ne beni bol bol ağlattığı için teşekkür ederim. :) Cengiz Aytmatov maceramı 1 sene önceye çektim. İçim pare pare ama okuduğum için şanslı hissederek noktalıyorum. 2 seyahat arası yazıyorum ve çok dikkat edemiyorum ne yazdım. Umarım faydası olur, umarım hissettiğim kadar ben de hissettirebilmişimdir bu yazdıklarımla. Tam hediye alıp dağıtmalık kitaplardan. Bu yüzden var ol Okuma Delisi. :)

Keyifli okumalar.
İnanılmaz bir kurgu, muhteşem bir eser. Hani bir laf vardır ya "Ciğerim yanıyor, ciğerim!" İşte şu anda tam o moddayım. Savaşın ne kadar lanet bir şey olduğunu hakkını vererek anlatıyor Aytmatov. Çıkan savaş sonucu, askere alınıp geri dönemeyen yiğitler, onları bekleyen analar, zevceler. Açlık, sefalet... Hiç bir zaman bitmeyecek sanıyorum bu dünyada. Çünkü sadece isimler, mekânlar değişiyor. Değişmeyen tek şey katledilen masumlar ve geride bıraktıkları insanlar. Sözlerin kifayetsiz kaldığı bir eser. Tebrikler Aytmatov. Yüreğine sağlık...
Bazen ne yazsan, ne söylesen anlatmak istediğini anlatamazsın, dile getiremez sin ya şu an öyleyim işte... Boğazı düğümleniyor. İnsanın, gözleri yaşarıyor. Belki de göz yaşlarıdır bu kitabı en güzel ifade eden... Bu kitabı ben yorumlayamayacağım, bu kitap ancak okur iken yaşanır kah bir burukluk olur, kah bir acı... Kitap ta ''Bari ben, oğlunun yolunu böyle gözleyen anaların sonuncusu olsam... Allah hiç kimseye demir rayları kucaklatmasın, hiç kimsenin başını traverslere vurdurtmasın... Cümlelerini okur iken aklıma şehit anaları geldi o mübarek analarda evladı yerine buz gibi mermer taşlarına sarılıp, onlarla dertleşiyorlar. Mevlam kimseyi çaresiz bırakmasın, dualarımızı gönderiyoruz bu asil ve yiğit insanlara... Mutlaka ve mutlaka okunası bir kitap...
Kırgız edebiyatının en usta yazarlarından olan Cengiz Aytmatov en beğendiğim yazarlar arasında önemli bir yere sahip. Kitaplarında ele aldığı dostluk, aşk, savaş dönemi acıları ve kahramanlıkları gibi temaların evrensellik taşıması ve üslübunun sade olması ona usta olarak bakmanın sadece bir nedeni benim için. Kırgız Türklerinin kültürlerini, yaşamlarını, toprakla olan ilişkilerini, onlara uygulanan baskıcı rejimi okuduğum diğer kitaplarında da hissetmiştim.

Savaş. Bütün insanlığı ilgilendiren, yeryüzündeki tüm canlıları etkileyebilecek bir kitle, kültür ve duygu imha silahı. Savaşın acımasızlığı altında ezilen insanları ve hayatları ele alan bir roman bu. Ya da apaçık yaşanmış şeyler bu kitaptakiler. Aytmatov, 2. Dünya Savaşı'nı babasız geçirmiş, erken yaşta çalışmak zorunda kalmış ve savaşın tüm ayrıntılarına şahit olmuş. Kitapta 3 oğlunu ve eşini cepheye göndermiş bir ananın iç burkan yaşamı anlatılıyor.

Kitabı önemli kılan şey aslında savaş acılarının çarpıcı şekilde okuyucuya ulaştırılması olabilir. Bana göre kitaptaki diğer önemli nokta güçlü kadın modeli ve kadına yüklenen toplumsal rol. Kadınların kendilerini sakınmadan ağır işlere girişmesi ve karınlarını doyurmak için çektiği birçok zorluğun altından bir erkek olarak hemcinslerimin çoğunun kalkamayacağını yadsımanın ayıp olacağı düşünüyorum. Hayattan gerçek kesitler görmek isterseniz öneriyorum. Iyi okumalar.
Toprak Ana... Nice mutluluklar, hüzünler, savaşlar, umutlar, aşklar, ihanetler gören Toprak Ana. Ve savaş... Sonunda barışı getireceğini vadeden ancak bireylerden, ailelerden, toplumlardan nice canlar götüren savaş. Gülümsemeleri solduran, umutları yok eden, tüm acımasızlığını insan kalbinin en derinlerinde hissettiren savaş.

Babasını 1937 yılında kaybeden, İkinci Dünya Savaşı yıllarını babasız geçiren ve çocukluğundan itibaren çalışmaya başlamak zorunda kalan Cengiz Aytmatov Toprak Ana kitabında İkinci Dünya Savaşı yıllarında geçen hüzün dolu bir hikayeyi işliyor.

Toprak Ana, patlak veren İkinci Dünya Savaşı sırasında bir Kırgız köyünde köyün erkeklerinin birer birer cepheye çağrılmasının ardından geride kalan kadınların hayatta kalma mücadelesini anlatıyor. Köyde savaş yıllarında yaşanan zorlukları, savaş nedeniyle ocağına ateş düşen kadınlardan sadece biri olan Tolgonay Ana'nın ağzından öğreniyoruz. Tolgonay Ana tüm hüznünü Toprak Ana'ya aktarırken, biz de duygu dolu anılara şahit oluyoruz. Toprak Ana'da açlığın, sefaletin, bekleyişlerin, sona kalan umut kırıntılarının hüznü okuru dört bir yandan kuşatıyor.

135 sayfalık ince bir kitapta savaşın insanlardan götürdükleri ancak bu kadar duru ve bu kadar etkileyici şekilde anlatılabilirdi. Cengiz Aytmatov en acı verici, en sarsıcı gerçekleri bile o kadar yalın bir şekilde anlatıyor ki bir taraftan kendinizi yaşananlara üzülmekten alamazken bir taraftan da akıp giden sayfalar arasında yolunuzu kaybedebiliyorsunuz. İkinci Dünya Savaşı yıllarının sefaletini yaşamış biri olarak yazarın Toprak Ana kitabında bu konuya yer vermesi yaşanmışlıklar açısından okuru bir tık daha fazla etkiliyor olabilir. Az sayfayla çok şey nasıl anlatılır, bir cümle bile insanı ne denli derinden sarsabilir, kitapta yazarın karakterleri aracılığıyla söylediği şeyler nasıl bu kadar doğru olabilir? Cengiz Aytmatov bunların hepsine 135 sayfalık Toprak Ana ile cevap veriyor. Okuyun ve okutun lütfen...
Artık aramızda olmayan Cengiz Aytmatov’un varlığı, Nobel Edebiyat Ödülü'ne olan itimadımızı sarsmayı sürdürdü yıllar boyunca. Oysa üstadın eserleri de dünyanın en ücra yerlerindeki kabilelerin dillerine bile çevrilmeye devam ediyor.

Aytmatov üzerine sadece dünyada değil ülkemizde de tezler yazıldı, araştırmalar yapıldı, konferanslar, programlar düzenlendi ve kitaplar ortaya konuldu. Bundan sonra da bu tarz çalışmaların devamı elbette ki gelecektir. Benim Aytmatov’la tanışmamamı sağlayan eseri Toprak Ana idi. Kırgızistan Türkçesinde ‘Samançının Colu’ adıyla yayımlanan kitap sadece 138 sayfa olmasına rağmen etkileme gücü bakımından çok üst seviyede.

Aytmatov’un, savaşın nasıl bir toplu cinnet ve cinayet hali olduğunu ortaya koyduğu eseri Toprak Ana ‘üzerinde yeni yıkanmış beyaz entarisi ve koyu renkli beşmenti, başında beyaz yazmasıyla, bir ana, biçilmiş tarlaların arasından geçen yolda ağır ağır ilerliyor.’ cümlesiyle karşımıza çıkıyor. Zaten hikâyenin özü de bu anne ile toprak arasındaki –esasında monolog olan bir dertleşmeye dayanıyor. Acılarla dolu savaş yıllarının ardından yaşlı kadının “ölüleri anma günü” olarak nitelediği o güne yeni yıkanmış elbiseleriyle başlaması onun geleceğe umutla bakmasını, beyaz yazması gelenekçi yönünü, ağır ağır ilerlemesi ise artık yorulduğunu ve yaşlandığını işaret etmektedir.

Romanda toprakla dertleşen kişi bir Kırgız anası olan Tolgonay – Tolunay-‘dır. II. Dünya Savaşı’nın büyük acıları bozkırdaki bu insanları da derinden etkileyecektir. Savaşa eşi Suvankul’la birlikte Kasım, Maysalbek ve Caynak adlı oğullarını da gönderip, geride gelini Aliman’la birlikte köyde kalan Tolgonay’ın geri dönüşlerle anlattığı o hikaye bittiğinde, biz okurlar için adeta bir okunmuşluk hissi değil de, bir film seyretmiş hissi de kalıyor geriye. Hemen her sahnesini gözümüzde canlandırabildiğimiz harika bir anlatım.

Toprak Ana’yı şiddetle tavsiye ediyorum; çok beğeneceksiniz.
Okumayı çok sever, her zaman kitaplara dalıp giderdi. Onun en çok sevdiği şey, ona en değerli ödül kitaptı.
Cengiz Aytmatov
Sayfa 20 - Ötüken

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Toprak Ana
Baskı tarihi:
1963
Sayfa sayısı:
136
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754371543
Kitabın türü:
Orijinal adı:
эне жер
Çeviri:
Refik Özdek
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ötüken Neşriyat
Baskılar:
Toprak Ana
Toprak Ana
Toprak Ana
Toprak Ana
Toprak Ana
Erkekleri askere alınan köylerde geride kalanların çektiği sıkıntılar etkileyici bir üslupla anlatılır. Eldeki yetersiz yiyeceğin muhtaç olandan başlanarak dağıtılması, dört gözle beklenen hasat zamanları, umutların hasat zamanına ertelenmesi, savaş yüzünden ürünün hemen hepsinin merkezden istenmesi, boşa çıkan umutlar, yine açlık, sefalet, bir yandan cepheden gelen ölüm haberleri, umutsuz bekleyişler, savaşın uzun sürmesi üzerine aşağı çekilen cepheye çağrılma yaşı, yine gidenler, ayrılıklar, gözyaşları... Yani tek kelimeyle ve bütün zulmetiyle; savaş.

Kitabı okuyanlar 5.737 okur

  • Elif Dağ
  • Emrullah Zengin
  • Özgenur UZ
  • Bilge Karaağaç
  • Suna Gokalp
  • Kitapsaire
  • Mihrican
  • Papatya Rayihasi
  • Ceren Çoban
  • Aygül Akın

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%9.8
14-17 Yaş
%14.1
18-24 Yaş
%24.1
25-34 Yaş
%27.7
35-44 Yaş
%16.1
45-54 Yaş
%4.7
55-64 Yaş
%1
65+ Yaş
%2.2

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%64.9
Erkek
%34.9

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%39.5 (731)
9
%26.6 (492)
8
%19.4 (358)
7
%7.2 (133)
6
%3.4 (62)
5
%1 (19)
4
%0.5 (10)
3
%0.2 (4)
2
%0.1 (2)
1
%1.3 (24)

Kitabın sıralamaları