1000Kitap Logosu
Ahmet Hamdi Tanpınar

Ahmet Hamdi Tanpınar

Yazar
Çevirmen
BEĞEN
TAKİP ET
61,6bin
Okunma
6,2bin
Beğeni
134bin
Gösterim
Unvan
Türk Yazar ve Şair
Doğum
İstanbul, Türkiye, 23 Haziran 1901
Ölüm
İstanbul, Türkiye, 24 Ocak 1962
Yaşamı
Ahmet Hamdi Tanpınar (d. 23 Haziran 1901; İstanbul) – (ö. 24 Ocak 1962, İstanbul), Türk romancı, öykücü , şair, öğretmen, çevirmen, edebiyat tarihçisi, siyasetçi. Cumhuriyet neslinin ilk öğretmenlerinden olan Ahmet Hamdi Tanpınar; "Bursa'da Zaman" şiiri ile geniş bir okuyucu kitlesi tarafından tanınmış bir şairdir. Şiir, hikâye, roman, deneme, makale, edebiyat tarihi gibi birçok alanda eser veren sanatçının başlıca eserleri Huzur ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü adlı romanları, Beş Şehir adlı şehir monogrofisidir. Bir bilim adamı olarak “XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi” adlı eseriyle edebiyat tarihçiliğine yeni bir görüş ve bakış açısı getirmiştir. TBMM VII. dönem Maraş milletvekilidir. Yaşamı 23 Haziran 1901'de İstanbul'da Şehzadebaşı’nda doğdu. Babası Gürcü asıllı Hüseyin Fikri Efendi, annesi Nesime Bahriye Hanım’dır. Tanpınar, ailenin üç çocuğundan en küçüğüdür. Çocukluğu, kadı olan babasının görev yaptığı Ergani, Sinop, Siirt, Kerkük ve Antalya’da geçti. Annesini Kerkük’ten yaptıkları bir yolculuk sırasında 1915’te tifüsten kaybetti. Lise öğrenimini Antalya’da tamamladıktan sonra yükseköğrenim için İstanbul’a gitti. Halkalı Ziraat Mektebi'nde bir yıl yatılı olarak okuduktan sonra 1919 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ne girdi. Yahya Kemal’in öğrencisi oldu. Yahya Kemal onun şiir zevkinin, millet ve tarih hakkında görüşlerinin oluşmasında önemli rol oynadı. Celâl Sahir Erozan’ın bir şiir ve hikâye toplamı şeklinde yayımladığı seriden “Altıncı Kitap”’daki “Musul Akşamları”, yayımladığı ilk şiir oldu (Temmuz 1920)[6] Yahya Kemal’in çıkardığı Dergâh’ta 1921-1923 arasında 11 şiiri yayımlandı. 1923 yılında Şeyhî’nin Hüsrev ü Şirin adlı mesnevisi üzerine yazdığı lisans teziyle Edebiyat Fakültesi’nden mezun oldu. 1923’te Erzurum Lisesi’nde edebiyat öğretmenliğine başlayan Ahmet Hamdi 1925’te Konya Lisesi’ne, 1927’de Ankara Erkek Lisesi’ne tayin oldu. Konya’da iken bir Mevlevi ayininde Itrî’nin bir eserini dinleyerek Klasik Türk Müziği ile tanıştı. 1930-1932 arasında Gazi Terbiye Enstitüsü’nde edebiyat öğretmenliği yaptı; bir yandan da Ankara Kız ve Erkek Liselerinde ders vermeye devam etti. Gazi Terbiye Enstitüsü’nün bünyesindeki Musiki Mualli Mektebi, onun klasik batı müziği ile tanışmasını sağladı. Bu dönemde yeniden şiir yayımlamaya başladı. 1926’da Millî Mecmua’da yayımlanan “Ölü” şiirinden sonra 1927 ve 1928 yıllarında (“Leylâ” şiiri hariç) hepsi Hayat dergisinde olmak üzere toplam yedi şiir yayımladı. İlk yazısı ise 20 Aralık 1928’de yine Hayat dergisinde çıktı. Şiir dışında ikinci bir çalışma alanı olarak çeviriye başlayan Ahmet Hamdi’nin 1929 yılında biri E.T.A. Hoffmann’dan (“Kremon Kemanı”), diğeri iseAnatole France’tan (“Kaz Ayaklı Kraliçe Kebapçısı”) olmak üzere iki çevirisi yine aynı dergide yayımlandı. 1930 yılında Ankara’da toplanan Türkçe ve Edebiyat Muallimleri Kongresi’nde, Osmanlı edebiyatının tedrisattan kaldırılması ve okullarda edebiyat tarihinin, Tanzimat’ı başlangıç kabul ederek okutulması gerektiğini söyleyen Tanpınar, kongrede önemli tartışmaların doğmasına sebep oldu. Aynı yıl Ahmet Kutsi Tecer ile beraber Ankara’da Görüş dergisini çıkarmaya başladı. 1932 yılında Kadıköy Lisesi’ne atanması üzerine İstanbul’a döndü. Ahmet Haşim’in ölümü üzerine 1933’te Sanayi-i Nefise’de sanat tarihi öğretmeni olarak görevlendirildi. 1934’te Akademi’nin Estetik ve Mitoloji derslerine de girmeye başladı. Yahya Kemal’in İspanya’daki büyükelçilik görevinden döndüğü 1934 yılında Yahya Kemal üzerine iki yazı yayımladı. Artık dikkatini Türk edebiyatı üzerine yoğunlaştıran Ahmet Hamdi, 1936 yılında Tangazetesinde “Son Yirmi Beş Senenin Mısraları” adı altında beş yazılık bir deneme serisi yayımlamıştır. Aynı yıl ilk hikâyesi “Geçmiş Zaman Elbiseleri”ni tefrika etmeye başladı; ancak bu tefrika 1939 yılında Oluş dergisinde tamamlanabilecektir. 1937 yılında Tevfik Fikret hakkındaki antolojisi Tanpınar’ın yayımlanan ilk kitabıdır. Aynı yıl Abdülhak Hamit Tarhan üzerine de bir yazısı yayımlanmıştır. Tanzimat’ın 100. yıldönümü dolayısıyla 1939’da eğitim bakanı Hasan Âli Yücel’in emriyle Edebiyat Fakültesi bünyesinde kurulan 19. Asır Türk Edebiyatı kürsüsüne, doktorası olmadığı hâlde, Yeni Türk Edebiyatı profesörü olarak atandı ve Tazimat’tan sonraki Türk edebiyatının tarihini yazmakla görevlendirildi. Hazırladığı edebiyat tarihinin de etkisiyle 1940’lı yıllarda yazı faaliyetleri yeni Türk edebiyatı etrafında şekillendirdi. Kitap tanıtım yazıları ve İslam Ansiklopedisi’ne maddeler yazdı. 1940 yılında 39 yaşındayken Kırklareli'nde topçu teğmeni olarak askerliğini yaptı. En tanınmış şiiri olan “Bursa’da Zaman”ın ilk hâli “Bursa’da Hülya Saatleri” adıyla 1941’deÜlkü mecmuasında yayımlandı. İkinci kitabı olan “Namık Kemal Antolojisi”ni 1942 yılında yayımladı. 1942’deki ara seçimlerde Maraş milletvekili seçilen Tanpınar, 1946 seçimlerine kadar milletvekilliği yaptı. 1943’te öykülerini içeren “Abdullah Efendinin Rüyaları”’nı yayımladı. Bu, onun basılı ilk edebiyat yapıtıdır. Aynı yıl “Yağmur”, “Güller ve Kadehler” ve “Raks” gibi ünlü şiirleri yayımlandı; “Bursa’da Hülya Saatleri” şiiri, “Bursa’da Zaman” adıyla tekrar basıldı. İlk romanı Mahur Beste 1944’te Ülkü dergisinde tefrika edildi. Tanpınar’ın önemli çalışması Beş Şehir, 1946’da kitaplaştı. 1946 seçimlerinde parti tarafından tekrar milletvekilliğine aday gösterilmeyince bir süre Millî Eğitim Bakanlığı’nda orta öğretim müfettişliği yapan Tanpınar, iki yıl sonra Güzel Sanatlar Akademisi Estetik hocalığına, ardından Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'ndeki görevine döndü. Huzur romanı 1948’de Cumhuriyet'te tefrika edildikten sonra büyük değişikliklerle kitap haline getirilip 1949’da yayımlandı. Aynı yıl Milli Eğitim BakanıHasan Ali Yücel’in ısmarladığı XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi adlı eserinin 600 sayfalık ilk cildini yayımladı. İki cilt olarak tasarladığı bu eserin ikinci cildi yarım kalmıştır. Sahnenin Dışındakiler adlı romanı 1950’de Yeni İstanbul gazetesinde tefrika edildi. 1953’te Edebiyat Fakültesi, Tanpınar’ı altı aylığına Avrupa’ya gönderdi. 1954 yılında Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanının Yeni İstanbul gazetesinde tefrikası yapıldı; 1955 yılında ise ikinci hikâye kitabı olan Yaz Yağmuru yayımlandı. 1957 ve 1958 yıllarında Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan yazılarına ağırlık verdi. 1959’da edebiyat tarihinin ikinci cildi için kaynak toplamak üzere Rockefeller bursuyla bir yıllığına yeniden Avrupa’ya gitti. Sağlığında yayımladığı 74 şiirinden ancak otuz yedisi ile, tek şiir kitabını çıkardı: Şiirler (1961; Bütün Şiirleri adıyla genişletilmiş olarak 1976). Aynı Yıl Saatleri Ayarlama Enstitüsü kitaplaştı. 24 Ocak 1962 günü geçirdiği kalp spazmı sonucu hayatını kaybetti. Cenazesi Aşiyan Mezarlığında Yahya Kemal'e yakın bir yere defnedilmiştir. Mezartaşı üzerinde çok bilinen "Ne İçindeyim Zamanın" şiirinin ilk iki mısrası yazılmıştır: "Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında". Ölümünden sonra Ahmet Hamdi Tanpınar’ın sağlığında yayımlatamadığı birçok çalışması ölümünü takip eden yıllarda teker teker yayımlanmıştır.[6] Enis Batur 1992 yılında "Ahmet Hamdi Tanpınar'dan Seçmeler" adlı bir kitap hazırladı. 1998 yılında da Canan Yücel Eronat tarafından hazırlanan “Tanpınar’dan Hasan Âli Yücel’e Mektuplar” kitaplaştı. Tanpınar’ın önceki kitaplara girmemiş yazıları ve söyleşileri ise "Mücevherlerin Sırrı" adlı altında toplanarak yayımlandı. Tanpınar'ın 1953 yılında yazmaya başladığı ve 1962 yılında vefatına kadar tuttuğu notlar 2007 yılının sonunda "Günlüklerin Işığında Tanpınar'la Başbaşa" adıyla kitaplaştı.
Huzur
Okuyacaklarıma Ekle
Hikayeler
Okuyacaklarıma Ekle
Yaz Gecesi
Okuyacaklarıma Ekle
376 syf.
·
5 günde
·
10/10 puan
Sadece tiksiniyordum: insandan, tabiattan, eşyadan! (Okumadan ölmeyin)
"Ne içindeyim zamanın, Ne de büsbütün dışında; Yekpare, geniş bir ânın Parçalanmaz akışında." Gururla söyleyebilirim: "Bu dünyadan bir
Ahmet Hamdi Tanpınar
Ahmet Hamdi Tanpınar
geçti ve ben onu okuma şerefine nail oldum." Bazı yazarlar vardır, geç tanırsın. Bazıları da vardır ki, geç tanımanın daha kötüsü: yanlış tanımak... Geçtiğimiz yıllarda çok sevdiğim, bana çok şey katan bir profesör ile konuşuyoruz. Söz Ahmet Hamdi'den açıldı. Dedim ki, bir kitabı ile başladım ve bir süre ara verme kararı aldım. Bana "Sen en olmayacak kitapla, Huzur ile başlamışsındır." dedi. Gerçekten de öyle yapmıştım. O muhabbetten sonra bir şans daha verdim kendisine -Ben kimim ki öylesi bir yazara şans tanıyorum, bir kere daha okuma kararı aldım diyelim.- Ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü okudum. Üslubu o kadar başkaydı ki yavaştan bir hayran olma duygusu uyandırdı bende. Ve şimdi Sahnenin Dışındakiler... Dili bu kadar güzel kullanan -tek kelimeyle muazzam buldum- olaylar arasında böylesi geçişler yapabilen çok az yazar tanımışımdır. Sonradan öğrendim ki
Yahya Kemal Beyatlı
Yahya Kemal Beyatlı
'nın öğrencisiymiş. Kelimelere olan titizliğini ondan almış olsa gerek. "Hiç kendini denemeyecek misin? Ne olduğunu, kim olduğunu öğrenmeden mi öleceksin?" (s. 11)
Sahnenin Dışındakiler...
Sahnenin Dışındakiler...
1920'li yılların İstanbul'u. Düşman askerleri şehirde. Asıl mücadele Anadolu'da yaşanıyor, İstanbul bir nevi sahnenin dışı. Hani diyordu ya Ahmet Hamdi: "Ne içindeyim ne de büsbütün dışında" diye, tam olarak öyle bir hali var aslında. "Orada mücadele var, muharebe var. Mukadderatımız orada halledilecek! Asıl sahne orası. Biz burada maalesef sadece seyirciyiz. Sahnenin dışındayız." (s. 142) Bir tarafta İstiklal Harbi yaşanıyor diğer tarafta iç karışıklıklar, iç savaş... Çıkar ilişkileri, ayaklanmalar, ne dost belli ne de düşman. O dönemin İstanbul'unu o kadar başarılı sunmuş ki okura yazar. Toplumun düşünce biçimini, kadının toplumdaki ve sanatın o dönemdeki yerini, aydınların çabalarını ve bu çabalara engel olmak isteyenlerin çalışmalarını... "Gayet gariptir ki erkeklere ait her haddin ayrı ayrı dualarla, düğünlerle tespit edildiği eski örfümüzde, genç kızların çarşafa girme hadisesi çok sessiz sedasız geçerdi." (s. 40) Durun durun! Böyle devam edersem bunu yalnızca tarihi bir roman gibi aksettireceğim size! Oldukça derin, çok boyutlu bir eser. Başkahraman Cemal merkezinde gelişiyor olaylar, çocukluktan beri tanıdığı ve sevdiği Sabiha ve arkadaşı, hocası İhsan... Karakter tanıtımları oldukça başarılı. Bir adamın hayatının iki karakter ile nasıl şekil aldığını (Sabiha ve Alaiyeli Ahmet'in etkisi) ve bir kadının göz göre göre nasıl bir uçuruma sürüklendiğini anbean görüyorsunuz. Kahramanların birbirleri üzerindeki etkileri derinlemesine ele alınmış. Öyle ki ben bile saatlerce Cemal ve bilhassa Sabiha'yı düşünmekten kendimi alamadım. Ve bir adım daha ileri giderek, sayfa sayfa Cemal'le birlikte Sabiha'yı aradım diyebilirim. Amiyane tabiriyle yaşanan her şey vıcık vıcık olmadan, dozunda yaşanıyor. İlk andan itibaren Sabiha'ya bağlı Cemal, onu en yakın arkadaşı İhsan'dan bile kıskanıyor. Ama kadın hissi derler ya, her ikisine de yâr olmayacağını hissediyor Sabiha... Bu aşka dair söylenecek çok şey var aslında ama daha fazla spoiler vermemek adına siz kıymetli okurlara bırakıyorum. Aklıma okuduğum andan itibaren takılan şu cümleyi düşünmekten de kendimi alamıyorum: "Niçin kadere bu kadar bağlı olan insanlar, bir türlü ona razı olmaz?" (s. 36) Yazarın döneme dair tespitleri o kadar yerinde ki... Neden mutlu, sağlıklı, varlıklı değiliz -ya da değildik- hepsinin cevabı bir paragrafta saklı aslında. Kitabı bir paragrafla özetleyecek olsaydım yazarın şu paragrafını seçerdim. Okuyunca eminim hak vereceksiniz: "Dünyada başka mesut milletler de vardı. Onların bizim yaşlardaki gençleri hiç de bizim bu anda olduğumuz gibi bir “olmak ve olmamak” meselesiyle meşgul değildiler. Onlar aşkı, sporu düşünüyorlar, yaşlarının tabii iştiyakları ve meseleleriyle meşgul oluyorlar, kurulmuş bir hayatın imkânlarından istifade ederek çalışıyorlardı. Biz ise el parçası kadar bırakılmış, çok harap bir vatanda yaşamak imkânlarını düşünüyorduk." Atatürk'e dair bir anı var, pek çoğunuz bilirsiniz. Bu görüşleri doğrular nitelikte: "Atatürk, Mersin'e yaptığı gezilerden birinde, kentte gördüğü büyük binaları işaret ederek sormuş: “Bu köşk kimin?” “Kirkor'un.” “Ya şu koca bina kimin? “Yorgo'nun.” “Ya şu apartman kimin?” “O da Salomon'un.” Atatürk biraz sinirlenerek sormuş: “Onlar bunları yaparken ya siz neredeydiniz?” Toplananların arkalarından yaşlı bir köylünün sesi duyulmuş: “Biz Yemen'de, Tuna boylarında, Balkanlar'da, Arnavutluk dağlarında, Kafkasya'da, Çanakkale'de, Sakarya'da savaşıyorduk paşam!” Atatürk bu hatırasını naklederken: “Hayatta cevap veremeyeceğim yegâne insan bu ak saçlı ihtiyar olmuştur.” der. Şu soruyu sormanızı istiyorum kendinize: Hayat telaşı ile uğraşmaktan aşka, spora, edebiyata vakit bulabiliyor musunuz? Cevabınız evetse, ziyadesiyle şanslı ya da bunu kazanmak için ziyadesiyle emek vermiş olduğunuzu söyleyebilirim. Varlık yokluk mücadelesi veren bir milletin sanatı da ihmal etmeme çabası... Sabiha bir tiyatro aşığı. Hatta eserin sonunda sahneye çıkan ilk Türk kadını olduğunu görüyoruz. Verdiği zorlu hayat mücadelesinin sonunda en baştan beri tutkun olduğu belki de elinde kalan yegane şey: tiyatro. "Sabiha'nın tiyatroya merakı o devirde hayret edilecek bir şey değildi. Balkan Harbi'nin sıkıntısından yeni çıkmış olan İstanbul, belki de eğlenmek istediği için hemen hemen sadece tiyatroya sarılmıştı." (s. 131) Eserin sonunda kıymetli hocamız -kendisini geçen yıl Kastamonu'da tanıma ve dinleme şerefine eriştim- İnci Enginün'ün esere dair açıklamaları yer alıyor ve ardından kitapla tefrika arasındaki farklara sayfa sayfa yer verilmiş. Oldukça titizlikle hazırlanan bir çalışma diyebilirim. Yalnızca bunun için birkaç kez okunmayı hak ediyor olabilir! Biraz uzun oldu ama kısa yazsam da uzun yazsam da çok okunmuyor nasıl olsa. Ne diyordu Ahmet Hamdi eserinde: "Az okuyoruz hatta hiç okumuyoruz ve galiba hiç de düşünmüyoruz." (s. 45) Huzuru okurken huzursuz -sanırım hazır değildim.- olmuştum. Şimdi bu kitabın kapağını huzurla kapatıyorum. "Bu dünyadan bir Ahmet Hamdi Tanpınar geçti ve ben onu okuma şerefine nail oldum." Bunun ötesi olabilir mi? Dili biraz ağır, cümleler uzun ama edebi değeri tartışılamayacak nitelikte. Biraz hazırbulunuşluk gerektirse de o lezzet alınınca doyulamayacak bir yazar. Bu kitap için de vesile olan
Eyüpsultan Belediyesi
Eyüpsultan Belediyesi
'ne teşekkür ediyorum. Ama en büyük teşekkürü buraya kadar sabırla okuyan kıymetli okurlara etmek istiyorum. Paylaşarak daha çok kişiye ulaşmasına vesile olabilir, yorum yaparak görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Söz yarışmayı kazanırsam kitaplarımı sizlerle paylaşacağım.
Sahnenin Dışındakiler
Okuyacaklarıma Ekle
382 syf.
·
5 günde
·
10/10 puan
"Ahmet Hamdi Tanpınar'la Zaman'a Doğru.."
Daha önce hiç gitmediğiniz bir şehire gittiğinizi düşünün. Orada yaklaşık 5-6 saat gezme fırsatınız var. Yani 3-4 yere rahatlıkla gidebilirsiniz. En sona, gidilebilecek en güzel yeri mi bırakırsınız yoksa diğerlerine nazaran biraz daha gölgede kalmış yeri mi? Bu soru her ne kadar kişiden kişiye farklılık gösterse de güzel olan bence en sona bırakılmalı. O zirve tat, en son tadılmalı. Futbolda seri penaltı atışlarında da bu böyledir, en iyi futbolcu hep en son topun başına geçer. You Tube'da da böyledir, herhangi bir konu hakkında  bir video izlediğimizde en dikkat çekici noktayı hep videonun sonunda izlemiş oluruz. Mesela yolculuğa çıkacak olan birisinin vedalaşma anını düşünün, en sona en sevdiğini bırakır.. Kitaplar da böyledir benim için. Oğuz Atay'ın okuyacak olsam; ilk Korkuyu Beklerken, Tehlikeli Oyunlar, Eylembilim gibi kitaplarını okurum, Tutunamayanlar'ı en sona bırakırım. Zülfü Livaneli okuyacaksam ilk Serenad'ı okumam. Yaşar Kemal okuyacaksam ilk İnce Memed'i okumam ya da John Steinbeck okuyacaksam ilk Gazap Üzümleri'ni okumam. Kısacası yazarın zirve kitabıyla başlamam. Ahmet Hamdi Tanpınar için bu durum böyle olmadı maalesef. Ahmet Hamdi Tanpınar denilince akla gelen ilk şey Saatleri Ayarlama Enstitüsü'dür. Huzur, Aydaki Kadın, Mahur Beste gibi kitaplarını okuduktan sonra okumak isterdim bu kitabı ama öyle olmadı.. Romandaki motif zamandır. Türk Edebiyatında "Zaman" denince akla ilk Ahmet Hamdi Tanpınar gelir. Romanın birinci kısmı olan "Büyük Ümitler" Tanzimat öncesini konu alırken "Küçük Hakikatler" ve "Sabaha Doğru" bölümleri Tanzimat dönemini, son bölüm olan "Her Mevsimin Bir Sonu Vardır" ise Cumhuriyet döneminin başlarını ve devamını işler. Romanın olay örgüsü, fakir bir ailede büyüyen ve saatlere büyük bir ilgi duyan Hayri İrdal adlı genç bir adamın çevresinde şekilleniyor. Hayri İrdal, 1800'lü yılların sonunda doğar ve küçükken dayısının da etkisiyle  saatlere ilgi duyar. Hayri talihsizlik kelimesinin vücut bulmuş hali gibidir. Hatta bir vakit sonra psikoloğa gönderilir ve bir süre tedavi görür. Spoiler vermek istemiyorum. Başından geçenleri okuyunca anlayacaksınız siz de. Kalabalık sayılabilecek bir şahıs kadrosuna sahip olan romanda, başkahraman Hayri İrdal’dan sonra en baskın karakteri ise Halit Ayarcı oluşturuyor. Öyle ki Hayri İrdal bile kendi yaşamını, Halit Ayarcı ile tanışmadan öncesi ve sonrası olmak üzere iki farklı şekilde değerlendiriyor. Bir fikir romanı olan Saatleri Ayarlama Enstitüsü, kültür değişimi gerçekleştirmekte olan Türk toplumunun türlü sorunlarını saptamakta, onları yorumlamakta veya tartışmaya açmaktadır. Romanda şiirsel, özgün bir anlatım vardır. Sembolist bir yazar olan Ahmet Hamdi Tanpınar bu özgün anlatımda her şeyi şeffaf bir şekilde önümüze koymaz. Hafif bir perde çeker ve okurun da anlamaya çalışmasını sağlayarak okuru aktif kılmış olur. Toplumsal mesajlar üzerine kuruluyor demiştik Saatleri Ayarlama Enstitüsü. Aynı zamanda yoğun bir simgeleme kullanmıştır Ahmet Hamdi Tanpınar. Kitabın Osmanlı'nın son dönemlerinden Çağdaş Türkiye'ye geçişin sancılı yanlarını  simgelediği yorumları yapılır. Genel görüş, Hayri'nin Türk halkını, Halit Bey'in ise Cumhuriyet'i sembolize ettiği yönündedir. Dolayısıyla Halit Bey öncesi Türk halkının Doğu kültürüne dayalı dindar ve geleneksel yapısını, Halit Bey sonrasının ise  Türk halkının cumhuriyetle beraber Batı kültüründen alınan ilhamla daha akılcı yapısını sembolize etmektedir. İlk usta Nuri Efendi'nin ise Osmanlı'yı ve Doğu kültürünü temsil ettiğini görürürüz. Hayri İrdal ise Nuri Efendi ve Halit Bey ile  durumunu 55. Baskı'nın 31. sayfasında şöyle özetlemiştir: "Nuri Efendi ve Halit Ayarcı… İşte benim hayat mekiğim bu iki kutup arasında dolaştı. Birisini çok gençken, insanlara ve hayata gözlerim henüz açıldığı sırada tanıdım. Öbürü her şeyden ümit kestiğim, hattâ ömür defterimi tamamlanmış sandığım bir zamanda karşıma çıktı. Fakat bu ayrı meziyette, ayrı zihniyette insanlar bütün zaman ayrılıklarının üstünden hayatımda bir daha ayrılmamak şartıyla birleştiler." Hayri İrdal'ın hastalandıktan sonra hastaneye gitmesini Osmanlı'nın "Hasta Adam" durumuyla bağlantılı olduğunu iddia edenler de vardır. Doktorun ona ayarlanmış rüyaların zorla görüyor oluşunu toplumu devrimlerle dönüştürme çabası şeklinde yorumlanmaktadır. Halit Bey ile hayatının güzelleşmesini ve anlam kazanmasını Atatürk'ün gelişini, Halit Bey'in ölümüyle beraber tekrar gelen o eski düzensiz hayatın da Atatürk'ün gidişini sembolize ettiği düşünülür. Mükemmel, fevkalade bir simgeleme. Hayran olmamak elde değil. Bunları göz önünde bulundurduktan sonra bu romanın, sadece bir romandan ibaret olmadığını görüyoruz. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın de kullandığı dil ve anlatımına şapka çıkarıyoruz. Şiirlerini okumuştum, kitabın güzel olduğunu da tahmin ediyordum ama bu kadar mükemmel bir kitap olduğunu bilmiyordum. Her yönüyle okunmaya değer. Bir kere de değil, belirli aralıklarla defalarca kez okunması gereken bir eser. Her okuyuşumuzda farklı bir simgelemeye denk geleceğimize ve farklı bir anlam çıkaracağımıza eminim. Sen çok farklı bir mevzuymuşsun be Ahmet Hamdi Tanpınar... Kitaplarla kalınız efendim, sağlıcakla ve kitaplarla...
Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Okuyacaklarıma Ekle
382 syf.
·
6 günde
Her kitabın da bir sonu vardır :(
Yazıya başlarken nereden başlayacağıma dair bir kaç fikir vardı zihnimde ama kitabın hangi kısmına tutunsam bir şaheser rüzgarı esiyor. Genelde inceleme biterken bir nokta edasıyla "tavsiyede bulunmak" hoşuma gidiyor ama bu kitabın incelemesi de her sayfası ve her karakteri gibi özel olmalı. Kitabı şiddetle tavsiye ediyorum. "Kitaplar sadece okumak için değil, aynı zamanda birlikte yaşamak içindir.” Walter Benjamin
Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Saatleri Ayarlama Enstitüsü
'nü okurken bu söz çınladı durdu kulaklarımda, okuduğunuz da sadece varlığıyla değil entelektüel değeri olarak yaşamınız içinde daimi olacak bir eser olduğunu kanısındayım. Kitabın baş kahramanı ve anlatıcısı Hayri irdal'ın hayatını anlattığı, zaman kavramı üzerinden ilerleyen bir eser, kitap ilk başlardan itibaren bana çok eğlenceli ve karamizahı çok güçlü geldi. Anlatıldığı zamanı çok iyi betimleyen, sadece o zamana da ait olmayan evrensel bir kurguda işlenen konular olduğu için kitabın muhtevası günümüz Türkiye'sinde bile canlılığını korumayı başarıyor. Kitaptaki baş karakterleri kadar konu içerisindeki diğer yan karakterinde kitabın kimyasına ve kurgusuna çok güzel bir etki yaptıklarını hissettim. Yazar yan karakterlere güçlü bir karakter anlatımı yapıyor, bunu yazar arkadaşlar da bilirler bir kitapta konuyu işlemekten daha zor olan şey zihninde bir karakter eskizi yaratmak ve bunu kelimelere dökmek bu bile başlı başına kitabın çok özel bir yerde olması için yeterli bence. Kitabı okurken en çok farkettiğim şey kitabın kelime hazinesi çok geniş, özellikle Farsça , Osmanlıca ve Arapça bir çok kelimeyi dağarcığınıza katacağınızı düşünüyorum. Kelime not etmek zorunda hissedebilirsiniz kendinizi. (bu biraz zahmet verebilir) Sanıyorum bizim bu zamana dair en büyük kayıplarımızdan birisi kelimelerimiz, kitap 1961 yılında basılmış aradan 60 yıl geçmiş ve okuyunca Türkçemize dair ne kadar çok değerli kelimeyi yitirdiğimizi anladım ve üzüldüm. kültürüyle Lüğatımızı harmanlayarak yoğuran dilimizin bugünlerdeki "yavan" ve "kışın yenen domates gibi tatsız, tuzsuz ıslak ekmek içi" gibi yazıları görünce Saatleri ayarlama enstitüsü bir nevi sözlük gibi de geldi bana. Kocaman bir yıl geri de kalırken yitirdiklerim kazandıklarım, hüzünlerim ve sevinçlerim hayatımda son zamanlarda neler yaşadıklarımı hafızamda tekrardan muhasebe etme fırsatı bulduğum ve kendime dair ne gibi müspet ve menfi düşüncelerimin değiştiğininin farkında olmamı da sağladı. Zamana dair kavramları ve betimlemeleriyle eseri okumak gerçekten beni çok etkilediğini söylemek isterim. Saatleri ayarlama enstitüsü her evin kütüphanesinde bulunması gereken bir başyapıt, Okurken haz alabileceğiniz kütüphaneniz de bulunmasından mutlu olacağınız bu esere baş köşelerden yer ayırmak isteyeceksiniz.. "Her mevsimin bir sonu vardır" Mutluluğun, aldığımız hazların, üzüntülerimizin, sıkıntılı geçen günlerimizin ve en hakikat bildiğimiz gerçek olan ömrümüzde bir sonu var. Bu kitabınında bir sonu vardı ve bitti... Keyifi okumalar.
Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Okuyacaklarıma Ekle
382 syf.
·
Beğendi
·
10/10 puan
Ben bu kitapla yeniden doğdum... Okumayı sevdim, okur yazar oldum, kendimi buldum... Bu kitabı okuyana kadar yılda dört beş kitap okurdum, bu kitabı okuduğum sene yaklaşık 40 kitap okudum ve 1,5 sendedir aynı tempo ile okumaya devam ediyorum. Farkettiyseniz profil resmimi bu kitabın kapağından aldım, Hayri İrdal olmaktan çıktım Halit Ayarcı oldum... Bu kitap ile bu siteyi buldum, siz okurları tanıdım. Okuduğum kitaplara yorumlar yazdım ama bu kitap benim için özel olduğu için üzerine söz söylemeye sırrımı ifşa etmeye çekindim ve bugün Huzur'u okurken tamam dedim Saatleri Ayarlama Enstitüsü'ne inceleme yazacağım.... Bu kitabı on sene önce üniversitede bir arkadaşım tavsiye etmişti ama okumak yıllar sonrasına nasip oldu. Ama olsun okumaya başlamanın yaşı ve zamanı yok... Biraz da kitaptan bahsedeyim. Konusu Hayri İrdal gibi pasif ve yılgın birisinin Halit Ayarcı gibi aktif ve özgüveni yüksek biriyle tanışıp hayatının nasıl değiştiğini ve Saatleri Ayarlama Enstitüsünü nasıl kurduklarını, başarıyı nasıl yakaladıklarını, o zamanın insanlarını ve toplumunu ince espirilerle hicv ederek anlatıyor. Böyle bir enstitü gerçekten olmayabilir ama bence gerçekten olsa güzel olur. Geçenlerde bir camiiye girdim, camiinin duvarlarında altı tane saat var fakat her biri farklı bir zamanı gösteriyor. Bir müsliman için zaman çok önemlidir. Dakikası hatta saniyesine göre sahuru keser, iftar yaparız. Toplantılara, iş yerlerimize, randevularımıza zamanında gelememe alışkanlığımızdan bahsetmiyorum bile... Zaman tanzimi ve öncekilerin belirlenmesi toplum hayatının düzeni için çok önemlidir. Bu ve benzeri konuları hem deneme hem roman tadında, yer yer tebessümlerle ve yer yer düşüncelerle okuyacağınız güzel bir eser. Mutlaka okumalısınız.
Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Okuyacaklarıma Ekle
415 syf.
·
6 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Akşamın bahçesinden sarkmış gibisin Tanpınar..Var ol..
Adı Huzur, tüm karakterleri huzursuz bir roman. Dört ana karakter vardır kitapta. Onların üzerinden de dört bölümle aktarılır olaylar. İhsan doğuyla batı arasındaki sıkışmışlığın huzursuzluğunda. Mümtaz yaşamın ve aşkın..Suad
Friedrich Nietzsche
Friedrich Nietzsche
’nin temsilcisidir, iyinin ve kötünün ötesindeki insanı arar. O yeni insanın huzursuzluğunda..Nuran 1930’lu yıllarda kadın olmanın...Bir yandan geleneksel seslere kulak kesilip, bir yandan kadının sahip olduğu yeni çehreye şevkle bakan biri. Karakterlerin gerçekçiliği, derinliği ve kalitesi konusunda en iyi değerlendirmeyi
Fethi Naci
Fethi Naci
yapar. Der ki ; "Tanpınar'ın romanlarına sıradan insanlar ancak kayık kürekçisi gibi görevlerle girer". Herbiri tarihin, müziğin, estetiğin, felsefenin, tabiatın ekmeğini yemiş, yalnız bıraksanız tek başına roman olacak karakterlerdir. Oyuncu kadrosunda yardımcı oyuncu yer almayan Oscar’lık, yavaş akan bir zamanın filmi Huzur. Öyle yavaş akar ki, okurken ayaklarınız karıncalanır. Belki tam bundan sebep, vakti zamanında Deniz Baykal bu kitabı Obama’ya hediye etmiştir :)). Ama tahminimce Baykal bu kitabın sonunu okumamıştır. İşbu Tanpınar akıcı anlatım yeteneğini nefesini tutar gibi tutar, tutar, kitabın sonunda salıverir. O ne mükemmel sondur öyle. —— Huzur romanından bahsedip de müzikten bahsetmemek mümkün değil. İçinde İstanbul’un seslerinin olduğu bir şarkı çalar fonda. Ki zaten romanın akışı da, bir müziğin akışı gibidir. Cümleler nasıl böyle ahenkle ve zerafetle ardarda gelebilir dedirtir insana. Kelimeler ‘akşamın bahçesinden sarkmış’ gibidir. Elinizi uzatıp tutmak istersiniz, Tanpınar araya girer, düşsün varsın, “hepimizi birden gece toplayacak.” Huzur romanının yapısıyla bir senfoninin yapısı arasında paralellik olduğunu savunanlar da vardır.
Berna Moran
Berna Moran
, kitaptaki dört bölümün bir senfonideki bölümlerin işlevini yüklendiğini, kesinlik gütmemekle birlikte, birinci bölümün sıkıntılı, ikinci bölümün neşeli, üçüncü bölümün melankolik, dördüncü bölümün çok sıkıntılı olduğunu söyler. Huzuru bir müzikal roman olarak okuma konusunda başka bir bakış açısı da
Zeynep Bayramoğlu
Zeynep Bayramoğlu
’ndan gelir. O Tanpınar’ın Huzur’u Beteethoven’in 9. senfonisi formunda bestelediğini söyler. Ve kitapta da sözü çokça geçen yine Beethoven’in opus 132 la minör yaylı sazlar kuartet’i ile kardeşliğini de ilan eder. Bu bana göre müzikal bir değerlendirme olmaktan çok yapısal bir değerlendirmedir. Ama bir kitap düşünün ki, okuduktan sonra bir senfoniden alınan hazzı versin. Tüm tartışmalar bir yana direk taşı budur. —— Huzur’da üç farklı zaman vardır. Birincisi romanı dışarıdan saran şimdiki zamandır. 24 saatte geçer. Okuyanlar kuşkusuz daha iyi karşılaştırabilirler, ki Tanpınar’ın bu formu uygularken
James Joyce
James Joyce
‘un
Ulysses
Ulysses
’inden etkilendiğini söyleyenler vardır. Romanın ikinci ve üçüncü bölümündeki geçmiş zaman, geriye dönüşlerle yapılan anlatım, Tanpınar’ın kendine üstat seçtiği
Marcel Proust
Marcel Proust
‘la geçmiş zamanın izini sürmesine yorulur. Romandaki karakterlerin yaşamlarını saran üçüncü bir zaman daha vardır, ki o da karakterlerin kendi olma süreçlerini hazırlar. Nitekim Tanpınar Nietzche’nin varisi Suat’a "herkes kendi zamanının şuuruyla doğar" dedirtir. Gelelim Huzur romanının içinde hayat bulduğu gerçek zamana. Kurgu 2.Dünya Savaşı’nın başlayacağı gün başlar. Zamanda ileriye, bazen geriye gidilerek zamanın tüm politik fikirleri, tarihin yarattığı bilinç, İstanbul’un şehir hayatı, Osmanlı’dan Cumhuriyete geçişin sancıları, toplumun haleti ruhiyesi anlatılır. Bu sırada boğazdaki eski lüfer avlarından, bugün esamesi okunmayan korulardan, İstanbul ormanlarından bahseder. Emirgan’da, Beykoz’da, Çengelköy’de çay demleyip içirir okura, kahvehanelerde oturup cızırtılı radyolardan savaş patladı patlayacak haberlerini dinlersiniz. Öyle gerçekçi tasvir edilir ki her şey, Mümtaz kolunuza uzanıp sen ne düşünüyorsun, ‘Fransa savaşabilecek mi’ diye soracak sanırsınız. Savaşın İstanbul’daki yansımalarına ayna tutan başka bir konu da tabi ki Cumhuriyet’in gelişidir. Nuran karakteri üzerinden verilen aşık olunan kadın anlatımının okuru sıkmaya başladığı yerlerde kadının toplumdaki değişimiyle ilgili unsurlar imdada yetişir. Cumhuriyetin getirdikleri ya da kimilerine göre götürdükleri arasında belki de en önemli unsur kadının sahip olduğu haklar ve sosyal anlamdaki değişimdir. Eşinden yeni boşanmış İstanbul kızı Nuran’ın ikilemleri, kendini koyduğu kuyudan yukarıya bakarken gördüklerini okuruz. Tanpınar onu kuyudan çıkarır, erkeklerle eşit haklara sahip biri gibi konumlandırır. Her ne kadar bu sadece ve hala bir GİBİ’yse de, Nuran, her şeye rağmen kimseden tekzip almadan yaşar aşkını. —— Nuran ve Mümtaz’ın aşkları üzerinden bu kitaba aşk romanı demek haksızlık olur. Kuşkusuz anlatımda bu aşk eksen alınır. Ama bence okurken asıl tadına doyum olmayan yerler İstanbul ve dönemin Türkiye’sinin ultrasonunun çekildiği bölümlerdir. Romanın başında henüz başlamamış olan savaş, bir dekor olarak arka fonda durur. Perdeler aralanıp bırakılır. Bu imge Nuran’ın gidişi, Suad’ın ölümü ve Mümtaz’ın deliliğiyle birlikte kitabın sonuna kadar kullanılır. Ve sonunda radyodan bir anons yayılır: “harp başladı” Karakterlerin harbi biter, dünyanın harbi başlar. Birbirine bağlı, birbirinden başka bir sürü meseleyi öyle güzel bağlar ki Tanpınar, daha önce bu kadar çok katmanlı az kitap okumuşum dedirtir. Kitabı uzun, yavaş akan, sıkıcı kelimeleriyle anlatan çok fazla insan var. Bu
Ahmet Hamdi Tanpınar
Ahmet Hamdi Tanpınar
’ın okunmasını ne kadar çok erteliyor kimbilir. Buna cevaben kitabın sonsözündeki şu anlatımı referans vermek isterim: “Dünyada koşarak hiçbir şey görülmez. Düşünmek için durmak lazımdır....Tanpınarı onun istediği gibi, dura dura, içlerine sindire sindire okuyanlar, onu sevecekler,..kendilerini ebediyete götüren esrarlı ışıklarla dolu bir yolda bulacaklardır.” Ben esrarlı ışıkları göremedim, ama öyle çok sevdim ki. Durun ve okuyun derim. Dura dura, sindire sindire okumalar..
Huzur
8.5/10 · 11,5bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
382 syf.
·
9 günde
·
9/10 puan
Türkiye'de Doğu Batı
Ahmet Hamdi Tanpınar
Ahmet Hamdi Tanpınar
, şair, yazar, tarihçi, siyasetçi ve aynı zamanda da akademisyendir.Milletvekilliği de yapmıştır.
Yahya Kemal Beyatlı
Yahya Kemal Beyatlı
onun en büyük etkilendiği kalemdir.Öğretmenlik yaptı ve klasik batı müziği ile de ilgilendi.
Hasan Ali Yücel
Hasan Ali Yücel
in emri ile de Türk edebiyat tarihini araştırdı.Dünyanın en zengin ailesi olan Rockefeller den burs aldı ve birçok ülkeyi gezip gördü.Mezar taşında şu kendi sözü yazar : " Ne içindeyim zamanın, Ne büsbütün dışında..."
Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Saatleri Ayarlama Enstitüsü
, kitabı onun romanlarından yalnızca biridir.Ama en çok sevilen ve okunan romanı da bu kitaptır.1961 de yazılmıştır.Ana konusu aslında Türk insanın doğu ve batı arasındaki yaşadığı sorunları, o boşluğu irdeler.Sosyal bir konu ile ilgili kitaptır.Paraya önem veren, makam, mevki, popülerlik vs gibi şeylere önem veren insanların değişimleri net bir biçimde kitap resmeder. Kitabın dili ağırdır.Herkes rahatlıkla okuyamaz.Çok fazla bilinmeyen kelime olup, sık sık sözlüğe bakmaya götürür sayfaları.Kitabı yarıda bırakanlara buradan sesleniyorum : Kesinlikle sabredin, devam edin, sonunda pişman olmayacaksınız.Bunu size gönül rahatlığı ile söyleyebilirim.Konu gitgide çekici bir hal alıyor.Dil ağırdır bu doğru ama anlatımda bir o kadar akıcıdır.Sıkmaz.Ben bu şekilde değerlendirebilirim bu eseri.Osmanlıca ve Farsçaya hakim kişiler daha rahat okuyup anlayabileceklerdir. Kitabın bir bölümü 2.Abdulhamid i anlatır.Diğer bölümleri de Cumhuriyet ve Meşrutiyet. Hiciv sanatı yani alaya alma durumu fazlası ile mevcuttur.Metaforlar vardır.İronik ve absürt durumlar vardır.Başlı başına bu Saatleri Ayarlama Enstitüsü zaten öyledir.Ve yazarımız, zaman kavramı ile resmen dans etmiş ve bize bu kavramı sorgulattırmıştır. Hayri İrdal ı sevecek, Halit Ayarcı dan da nefret edeceksiniz bence. Ayarcı soyadı da sanki yazar tarafından bilerek konulmuş gibi geldi bana. "Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır... Bu da gösterir ki, zaman mekân, insanla mevcuttur." Kitaba puanım 9.
Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Okuyacaklarıma Ekle
415 syf.
·
75 günde
·
9/10 puan
Huzur'la...
"Ne içindeyim zamanın Ne de büsbütün dışında Yekpare bir anın Parçalanmaz akışında" Bu dizeleri bilmeyen pek az insan vardır ama ne mânaya geldiğini yalnızca Huzur'un sayfalarında dolaşanlar idrak edebilir zannımca. Kulağında Mahur Beste ,ellerinde bir kaç neşriyat boğaza nazır bir köşkte ; kafasında harp eden düşünceler ve kalbinde med cezir yapan duygularla zaman algısını yitirmiş Mümtaz 'ı tanımayanlar iki üç anlam ,redif ve kâfiyeden başka ne yükleyebilirler ki bu sözcüklere? Bakmayın adının Huzur olduğuna .Huzur'a varabilmek uğruna içini kemiren sualler,suallere ayna tutan yanıtlar ,bitmeyen sorunlar,zaptedilemeyen duygular ve en nihayetinde kişinin kendi ruhuyla verdiği sesiz bir savaş kitabıdır bu kitap.Dönemin insanları sokaklarda Toplumculuk naraları savururken insan insanın cehennemidir deyip asıl derdin de dermanın da insanın kendi özünde olduğunu savunanların sesiz savaşı... Huzursuzluğun, aşkın ,düşüncenin, mücadelenin en sesiz hâli bu roman.Ve sözcüklerin en güzel nakşedildiği. Bazıları bunca betimlemeyi, anlamak için iki kez okunan cümleleri gereksiz görüyorlar ancak dünyadaki yanlış anlamaların, nezaketsizliğin ve belkide direkt bütün olarak iletişimin en büyük sorunu değilimidir bu?Kelimelerin tesirini küçümseyip ,dili doğru kullanmamak ve hatta kelime dağarcığını genişletmek yerine kelimeleri dar ağacına asmak... Bu kitap için önyargı besleyenlere söylemeliyimki salt öğreneceğiniz yeni sözcükler için bile okunmaya değer gerçek bir"Şair Romanı". Bu arada kitabın yavaş okunması romanın sıkıcı olmasıyla değil okurun sindirme hızıyla orantılı bir durum ;) " En iyisi düşünmemekti Kaçmaktı,kendi içime kaçmak Fakat bir içim var mıydı? Ben var mıydım" |
Ahmet Hamdi Tanpınar
Ahmet Hamdi Tanpınar
Huzur
8.5/10 · 11,5bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.