Yusuf Atılgan

Yusuf Atılgan

YazarÇevirmen
8.0/10
4.052 Kişi
·
13.318
Okunma
·
1.417
Beğeni
·
26.990
Gösterim
Adı:
Yusuf Atılgan
Unvan:
Türk Yazar ve Öğretmen
Doğum:
Manisa, Türkiye, 27 Haziran 1921
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 9 Ekim 1989
Yusuf Atılgan (d. 27 Haziran 1921, Manisa - ö. 9 Ekim 1989, İstanbul) Türk roman ve öykü yazarı.

1936 yılında Manisa Ortaokulu'nu, 1939 yılında ise Balıkesir Lisesi'ni ve ikinci sınıftan sonra askeri öğrenci olarak devam ettiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Nihat Tarlan'ın yönetiminde hazırladığı bitirme tezinin konusu Tokatlı Kani: Sanat, şahsiyet ve psikoloji idi. Aynı dönemde Akşehir'de Maltepe Askeri Lisesi'nde bir yıl edebiyat öğretmenliği yaptı. Üniversite öğrenciliği sırasında Türkiye Komünist Partisi'ne katılarak faaliyette bulunduğu iddiasıyla sıkıyönetim mahkemesince tutuklanarak ceza kanunu'nun 141. maddesi uyarınca hapse mahkûm edildi. altı ay Sansaryan Han'da, dört ay da Tophane Cezaevi'nde olmak üzere on ay hapis yattı.

26 Ocak 1946'da serbest kalmış, öğretmenliği elinden alınmıştır. 1946 yılında Manisa'nın Hacırahmanlı Köyü'ne yerleşerek çiftçilik yaptı. 1976'da İstanbul'a döndü danışmanlık, çevirmenlik ve redaktörlük yaptı. Yazımı devam eden "Canistan" adlı romanını tamamlayamadan 9 Ekim 1989'de kalp krizi nedeni ile İstanbul, Moda'da öldü.

Aylak Adam ve Anayurt Oteli adlı romanlarında psikolojik yabancılaşma ve yalnızlık temasını başarıyla işleyen bir yazar olarak tanındı ve modern Türk edebiyatının önde gelen ustaları arasında yer aldı. 1987'de Anayurt Oteli romanı, Ömer Kavur tarafından aynı adlı sinema filmi olarak çekildi.
"Sustu. Konuşmak gereksizdi. Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. Biliyordu; anlamazlardı."
Yusuf Atılgan
Kitabın son cümlesi
İnsanları yalan söyledikleri zaman dinlemeyi severim. Olmak istedikleri ama olamadıkları ''kişi''yi anlatırlar .
— İnsanın bir tutamağı olmalı.

— Anlamadım.

—Tutamak sorunu dedim.

Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz.
Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır.

Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine.

Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum:

Gerçek sevgiyi!
Yusuf Atılgan
Sayfa 183 - Can Yayınları 1. Basım
156 syf.
·7 günde
Hep bir umutla bekleriz, değil mi? Ha şimdi oldu, ha şimdi olacak... Tam yakaladık hayatı bir yerlerinden derken, gidişini izleriz. Nanik yaparak gider hem de...
Tamam bak az kaldı, bak şu da olsun düzelecek, ama bak bu işi de kotaralım oldu olacak, hadi az daha dayan, tüh yine olmadı, neyse olmadıysa vardır bir hayır, belki daha iyisi olacak, üzmeyelim tatlı canımızı, pes etmeyelim, bak bir umut daha var... Diye diye arayışlar içinde yolun sonuna gelmiyor muyuz?

Boşa koysak dolmuyor, doluya koysak almıyor. Hangi işin ucundan tutsak elimize bulaşıyor. Suya gidip susuz dönüyoruz. Şemsiyesiz çıktığımız güneşli bir günde, yağmurdan sırılsıklam oluyoruz. Bekliyoruz; tam kavuştuk derken, el sallıyoruz. Gitmelere alıştırmışken ruhumuzu, dar sokaklarda U dönüşü yapıyoruz.
Nereye gitsek, kime el uzatsak tutunamıyoruz. Bizi sahiplenmeyen bir ülke gibi... Evladına yüz çeviren bir baba gibi... Uyuşmayan puzzle parçaları gibi...Eğreti duruyoruz hayata...
En acısı da farkında olmak. Tutunamayacağımızın... Nereye gidersek gidelim, gitmek istediğimiz yere ulaşamayacağımızın. Kimselerin bizi anlayamayacak olmasının, farkında olmaktır acı veren. Bir tutamak olgusudur. Belki de kader...

Öyleyse, nasıl bir kaderdir bu? Kim bastı "play" tuşumuza? Kim sonlandıracak?
Kitapta da geçtiği gibi, oyuncağı mıydık yoksa alaycı bir varlığın? Hayatta gittiğimiz yolları bozan ya da tam varmışken silen bir çizgiroman yazarının eline mi düşmüştük? Bu kadar acımasız olmamalıydı. Biz bu kadar ararken, bu kadar beklerken, bu kadar isterken çöldeki bir serap gibi hayalden ibaret olmamalıydı.

Her birimiz içimizde birer aylak adama can veriyoruz aslında. Her ne kadar para kazanma mücadelemiz, yorgun iş dönüşlerimiz olsa da... Bedenimiz çalışıyor ama beynimiz aylak!
Kafamızda daha büyük problemlerle cebelleşiyor olsak da... Beynimiz çalışıyor ama ruhumuz aylak!Öyle ki paçalarımızdan aylaklık akıyor. Ne yapsak vazgeçemiyoruz.

Aylak bir dönemde sindire sindire okuduğum kitabı bitirince, otobüsün arkasından bakakalan Bay C. gibi bakakaldım hayata...
Ve Can Dündar'ın şiiri geldi aklıma... Hani biraz dokunan.. Hani biraz saplantılı...
"Özenle yarına sakladığınız
Bir sarı lira gibi ömrünüz,
Vakti gelip de sandıktan çıkarttığınızda,
Birde bakıyorsunuz ki
Tedavülden kalkmış..."
128 syf.
·3 günde·8/10
Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum

Oedipus kompleksi : Erkek çocuğun annesine duyduğu aşırı sevgi sonucunda babasının yerine geçme isteğinin saplantı hali.

Nekrofili : Canlılar yerine ölülere yönelik bir cinsel istek duyma hali.

Zoofili : İnsan ve hayvan arası cinsel eylemi ya da şiddeti tanımlamak için kullanılan bir terim.

Gizli eşcinsellik : Kadının çekicilik yönü kuvvetli olduğunda erkekte oluşan şiddetli kıskanma durumlarında oluşabilecek klinik bir vaka.

Adım Zebercet.

Ne ölüyüm, ne sağım. Bilinçaltım dipsiz bir kuyu. Bir otel işletirim. Tavanarası katına bilinçsel olarak ulaşamayacağımı bilsem bile cinsel isteklerim Oedipus kompleksinin oluşmasını sağladı. Böylece Freud buna id adını koydu. id sensin ulan
id babandır ulan anandır ulan
karındır
karım değil bir kadın
adım zebercet
bir otel işletirim
babamdan kalma
babamın adıyla kendimi tanıttığım olmuştur
doğuştan bir yeteneğim var
bilinçaltlarını görmek
niye verdiğim para üstlerini almıyorsunuz
insanlar alsanıza verdiğim üstleri
kalmasın size ait bende bir şey
illa etrafımdakileri eksiltmem mi gerek
bir daha sizi içeri alan id olsun

Otelimize hoşgeldiniz, buyrun. Boş odamız yok. Şu an ego katı üzerinde bulunuyorsunuz. Ne kadar da normal görünüyorum değil mi? Sanki hiç id ve süperegoya sahip değilmişim gibi duruyor. Yalan yahu, külliyen yalan. Hayır, size dememiştim. Ben bu kattan yönetiyorum bütün bu oteli. Bir kadın vardı, o gittikten sonra 1 numaralı odayı kimseye vermedim. Zaten kimse hak etmedi ondan başka. Karakterim bana insanların kapılarını dinleyip onların cinsel olarak haz alışlarını duymamı emrediyor. Ama ya 1 numaralı odadaki çatışmalarım? Ya idin haberi olursa bundan, ne yaparım sonra ben? Hemen tavanarasına çıkmalıyım
her ne kadar süperegodan geçmek zorunda olsam da
idimi unutamıyorum
o yukarıda
o her yerde
bir kedi var
zoofilik biri miyim ben
hakkımda tek bildiğim şey adımın zebercet olduğu
gerisi bilinçaltım
madem annem benim hayallerimi süslüyor
o zaman babam olmalıyım
otoritenin ta kendisi
öldürmek
sokmak
gizli eşcinsellik
nekrofili
sabah kalktığımda beni ilk karşılayan sarı donum

İyi de, ben neden bu oteldeyim? Ben hazlarımdan ibaretim. İnsanlar yoksun hissederse ben yoksun hissederim. Anne, babamla vakit geçirebilirsin ama olmaz ki
ben ne olacağım
benliğim ne olacak
otelim ne olacak
bu otel neye yarıyor ulan o zaman
bütün katlarını ben tasarladım
bu otelin mimarı siz değilsiniz
anne beni iste
babamı değil
yetersiz hissettirme beni kendime
yok olun
elimin değdiği insan yok olsun
mezarlıkta görmek istiyorum sizi
bu otele ayak basan bir kadın daha olursa
kendisini hayat boyu bir penisten yoksun hissetsin
karşılayamıyorum isteklerinizi
oteldeki bütün odalar boş
ama oteldeki bütün odalar dolu
yukarıdan geldi emir
esas bakmam gereken katlar aşağıki katlar
ruj sür kadınıma
temizlik yapıp durma sadece
bıyığım var mıydı
iyi de askerde değilim ki
anne babamla mısın
yukarılar beni sürüklüyor
sürükl

Zebercet soyutlanmadır. toplumdaki bireysizleştirilmenin vücut bulmuş halidir. Canlılardan bulamadığını ölülerden, kadınlardan bulamadığını erkeklerden bulmak isteyen bir bilinçaltı virüsüdür. Bulaşıcıdır. Sanki herkes Anayurt Oteli'ne gelmek ister. Görünmezlik kremini getirin insanlar, ama bu bilince sürülür mü? Gelmeyecek mi? Hiç mi gelmez? Bütün kapılar kapalı otelde. Mahremiyet dağıtır isteyenlere. İstemezler miydi? Canları cehenneme... Alsalardı para üstlerini onlar da. Rahat bıraksalardı onu. Sonra yukarı çıktı.

Adım Zebercet.

https://www.youtube.com/watch?v=ifDpYPtf51Y

*Daha detaylı bir makale için bakabilirsiniz : https://www.researchgate.net/...ak-C-ve-Zebercet.pdf
192 syf.
·Beğendi·9/10
Kitaba ilk başladığımda ilk cümlesinden farklı tür denediğimi anlamıştım. İlk önce kitabın anlatım diline alışmaya çalışıyorsunuz, kimin kim olduğu, ne dediği fazla anlaşılmıyor. Sonrasındaysa kitap kendine alıştırıyor.

Yusuf Atılganla ilk tanışmam.Hep böylemi yazar bilmiyorum, kitap farklı ve güzeldi. Belki ben yanılıyorumdur, ben Camusu`un "Yabancı" kiatabındakı karaktere benzettim. İkisi de toplum tarafından anlaşılmayan karakterler, kendi hallerinde yaşadıkları sanılıyor.

Aylak Adam beni insanları daha derinden araştırmaya itti, yolda yürürken her insana belki de derinde yaşadığı acısı vardır diye farklı gözle bakar oldum..

Uzun süre tadı damağımdan gitmeyecek kitaplardan oldu.
Her kese tavsiye eder miyim? Farklı türleri denemeyi seven insanlar okursa daha anlaşılır olur. Yoksa anlamazsanız okuduğunuzla kalırsınız :) Zira kitap çok dikkatli olmazsanız kağıt yığınından başka bir şey olmayacak sizin için :)
108 syf.
·3 günde·7/10
Yusuf Atılgan:

Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam ve Anayurt Oteli’ni yazdıktan sonra kendini insanlardan soyutladığı söylenir, tıpkı Bay C. ve Zebercet gibi. Bunun ne kadarı doğru ne kadarı yanlış bilmiyorum. Eğer doğruysa bu türden kitap yazan yazarın kendi iç dünyasında da yarattığı karakterlerin iz bırakması, onlar gibi olmaya çalışması ya da kendinden bir şeyler alarak bu karakterleri oluşturmasını doğal buluyorum. Yusuf Atılgan’ın harika bir gözlem gücü var. Kitabın başındaki tasvirler, içinde kasırgalar olan Zebercet’in değişimlerini sanki sıradan bir olaymış gibi aktarması bunun en büyük kanıtıdır bana göre.

Zebercet:

Tıpkı Bay C. gibi Türk Edebiyatının unutulmaz karakterleri arasında yerini almış, hayata kendi gözüyle bakan, takıntıları olan, ne sağ ne ölü bir karakter karşımızda: Zebercet. Babasından kalma otelde doğmuş büyümüş, otelden fazla dışarı çıkmayan, babası gibi olmak isteyen ama bunu her fırsatta aslında istemiyormuş gibi algılayan, toplumda kendini silik bir bireymiş gibi görüp insanlardan kaçan, kimine göre zavallı kimine göre fuzuli kimine göre sapkın bir karakter Zebercet. Zebercet gibi kişileri bir nevi davranışlarımızla biz yaratıyoruz. Bazen yaptığımız eylemler, bazen de kayıtsızlığımız yüzünden yalnızlaşan insanları yine biz görmezden geliyoruz. Bu da içine kainat sığan ama kainata sığamayan insanın büyük tezatlarından sadece birisi.

Kitap:

Kitap detaylı tasvirlerle başlıyor. Kitapta önemli yer edinmiş her şeyin tasviri var; kasaba, Zebercet, otel, ortalıkçı kadın, iki havlu, gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın vs. Kitapta gecikmeli Ankara treniyle kasabaya gelen kadın tuttuğu odada bir gece kalıp tekrar geleceğim diye çıkıyor otelden. Zebercet kadının kaldığı odayı kimselere vermiyor ve her gün içinde kadının geleceği umuduyla yaşamaya başlıyor. Kitaptaki kilit noktanın bu kadın olduğunu düşünüyorum. Kadın gittikten sonra Zebercet’in içinde bastırmaya çalıştığı kişiyi açığa çıkarıyor.

Normalde karışık ve ağır ilerleyen kitapları severim. Hayatın keşmekeşliğinde bu tür kitaplar biraz da olsa o karışıklıktan sıyırıp oyalar beni. Anayurt Oteli de karışık ve ağır ilerleyen(ya da ağır okunması gereken) bir kitap. Ama buradaki karışıklıklara anlam veremedim bir türlü. Noktalama olmayan sayfalarda yazılanı anlamlandırmaktan ziyade cümleleri bulmak bile çok zordu. Tamam, cümleyi buldunuz diyelim ama bu sefer de cümle yarım paragrafın bütününe bakınca çok gereksizmiş gibi geliyor. İş böyle olunca usta işi eser diye önümüze getirilen şeyin aslında usta işi lakırdı olduğunu düşünmeden edemiyorum.

Kitap eskiden 100 Temel Eser listesindeydi. Ona hiç anlam veremedim. Bu kitap kesinlikle çocuklara ya da gelişme çağındaki gençlere uygun değil. Zebercet’in bazı takıntılı hareketlerinin(takıntıdan çıkıp sapkınlığa varan hareketler, eşcinsel girişimler vs.) o yaştaki çocukları yanlış yönlendirebileceğini düşünüyorum. Anlatım olarak kitap zaten zor okunuyor. Bazı yerlerde cümleler yarım, noktalama işaretleri yok, birbirinin arasına girmiş cümleler falan bunların anlamlandırılması yetişkin bir okur için zorlayıcı olabilecekken çocuklara ne şekilde yansıyacağını kestirmek zor olmasa gerek.

Ek olarak:

Aylak Adam ve Anayurt Oteli’ndeki karakterlerle ilgili yapılmış olan bir çalışma var (Atılgan’ın Oidipal Roman Kişileri Olarak C. ve Zebercet). Çok hoşuma gitti benim. Özellikle otel katlarının Zebercet’in kişilik yapısıyla ilişkilendirilerek açıklanması çok ilginçti. Onu da şöyle bırakıyım:
https://www.researchgate.net/...ak-C-ve-Zebercet.pdf
160 syf.
·7 günde·10/10
İş yerinin yoğun çalışma ortamından biraz olsun sıyrılmak, nefes almak için arkadaşımla beraber bahçeye indik. O sigara ile nefes alacak bense onun yüzündeki rahatlamayı görerek kendime telkinlerde bulunacaktım. Çıktık dışarı. Hava oldukça kasvetliydi, öğlen olmasına mukabil insanda, akşam hissi uyandırıyordu. Havadan sudan muhabbetlere daldık. Bir süre sonra iş yeri doktoru geldi ve muhabbete o da dahil oldu. O sıra işlerin yoğunluğunda yaptığım gibi parmak uçlarımdan kalkan etleri dişlerimle koparmaya başladım.

- Doktorum?
- ?
- Ben böyle böyle tırnak kenarlarımdan kalkan etleri yoluyorum, genellikle de kanıyor ve bunu sürekli yapıyorum. Bundan nasıl kurtulabilirim?
- Acı oje sür. Bir zaman sonra kronik yaraya dönüşebilir. Belirli bir zaman içinde iyileşmeyen ve sürekli tekrar etme eğiliminde olan yaralardır bunlar ve sen bunu bile isteye yapıyorsun.
- Zararı var mı?
- Kanser hücresi oluşturuyorsun işte!
- Yani?
- Anarşist hücre! Bir zaman sonra isyana başlayacak, tüm hücreleri etkileyecek.


Anarşist hücre demek, yazımın başlığını bunu yapmalıyım ya da kronik yara!

Üstte yazılanlar beklesin bir süre. Ben yazıma not düşeceğim.

Not: Kitabın 137. Sayfasındayım ve inceleme yazmaya karar verdim. Kitabı bitirdiğimi ne ben bileceğim ne de yazımı okuyan okurlar bilecek. Bu kitabın bitmeye ihtiyacı olmadığı gibi benim kitap özelinde yazacaklarım içinde bitmiş olmasına gerek yok. Merak kaçıran uyarısı vermemede lüzum yok. Kimi kitaplar için yazılan yazılar, incelemeler merak kaçırdığı için okunmak istenmezler ama bu kitap huzur kaçırdığı için okunması istenmeyecektir. Benim yazacaklarımdan karamsarlığa düşecek olanlar olursa tavsiyemdir, kitabı okumaya yeltenmesinler.

Herkes gibi olmak istemeyen bir adamın hikayesi. Herkes gibi olmaya davet eden, teşvik eden insanların ve nesnelerin arasında nefes almaya çalışan bir adam. Durmaksızın bir çağrı var. Onlar gibi taşıtlara binsin, ilaç içsin, işesin, yemek yesin isteniyor ve bu ne yazık ki süreksiz bir çağrı. Bana tanıdık gelen bir çağrı esasen. İşe git, hiçbir şey düşünmeden, sorgulamadan, üret, çalış, emek sarf et ve ardından akşam eve git yemek ye, bir şeyler izle, yat uyu. Sonra her şey tekrardan başlasın. Alışkınlıklar is loading.

Bizi mutsuzluklara hapseden alışkanlıklardan bahsedelim biraz da. Bay C’nin bir sokaktan geçerken Güler’e yaptığı çıkış gibi…

“Neden bu kadar kötümsersin?
Sen neden değilsin? Çevrene bakmıyor musun? En mutlu görünenlerine bile? Bütün bunlar üç oda, bir mutfak, iki çocuk düşü ile başlıyor. Sonra? Haydi bayanlar, baylar! Bu fırsatı kaçırmayın. Sizde girin, sizde görün. Üç perdelik dram. Birinci kısım: Dağlar dümdüz. İkinci kısım: Ne çok tepe! Üçüncü kısım: Ova batak. Bugünlük bu kadar baylar. İyi geceler. Yarın gene bekleriz.”

Oğuz Atay’ı çağrıştırmıyor mu size de! Kaygıları olan insanların, küçük hesapları olur diyen Oğuz Bey’i? Evlilik kaygısı, maaş kaygısı, gezme kaygısı, tozma kaygısı taşıyan küçük insanların yarınlarının hep aynı oluşu size de tuhaf gelmiyor mu? Bir de mutlu gözükme çabaları bu işin cabası.
Alışkanlıkları bir kenara bırakıp, kitabın anlatımına ve içeriğine odaklanalım biraz da. Bay C’nin küçük yaşlarında maruz kaldığı korkuların tüm yaşamına yansımasının anlatıldığı bir kitap Aylak Adam. Bu minval üzere kitaplar yok mu elbette var, yazımda yer yer yazarlar ve kitaplarla ilişkiler de kurmaya çalışacağım. Tabi bunu yaparken bu kitabın benzerlerinden sıyrıldığı özelliklerini yansıtmak ise en büyük gayem.

Tüm kitap boyunca yürüyen, yiyen, içen, düşünen bir adam var. Ara ara da sevişiyor. Yürürken günler, mevsimler geçiyor zaten kitabın dört ana bölümünün başlıkları da mevsimlerden oluşuyor. Mevsimler geçerken, yazarımız yürüyor, birileri ile karşılaşıyor, konuşuyor, kızıyor, vazgeçiyor ve kaçıyor… Bu esnada sağda solda olaylar oluyor ve vuku bulan bu olaylar arasında serpiştirilmiş detaylar okuyucunun dikkatini celp ediyor. Bu detaylar ilerleyen sayfalarda derinlemesine işlenirken okurun odasını müthiş bir zekâ kokusu dolduruyor, edebi anlatımına da diyecek bir şey yok. E ne kaldı anlatacak, daha ne kadar övebilirim? İnanın bitmez, kitabın her bir sayfasını tek tek incelesem yetmez! Bana inanmıyor musunuz, yazımı okuduktan hemen sonra kitabın sayfasına gidip bir alıntılara göz atın. Yine de beni haksız bulursanız sizi burada bekliyor olacağım.

Aşk var unutmadan, ona da değinelim. Bir başka yazımda şu hususa dikkat çekmiştim. “Burada aşk nedir diye soracak olsak, aşkı tanımlayan birey kadar tanım doğacaktır.” diye. Zannediyorum ki en dikkat çekeni Yusuf Atılgan’ınki olacaktır. Seni seviyorumlardan, senin için intihar ederimlerden daha öte bir aşk tanımı. Tanımı öyle bir yapıyor ki dikkatli olmak gerekiyor onu yakalamak için. Dedim ya Oğuz Bey’i çağrıştırıyor diye, birde Camus’un Yabancısı var elbette. Bu tarz Postmodern okumuş okurlar beni daha iyi anlamış olacaklar. Bildiğiniz üzere bu yazarlarımız diğer yazarlara nispeten daha çok simgeleme ile anlatımı tercih ederler. Simgeleme ile anlatımda benim için baş köşeyi Beckett alır, bunu da belirtmeden örneğe geçmek istemedim.

Simgesel anlatıma örnek alıntı:

“Artık Güler’in akşamları eve dönüş yolu değişti. Tramvay yoktu; yangın kuleli sokak yoktu. Başka ne yoktu? Bilmiyordu.”
Bay C’ye aşık olduktan sonra Güler’in hayatında değişenlerin aşkına yönelik göndermesi. Bekleyin bitmedi. Örnek alıntı iki:

“Güler’le hep bu masada buluşmasınlar istiyordu. Alışmaktan korkuyordu. Bir yerleri olması kötüydü. Sonra insan kendinin değil, o yerin isteğine uygun yaşamaya başlardı.”

Şimdi ne görüyorsunuz? Ana tem aşkın içine yüklenip bu cümleye gömülmemiş mi? Alışkanlıklar!

Son olarak kitabın başına dönüp Anarşist Hücre ile yazımı sonlandırmak istiyorum. O istenmeyen hücrenin size bir mesajı var üzerimde kalmasın ileteyim.

“Onlara bir kötülük mü ettik? Neden istediğimiz gibi yaşamamıza karışıyorlar.”
156 syf.
·10 günde·Beğendi·9/10
Arka kapakta yazan "Zor bir karekter, zor bir yaşam, yalın bir roman," cümlesini doğrulayan bir eser. Fazla söze gerek yok.

Bay C.'yi anlamak için aşağıdaki makaleyi inceleyebilirsiniz:

https://www.google.com.tr/...8EsGStio3_wDdgo1M6bl

Keyifli okumalar.
156 syf.
·4 günde·10/10
Aylak aylak dolaşan bir adam size yaşamanın ne kadar basit bir şey olduğunu öğretebilir mi? İşte bu kitap bana tam olarak bunu öğretti. Adını, şanını bu sitede öğrendiğim bu kitabı okumak, beni bazen derin düşüncelerin sahili olmayan derinliklerine sürükledi. Bazen bu adam neden böyle yapıyor dedim kendi kendime. Bazen de hayata ederi kadar değeri verince böyle oluyor dedim. Düşüncelerim kimine göre doğru olabir, kimine göreyse çok saçma. Fakat C.'nin basit yaşadığı karmaşık hayatından ders almamak mümkün mü? Elbette değil. Mutlaka herkes birşeyler almıştır bu kitaptan. Kimisi salak bu adam demiştir, sevildiklerinin değerini bilmiyor. Kimisi de hayatı bayağı abartmış. Ancak, unutulmaması gereken bir şey var. Bizler, inandığımız şey kadar varız. Ve biliyorum ki: Mutlaka bir gün bulacağım onu.
128 syf.
·2 günde·6/10
İlk Yusuf Atılgan kitabımdı. Muhtemelen aynı zamanda sonuncu.

Çok ağır, kasvetli bir havası var kitabın. İnsanı bunaltıyor. İçerisinde bir sürü sapık düşünce var. Tamam bu bir edebiyat olayı olabilir ama, resmen zehirledin bizi Yusuf amca, ne yaptığını sanıyorsun? Kitabın kasvetli havası içerisinde bunaldım. Okurken, yarım kalan cümle ile yeni başlayan cümle arasında debelendim. Aslında yazım şekline Oğuz Atay'dan aşinayım, hatta bir tek Atay'ın "hah ha"sı yok içerisinde, o kadar benziyor yani. Yarım kalan cümleler, sürekli içinden konuşmalar, antipatik-asosyal haller...

İçerisinde belirli bir olay örgüsü var gibi görünse de, aslında yok. Karakterimiz Zebercet'in zihninde dolaşırken bakmışsınız bir orada, bir bakmışsınız buradasınız. Değişik, iç karartıcı ve çok müstehcen bir kitap.
Okuyup okumamak sizin takdirinize kalmış dostlar...
Güneşli günler dilerim.
192 syf.
·8 günde·Beğendi·9/10
Daha önce hiç benzerini okuduğumu hatırlamıyorum. Gerçekten bir başyapıt. Okurken, sokakta yürürken kendi kendime konuşmalarım geldi. İllâ her roman kahramanını kendime benzeteceğim ya(!) Ama bu karakter başka. Bambaşka. O toplumdan sıyrılmış. Toplumun dayattıklarına karşı. Herkes Bay C. diyor ama ben C. Efendi diyeceğim ona. Sebebi Bayan Naciye... Neyse konuyu saptırmayalım.

(Bundan sonraki kısımlar biraz spoiler içerir.)

C. Babasının davranışları sonucu doğan bir karakter. Küçüklüğünün bir yansıması. Elbette çocukken yaşadıklarımız bizde büyük izler bırakır ama burda C.'nin C. olmasına neden oluyor. Babasının paraya verdiği değer, oğluna vermediği sevgi, onu Aylak Adam yapıyor esasen. Babası ne kadar çok paraya değer veriyorsa O umarsızca harcıyor o parayı.
Ve C. arayışta. Çocukluğundaki tek sevgi kaynağı olan Zehra Teyzesi gibi bir kadın istiyor. Bunu romanın sonlarına dogru anlasak da onun derdi bir tutamak yalnızca...

Bazı cümleleri varki cidden insanı düşünmeye itiyor. Titizlikle yazılmış bir roman olduğunu anlıyorsunuz. Unutulamayacak bir roman çağının ötesinde ve ötesinde olmaya devam edecek.
192 syf.
·Beğendi·7/10
Bu kitabı bana arkadaşım diyecebileceğim birisi önermişti onun sayesinde kitaba başlamış oldum. İlk başlarda kitabı okurken pek bir şey anlayamamıştım fakat ilerledikçe Sevgili C ‘ nin kuraldışı sayılabilecek toplumun tabularından uzak biraz da gerek çocukluğu ve yaşayışı bakımından kendimi gördüğüm hayatına şahit oldum diyebilirim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Yusuf Atılgan
Unvan:
Türk Yazar ve Öğretmen
Doğum:
Manisa, Türkiye, 27 Haziran 1921
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 9 Ekim 1989
Yusuf Atılgan (d. 27 Haziran 1921, Manisa - ö. 9 Ekim 1989, İstanbul) Türk roman ve öykü yazarı.

1936 yılında Manisa Ortaokulu'nu, 1939 yılında ise Balıkesir Lisesi'ni ve ikinci sınıftan sonra askeri öğrenci olarak devam ettiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Nihat Tarlan'ın yönetiminde hazırladığı bitirme tezinin konusu Tokatlı Kani: Sanat, şahsiyet ve psikoloji idi. Aynı dönemde Akşehir'de Maltepe Askeri Lisesi'nde bir yıl edebiyat öğretmenliği yaptı. Üniversite öğrenciliği sırasında Türkiye Komünist Partisi'ne katılarak faaliyette bulunduğu iddiasıyla sıkıyönetim mahkemesince tutuklanarak ceza kanunu'nun 141. maddesi uyarınca hapse mahkûm edildi. altı ay Sansaryan Han'da, dört ay da Tophane Cezaevi'nde olmak üzere on ay hapis yattı.

26 Ocak 1946'da serbest kalmış, öğretmenliği elinden alınmıştır. 1946 yılında Manisa'nın Hacırahmanlı Köyü'ne yerleşerek çiftçilik yaptı. 1976'da İstanbul'a döndü danışmanlık, çevirmenlik ve redaktörlük yaptı. Yazımı devam eden "Canistan" adlı romanını tamamlayamadan 9 Ekim 1989'de kalp krizi nedeni ile İstanbul, Moda'da öldü.

Aylak Adam ve Anayurt Oteli adlı romanlarında psikolojik yabancılaşma ve yalnızlık temasını başarıyla işleyen bir yazar olarak tanındı ve modern Türk edebiyatının önde gelen ustaları arasında yer aldı. 1987'de Anayurt Oteli romanı, Ömer Kavur tarafından aynı adlı sinema filmi olarak çekildi.

Yazar istatistikleri

  • 1.417 okur beğendi.
  • 13.318 okur okudu.
  • 323 okur okuyor.
  • 6.091 okur okuyacak.
  • 336 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları