Yusuf Atılgan

Yusuf Atılgan

8.0/10
3.207 Kişi
·
10.381
Okunma
·
1.216
Beğeni
·
22.817
Gösterim
Adı:
Yusuf Atılgan
Unvan:
Türk Yazar ve Öğretmen
Doğum:
Manisa, Türkiye, 27 Haziran 1921
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 9 Ekim 1989
Yusuf Atılgan (d. 27 Haziran 1921, Manisa - ö. 9 Ekim 1989, İstanbul) Türk roman ve öykü yazarı.

1936 yılında Manisa Ortaokulu'nu, 1939 yılında ise Balıkesir Lisesi'ni ve ikinci sınıftan sonra askeri öğrenci olarak devam ettiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Nihat Tarlan'ın yönetiminde hazırladığı bitirme tezinin konusu Tokatlı Kani: Sanat, şahsiyet ve psikoloji idi. Aynı dönemde Akşehir'de Maltepe Askeri Lisesi'nde bir yıl edebiyat öğretmenliği yaptı. Üniversite öğrenciliği sırasında Türkiye Komünist Partisi'ne katılarak faaliyette bulunduğu iddiasıyla sıkıyönetim mahkemesince tutuklanarak ceza kanunu'nun 141. maddesi uyarınca hapse mahkûm edildi. altı ay Sansaryan Han'da, dört ay da Tophane Cezaevi'nde olmak üzere on ay hapis yattı.

26 Ocak 1946'da serbest kalmış, öğretmenliği elinden alınmıştır. 1946 yılında Manisa'nın Hacırahmanlı Köyü'ne yerleşerek çiftçilik yaptı. 1976'da İstanbul'a döndü danışmanlık, çevirmenlik ve redaktörlük yaptı. Yazımı devam eden "Canistan" adlı romanını tamamlayamadan 9 Ekim 1989'de kalp krizi nedeni ile İstanbul, Moda'da öldü.

Aylak Adam ve Anayurt Oteli adlı romanlarında psikolojik yabancılaşma ve yalnızlık temasını başarıyla işleyen bir yazar olarak tanındı ve modern Türk edebiyatının önde gelen ustaları arasında yer aldı. 1987'de Anayurt Oteli romanı, Ömer Kavur tarafından aynı adlı sinema filmi olarak çekildi.
"Sustu. Konuşmak gereksizdi. Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. Biliyordu; anlamazlardı."
Yusuf Atılgan
Kitabın son cümlesi
İnsanları yalan söyledikleri zaman dinlemeyi severim. Olmak istedikleri ama olamadıkları ''kişi''yi anlatırlar .
— İnsanın bir tutamağı olmalı.

— Anlamadım.

—Tutamak sorunu dedim.

Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz.
Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır.

Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine.

Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum:

Gerçek sevgiyi!
Yusuf Atılgan
Sayfa 183 - Can Yayınları 1. Basım
Hep bir umutla bekleriz, değil mi? Ha şimdi oldu, ha şimdi olacak... Tam yakaladık hayatı bir yerlerinden derken, gidişini izleriz. Nanik yaparak gider hem de...
Tamam bak az kaldı, bak şu da olsun düzelecek, ama bak bu işi de kotaralım oldu olacak, hadi az daha dayan, tüh yine olmadı, neyse olmadıysa vardır bir hayır, belki daha iyisi olacak, üzmeyelim tatlı canımızı, pes etmeyelim, bak bir umut daha var... Diye diye arayışlar içinde yolun sonuna gelmiyor muyuz?

Boşa koysak dolmuyor, doluya koysak almıyor. Hangi işin ucundan tutsak elimize bulaşıyor. Suya gidip susuz dönüyoruz. Şemsiyesiz çıktığımız güneşli bir günde, yağmurdan sırılsıklam oluyoruz. Bekliyoruz; tam kavuştuk derken, el sallıyoruz. Gitmelere alıştırmışken ruhumuzu, dar sokaklarda U dönüşü yapıyoruz.
Nereye gitsek, kime el uzatsak tutunamıyoruz. Bizi sahiplenmeyen bir ülke gibi... Evladına yüz çeviren bir baba gibi... Uyuşmayan puzzle parçaları gibi...Eğreti duruyoruz hayata...
En acısı da farkında olmak. Tutunamayacağımızın... Nereye gidersek gidelim, gitmek istediğimiz yere ulaşamayacağımızın. Kimselerin bizi anlayamayacak olmasının, farkında olmaktır acı veren. Bir tutamak olgusudur. Belki de kader...

Öyleyse, nasıl bir kaderdir bu? Kim bastı "play" tuşumuza? Kim sonlandıracak?
Kitapta da geçtiği gibi, oyuncağı mıydık yoksa alaycı bir varlığın? Hayatta gittiğimiz yolları bozan ya da tam varmışken silen bir çizgiroman yazarının eline mi düşmüştük? Bu kadar acımasız olmamalıydı. Biz bu kadar ararken, bu kadar beklerken, bu kadar isterken çöldeki bir serap gibi hayalden ibaret olmamalıydı.

Her birimiz içimizde birer aylak adama can veriyoruz aslında. Her ne kadar para kazanma mücadelemiz, yorgun iş dönüşlerimiz olsa da... Bedenimiz çalışıyor ama beynimiz aylak!
Kafamızda daha büyük problemlerle cebelleşiyor olsak da... Beynimiz çalışıyor ama ruhumuz aylak!Öyle ki paçalarımızdan aylaklık akıyor. Ne yapsak vazgeçemiyoruz.

Aylak bir dönemde sindire sindire okuduğum kitabı bitirince, otobüsün arkasından bakakalan Bay C. gibi bakakaldım hayata...
Ve Can Dündar'ın şiiri geldi aklıma... Hani biraz dokunan.. Hani biraz saplantılı...
"Özenle yarına sakladığınız
Bir sarı lira gibi ömrünüz,
Vakti gelip de sandıktan çıkarttığınızda,
Birde bakıyorsunuz ki
Tedavülden kalkmış..."
Yusuf Atılgan:

Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam ve Anayurt Oteli’ni yazdıktan sonra kendini insanlardan soyutladığı söylenir, tıpkı Bay C. ve Zebercet gibi. Bunun ne kadarı doğru ne kadarı yanlış bilmiyorum. Eğer doğruysa bu türden kitap yazan yazarın kendi iç dünyasında da yarattığı karakterlerin iz bırakması, onlar gibi olmaya çalışması ya da kendinden bir şeyler alarak bu karakterleri oluşturmasını doğal buluyorum. Yusuf Atılgan’ın harika bir gözlem gücü var. Kitabın başındaki tasvirler, içinde kasırgalar olan Zebercet’in değişimlerini sanki sıradan bir olaymış gibi aktarması bunun en büyük kanıtıdır bana göre.

Zebercet:

Tıpkı Bay C. gibi Türk Edebiyatının unutulmaz karakterleri arasında yerini almış, hayata kendi gözüyle bakan, takıntıları olan, ne sağ ne ölü bir karakter karşımızda: Zebercet. Babasından kalma otelde doğmuş büyümüş, otelden fazla dışarı çıkmayan, babası gibi olmak isteyen ama bunu her fırsatta aslında istemiyormuş gibi algılayan, toplumda kendini silik bir bireymiş gibi görüp insanlardan kaçan, kimine göre zavallı kimine göre fuzuli kimine göre sapkın bir karakter Zebercet. Zebercet gibi kişileri bir nevi davranışlarımızla biz yaratıyoruz. Bazen yaptığımız eylemler, bazen de kayıtsızlığımız yüzünden yalnızlaşan insanları yine biz görmezden geliyoruz. Bu da içine kainat sığan ama kainata sığamayan insanın büyük tezatlarından sadece birisi.

Kitap:

Kitap detaylı tasvirlerle başlıyor. Kitapta önemli yer edinmiş her şeyin tasviri var; kasaba, Zebercet, otel, ortalıkçı kadın, iki havlu, gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın vs. Kitapta gecikmeli Ankara treniyle kasabaya gelen kadın tuttuğu odada bir gece kalıp tekrar geleceğim diye çıkıyor otelden. Zebercet kadının kaldığı odayı kimselere vermiyor ve her gün içinde kadının geleceği umuduyla yaşamaya başlıyor. Kitaptaki kilit noktanın bu kadın olduğunu düşünüyorum. Kadın gittikten sonra Zebercet’in içinde bastırmaya çalıştığı kişiyi açığa çıkarıyor.

Normalde karışık ve ağır ilerleyen kitapları severim. Hayatın keşmekeşliğinde bu tür kitaplar biraz da olsa o karışıklıktan sıyırıp oyalar beni. Anayurt Oteli de karışık ve ağır ilerleyen(ya da ağır okunması gereken) bir kitap. Ama buradaki karışıklıklara anlam veremedim bir türlü. Noktalama olmayan sayfalarda yazılanı anlamlandırmaktan ziyade cümleleri bulmak bile çok zordu. Tamam, cümleyi buldunuz diyelim ama bu sefer de cümle yarım paragrafın bütününe bakınca çok gereksizmiş gibi geliyor. İş böyle olunca usta işi eser diye önümüze getirilen şeyin aslında usta işi lakırdı olduğunu düşünmeden edemiyorum.

Kitap eskiden 100 Temel Eser listesindeydi. Ona hiç anlam veremedim. Bu kitap kesinlikle çocuklara ya da gelişme çağındaki gençlere uygun değil. Zebercet’in bazı takıntılı hareketlerinin(takıntıdan çıkıp sapkınlığa varan hareketler, eşcinsel girişimler vs.) o yaştaki çocukları yanlış yönlendirebileceğini düşünüyorum. Anlatım olarak kitap zaten zor okunuyor. Bazı yerlerde cümleler yarım, noktalama işaretleri yok, birbirinin arasına girmiş cümleler falan bunların anlamlandırılması yetişkin bir okur için zorlayıcı olabilecekken çocuklara ne şekilde yansıyacağını kestirmek zor olmasa gerek.

Ek olarak:

Aylak Adam ve Anayurt Oteli’ndeki karakterlerle ilgili yapılmış olan bir çalışma var (Atılgan’ın Oidipal Roman Kişileri Olarak C. ve Zebercet). Çok hoşuma gitti benim. Özellikle otel katlarının Zebercet’in kişilik yapısıyla ilişkilendirilerek açıklanması çok ilginçti. Onu da şöyle bırakıyım:
https://www.researchgate.net/...ak-C-ve-Zebercet.pdf
Kitaba ilk başladığımda ilk cümlesinden farklı tür denediğimi anlamıştım. İlk önce kitabın anlatım diline alışmaya çalışıyorsunuz, kimin kim olduğu, ne dediği fazla anlaşılmıyor. Sonrasındaysa kitap kendine alıştırıyor.

Yusuf Atılganla ilk tanışmam.Hep böylemi yazar bilmiyorum, kitap farklı ve güzeldi. Belki ben yanılıyorumdur, ben Camusu`un "Yabancı" kiatabındakı karaktere benzettim. İkisi de toplum tarafından anlaşılmayan karakterler, kendi hallerinde yaşadıkları sanılıyor.

Aylak Adam beni insanları daha derinden araştırmaya itti, yolda yürürken her insana belki de derinde yaşadığı acısı vardır diye farklı gözle bakar oldum..

Uzun süre tadı damağımdan gitmeyecek kitaplardan oldu.
Her kese tavsiye eder miyim? Farklı türleri denemeyi seven insanlar okursa daha anlaşılır olur. Yoksa anlamazsanız okuduğunuzla kalırsınız :) Zira kitap çok dikkatli olmazsanız kağıt yığınından başka bir şey olmayacak sizin için :)
Arka kapakta yazan "Zor bir karekter, zor bir yaşam, yalın bir roman," cümlesini doğrulayan bir eser. Fazla söze gerek yok.

Bay C.'yi anlamak için aşağıdaki makaleyi inceleyebilirsiniz:

http://kulup.sabanciuniv.edu/...f/pdf_1257030258.pdf

Keyifli okumalar.
Aylak aylak dolaşan bir adam size yaşamanın ne kadar basit bir şey olduğunu öğretebilir mi? İşte bu kitap bana tam olarak bunu öğretti. Adını, şanını bu sitede öğrendiğim bu kitabı okumak, beni bazen derin düşüncelerin sahili olmayan derinliklerine sürükledi. Bazen bu adam neden böyle yapıyor dedim kendi kendime. Bazen de hayata ederi kadar değeri verince böyle oluyor dedim. Düşüncelerim kimine göre doğru olabir, kimine göreyse çok saçma. Fakat C.'nin basit yaşadığı karmaşık hayatından ders almamak mümkün mü? Elbette değil. Mutlaka herkes birşeyler almıştır bu kitaptan. Kimisi salak bu adam demiştir, sevildiklerinin değerini bilmiyor. Kimisi de hayatı bayağı abartmış. Ancak, unutulmaması gereken bir şey var. Bizler, inandığımız şey kadar varız. Ve biliyorum ki: Mutlaka bir gün bulacağım onu.
İlk Yusuf Atılgan kitabımdı. Muhtemelen aynı zamanda sonuncu.

Çok ağır, kasvetli bir havası var kitabın. İnsanı bunaltıyor. İçerisinde bir sürü sapık düşünce var. Tamam bu bir edebiyat olayı olabilir ama, resmen zehirledin bizi Yusuf amca, ne yaptığını sanıyorsun? Kitabın kasvetli havası içerisinde bunaldım. Okurken, yarım kalan cümle ile yeni başlayan cümle arasında debelendim. Aslında yazım şekline Oğuz Atay'dan aşinayım, hatta bir tek Atay'ın "hah ha"sı yok içerisinde, o kadar benziyor yani. Yarım kalan cümleler, sürekli içinden konuşmalar, antipatik-asosyal haller...

İçerisinde belirli bir olay örgüsü var gibi görünse de, aslında yok. Karakterimiz Zebercet'in zihninde dolaşırken bakmışsınız bir orada, bir bakmışsınız buradasınız. Değişik, iç karartıcı ve çok müstehcen bir kitap.
Okuyup okumamak sizin takdirinize kalmış dostlar...
Güneşli günler dilerim.
Büyük olasılıkla bir daha Yusuf Atılgan okumayacağım. Anayurt Oteli benim için Yusuf Atılgan'ın kitabı olmaktan çok Ömer Kavur'un 80'lerde çektiği ve çok da beğenilen filmiydi. Tabii filmin kitaba kıyasla oldukça sansürlü olduğunu söyleyebiliriz. Filmdeki karanlık atmosfer meğerse kitabın ışıklandırılmış haliymiş, zira kitabı okurken hakikaten bunalıma girdim ve bitirmek için acele ettim, kitapta Zebercet çok çok daha soğuk ve bence ürkütücü birisi. Doğru bir gün de değildi belki bu kitabı okumak için, bilmiyorum, keşke okumasaydım açıkçası. Hiç kimsenin iç dünyasının böylesine bozulmuşluğuna, çürümüşlüğüne tanık olmak istemiyorum. Kitabın üslûbu hakkında ise bilinç akışı tekniğinin kullanıldığı kısımları düşünerek özellikle başlarda oldukça ilginç olduğunu ve iyi bir etki bıraktığını düşündümse de kitabın ortasından itibaren yazarın ne yapacağına karar verememiş bir şekilde yazdığını, bunun bir karmaşa yarattığını, bu karmaşanın zebercet'in dağılmış ruh haline uyduğunu düşündüm, ama bende antipati yarattı açıkçası. Kitaba haksızlık etmiş olabilirim, Anayurt Oteli ne de olsa bu ülkenin en iyi eserlerinden birisi olarak kabul ediliyor. Belki bazı eserleri gerçekten doğru zamanda okumak gerekiyordur. Hepinize iyi okumalar.
Bu kitabı bana arkadaşım diyecebileceğim birisi önermişti onun sayesinde kitaba başlamış oldum. İlk başlarda kitabı okurken pek bir şey anlayamamıştım fakat ilerledikçe Sevgili C ‘ nin kuraldışı sayılabilecek toplumun tabularından uzak biraz da gerek çocukluğu ve yaşayışı bakımından kendimi gördüğüm hayatına şahit oldum diyebilirim.
Daha önce hiç benzerini okuduğumu hatırlamıyorum. Gerçekten bir başyapıt. Okurken, sokakta yürürken kendi kendime konuşmalarım geldi. İllâ her roman kahramanını kendime benzeteceğim ya(!) Ama bu karakter başka. Bambaşka. O toplumdan sıyrılmış. Toplumun dayattıklarına karşı. Herkes Bay C. diyor ama ben C. Efendi diyeceğim ona. Sebebi Bayan Naciye... Neyse konuyu saptırmayalım.

(Bundan sonraki kısımlar biraz spoiler içerir.)

C. Babasının davranışları sonucu doğan bir karakter. Küçüklüğünün bir yansıması. Elbette çocukken yaşadıklarımız bizde büyük izler bırakır ama burda C.'nin C. olmasına neden oluyor. Babasının paraya verdiği değer, oğluna vermediği sevgi, onu Aylak Adam yapıyor esasen. Babası ne kadar çok paraya değer veriyorsa O umarsızca harcıyor o parayı.
Ve C. arayışta. Çocukluğundaki tek sevgi kaynağı olan Zehra Teyzesi gibi bir kadın istiyor. Bunu romanın sonlarına dogru anlasak da onun derdi bir tutamak yalnızca...

Bazı cümleleri varki cidden insanı düşünmeye itiyor. Titizlikle yazılmış bir roman olduğunu anlıyorsunuz. Unutulamayacak bir roman çağının ötesinde ve ötesinde olmaya devam edecek.
CANİSTAN : Can Ülkesi (Hangi sözlükte yazıyor?Ben uydurdum Yusuf Atılgan'a katkı olsun)

Bu kitap hakkında söylenip duran, "yarım kalmıştır" sözü rivayetten ibaret olup muhtemelen yalandır..

Taşra edebiyatını çok az okuyan, hatta neredeyse hiç okumayan biri olarak tamamen içgüdülerimle bir cahil cesareti örneği göstererek söze başlamak istiyorum. Bu kitap belki de binlerce sayfalık taşra edebiyatının adeta bir özeti gibidir, hap niyetine şifa niyetine okunasıdır.

Yusuf Atılgan rahmetli öldüğü sıra kitap üzerinde çalışıyormuş, belki de bitirdi nereden biliyorsunuz yani ?

Şu yeryüzünde yaşlanıp da sonra çocukluğunu yad etmek istemeyen kim vardır, hele de güzel geçtiyse veya yaralarıyla birlikte de olabilir.. İşte Atılgan da memleketi Manisa'ya ışık tutmuş, hem de çocukluğundan bile eski bir devre neredeyse. Kitabın ilk sayfasında ilk cümlede hatta bir tarih var,yazarın doğum gününe rastlıyor..Kendi çocukluğundan da pek çok iz olduğunu tahmin ediyorum.

Bir delikanlı düşünün 15 yaşlarında, hayatın bütün yükünü omuzlasın ve de daha önemlisi aşkın bütün yükünü..

Bu kitap çoktan hak ettiği saygı duruşuna acep ne gün kavuşacak ?

Utanarak söyleyebilirim, Yaşar Kemal gibi Anadolu'yu anlatan pek çok yazarımızla tanışmadım henüz lakin dediğim gibi hissediyorum ki onlardan bir parça var bu kitapta..

Anadolu mu istersin, kurtuluş savaşı önü arkası civarı mı, yoksa gencecik delikanlının ilk aşkını mı, yoksa ekmek kavgasını mı, yoksa aile dramını mı, yoksa insan olmanın kıskanç haset hallerini mi ne sayayım daha ne istersen var..

Aylak Adam elbette muazzam bir kitaptır Atılgan'ın imzasıdır lakin bu kitap bazı açılardan onun da önündedir kanaatimce.

Manisa benim için askerlik şehrim demek, yeri de ayrıdır. 70 küsür sayfalık şu kitabı imkanı olan lütfen (hatta yalvarırım) okusun, sonra pişman olana ben kitap parasını iade edeyim hiç sorun değil :)))

Aşk, sevgi,cinsellik. Arkadaşlık,dostluk,mecburi arkadaşlık kisvesi. Anadolu'nun bağrından kopan ne varsa bu kitapta var, yoksa abartıyor muyum? Bilemem tabi herkesin görüşü kendine..

Başka sözüm yok sayın okur, karar senin..

Yazarın biyografisi

Adı:
Yusuf Atılgan
Unvan:
Türk Yazar ve Öğretmen
Doğum:
Manisa, Türkiye, 27 Haziran 1921
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 9 Ekim 1989
Yusuf Atılgan (d. 27 Haziran 1921, Manisa - ö. 9 Ekim 1989, İstanbul) Türk roman ve öykü yazarı.

1936 yılında Manisa Ortaokulu'nu, 1939 yılında ise Balıkesir Lisesi'ni ve ikinci sınıftan sonra askeri öğrenci olarak devam ettiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Nihat Tarlan'ın yönetiminde hazırladığı bitirme tezinin konusu Tokatlı Kani: Sanat, şahsiyet ve psikoloji idi. Aynı dönemde Akşehir'de Maltepe Askeri Lisesi'nde bir yıl edebiyat öğretmenliği yaptı. Üniversite öğrenciliği sırasında Türkiye Komünist Partisi'ne katılarak faaliyette bulunduğu iddiasıyla sıkıyönetim mahkemesince tutuklanarak ceza kanunu'nun 141. maddesi uyarınca hapse mahkûm edildi. altı ay Sansaryan Han'da, dört ay da Tophane Cezaevi'nde olmak üzere on ay hapis yattı.

26 Ocak 1946'da serbest kalmış, öğretmenliği elinden alınmıştır. 1946 yılında Manisa'nın Hacırahmanlı Köyü'ne yerleşerek çiftçilik yaptı. 1976'da İstanbul'a döndü danışmanlık, çevirmenlik ve redaktörlük yaptı. Yazımı devam eden "Canistan" adlı romanını tamamlayamadan 9 Ekim 1989'de kalp krizi nedeni ile İstanbul, Moda'da öldü.

Aylak Adam ve Anayurt Oteli adlı romanlarında psikolojik yabancılaşma ve yalnızlık temasını başarıyla işleyen bir yazar olarak tanındı ve modern Türk edebiyatının önde gelen ustaları arasında yer aldı. 1987'de Anayurt Oteli romanı, Ömer Kavur tarafından aynı adlı sinema filmi olarak çekildi.

Yazar istatistikleri

  • 1.216 okur beğendi.
  • 10.381 okur okudu.
  • 244 okur okuyor.
  • 4.795 okur okuyacak.
  • 261 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları