Yusuf Atılgan

Yusuf Atılgan

Yazar
Çevirmen
BEĞEN
TAKİP ET
koseli-arti
coklupaylas
ucnokta_yatay-1
yildiz
7.6
19,4bin Kişi
okuyor-dolu
74,5bin
Okunma
v3_begen_dolu
3.993
Beğeni
goz
79,3bin
Gösterim
Kitaplarını Satın Al
bilgi
Sponsorlu
Unvan
Türk Yazar ve Öğretmen
Doğum
Manisa, Türkiye, 27 Haziran 1921
Ölüm
İstanbul, Türkiye, 9 Ekim 1989
Yaşamı
Yusuf Atılgan (d. 27 Haziran 1921, Manisa - ö. 9 Ekim 1989, İstanbul) Türk roman ve öykü yazarı. 1936 yılında Manisa Ortaokulu'nu, 1939 yılında ise Balıkesir Lisesi'ni ve ikinci sınıftan sonra askeri öğrenci olarak devam ettiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Nihat Tarlan'ın yönetiminde hazırladığı bitirme tezinin konusu Tokatlı Kani: Sanat, şahsiyet ve psikoloji idi. Aynı dönemde Akşehir'de Maltepe Askeri Lisesi'nde bir yıl edebiyat öğretmenliği yaptı. Üniversite öğrenciliği sırasında Türkiye Komünist Partisi'ne katılarak faaliyette bulunduğu iddiasıyla sıkıyönetim mahkemesince tutuklanarak ceza kanunu'nun 141. maddesi uyarınca hapse mahkûm edildi. altı ay Sansaryan Han'da, dört ay da Tophane Cezaevi'nde olmak üzere on ay hapis yattı. 26 Ocak 1946'da serbest kalmış, öğretmenliği elinden alınmıştır. 1946 yılında Manisa'nın Hacırahmanlı Köyü'ne yerleşerek çiftçilik yaptı. 1976'da İstanbul'a döndü danışmanlık, çevirmenlik ve redaktörlük yaptı. Yazımı devam eden "Canistan" adlı romanını tamamlayamadan 9 Ekim 1989'de kalp krizi nedeni ile İstanbul, Moda'da öldü. Aylak Adam ve Anayurt Oteli adlı romanlarında psikolojik yabancılaşma ve yalnızlık temasını başarıyla işleyen bir yazar olarak tanındı ve modern Türk edebiyatının önde gelen ustaları arasında yer aldı. 1987'de Anayurt Oteli romanı, Ömer Kavur tarafından aynı adlı sinema filmi olarak çekildi.
Çok tehlikeli şeyler yazıyorum...
Spoiler içermektedir: Kitapta işlenen temel konulardan biri olan 'bastırılmış cinsellikle', kitabın müstehcen içerik nedeniyle 100 temel eser arasından çıkartılmış olması durumu sebep-sonuç ilişkisi bakımından çok anlamlı.. Yusuf Atılgan bu kitabı için 'çok tehlikeli şeyler yazıyorum, göreceksiniz' demesine rağmen kendisini ciddiye alan tek kişinin eski Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik olması bir başka anlamlı durum... Sebeplerimiz farklı olmakla birlikte MEB'in bu kararını yerinde buluyorum. Kitap o kadar çok psikolojik ve felsefik bir derinliğe sahip ki günümüz ortalama bir lise öğrencisinin kitabı bütünüyle anlayabileceğinden emin olamıyorum. Günümüz üniversite mezunu ve belirli bir okuma background'ına sahip okurların bile (kendimi ayrı tutmuyorum) kitabı anlamakta güçlük yaşadığını buradaki incelemelerden görebiliriz. Kitabı dümdüz okursak, okuma deneyimimiz Zebercet isimli anti kahramanın yaptığı iğrençliklerden gelen mide bulantısından ibaret kalacaktır. Ayrıca eski konaktaki karakter bolluğundan başınız dönebilir. Kim kimin dayısı, yengesi, annesi, kahyası, abisi... olayı çözmek için ALES sözel mantık sorularındaki gibi şekil şema çizmeniz gerekir. Yusuf Atılgan 'kitabımı herkes okuyamasın, her okuyan anlayamasın diyerek elit bir okur kitlesine ulaşmayı amaçlamış sanırım. Bu karakter ve kuram bolluğunun başka bir açıklaması olamaz. Zebercet'in dünyası ölü tanıdıklar ve yaşayan yabancılarla dolu. Annesi, babası ailesi hayatının erken bir döneminde yaşamlarını yitirmişlerdir. Konaktan dönüştürülen otelde, hayatının öncesinde olmayan sonrasında da olmayacak yabancılarla yaşamaktadır. Zebercet'in bir dünyası bile yok aslında. Sesine yankı bulmaya çalışan 52 Hertz balinası gibi yaşamaktadır. Sürekli farkedilmek istiyor, bıyığı için "sabah var mıydı?" sorusu; ortalıkçı kadın için uykudayken istememesi, otele gelenlerin para üstü almayacak kadar muhatap kalmamaları bile kendisi için bir farkedilmeme sorunu. Herşeyi içinde yaşaması, iletişimsizlik sorununun bir sonucu gibi.. Mesela kestaneciye 12 hayvan ismiyle içinden hakaret edeceğine bir hayvan ismini yüzüne söylese o da rahatlayacak biz de. Emekli subaya "gitmeyin" nasıl denir bilmiyor (aşık gibi), 6 adım gittikten sonra döndüğünde Ekrem oradaysa teklifte bulunacak. 6 adım "ya döndüğüme ordaysa" korkusuyla bilmem kaç adım oluyor. Lokantada karşısına biri oturduğunda hep kalkacağı tutuyor. Bir de her şeyin provasını yapıyor. "Çay yapayım mı?" bu teklifin bile provasını yapıyor. Yeri gelmişken Zebercet: "çay veren insan kötü olur mu hiç?" edebiyatının canına okumuş bir roman kahramanıdır. Emekli subay karakteri, birçok yönüyle Zebercet'e benzemektedir. - Sürekli "beni soran oldu mu?" sorusuyla bir ilgi beklentisi, - ikisinin de bir kadını boğması, - en kolay olanak olan kaçışı seçmeleri - başkalarıya tanışırken farklı isim vermeleri - aynı kadının odasını istemeleri Bu kadar benzerlikle bir ayna gibi gidip akşama kadar Zebercet'in karşısında otur... ya da bir bir nöbetçi gibi. Emekli olması yaşının getirdiği bir ağırlığı subay olması ise bir otoriteyi çağrıştırmaktadır. Çünkü emekli subay otelden ayrılınca dananın da kuyruğu kopuyor. "Taş gibi miyim gerçekten?" Kestaneci sadece maşatlık taşı gibi diyerek hakaret ediyor. Fakat Zebercet yüzünü yoklayarak gerçekten taş gibi olup olmadığını kontrol ediyor :) küçücük bir hakareti o kadar içselleştiriyor ki bu da bize kime ait olduğunu şu an hatırlayamadığım şu sözü hatırlatıyor: "Karşılaştığın herkes hayata karşı bilmediğin bir savaş veriyor. Nazik ol, daima." Kestaneci ne bilsin Zebercet'in verdiği iç mücadeleyi... Zebercet taş ama inci kutusunda saklanılacak zümrütten daha açık renkli bir taş değil. Tavayla bir cinayet işledikten sonra üstündeki kanı durulayıp yerine geri asacak, kalkıp kahvaltı yapacak duygudan, sinirden, kalpten yoksun bambaşka bir taş. Bilinç akışı tekniği, iç monologlar harika kullanılmış... her biri yarım sayfalık cümleleri okurken hiç yorulmadım (:))..... iç monologlarla çevredeki diyalogların uyumu mükemmel. Zebercet'in işlediği cinayetlerin nedenleri hakkında bir fikri yok. Parktaki yaşlı adama eşini sebepsizce öldüren bir başkasının hikayesini anlatırken kendi duygularını ifade ediyor onun şahsında. "Belki nedeni yoktu; ya da bir yığın nedeni vardı da bilmiyordu." Eşini sebepsizce öldüren adamın mahkemesine gidip sanki kendi yargılanıyormuş gibi havalara giriyor. Cinayetin nedeni konusunda üstüne gelen hakime kızıyor. "Birşeyler uydur­mamı istiyor yaptığımı yasaların daracık bir bölümüne sığdırmak..." Kendi nedenleri yasaların daracık bir bölümüne sığamıyor... Karar ileri bir tarihe erteleniyor... Fakat Zebercet sonuna kadar gitmekten korkuyor belki, sonunu görmekten, kendi nedenlerini görmekten. Faruk dayının yengesine karşı olası hisleri Behlül-Bihter ikilisini hatırlatıyor. Yusuf Atılgan, Halit Ziya Uşaklıgil'den etkilenmiş olabilir mi acaba. Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın için 'gelmeseydin ölürdüm' diyor. Halbuki kadın gelmeden önce de Zebercet ne ölü ne de sağ olduğunu söylüyor. Hem gelse ne olacak Zebercet bir kadından ya da kadınlardan ne istediğini bilmediğini söylüyor. Bekleyen her şey bir zaman geçtikten sonra anlamını yitiriyor. Zebercet kendisini bekleten kadınların canını cehenneme göndermede uzmanlaşıyor. "Sosyal izolasyon" pandemi nedeniyle uzun süre deneyimlemek zorunda kaldığımız bir süreç oldu. Ailelerimizle girdiğimiz bu süreçte teknoloji sayesinde arkadaşlarımızdan, iş hayatımızdan kopmadık, sanal da olsa sosyalliğimizi sürdürmüş olduk. Yine de bu süreç bizi fazlasıyla olumsuz etkiledi. Bu süreç Zebercet'in yalnızlığını, yalıtılmışlığını anlamamız için çok ufak bir ipucu sunuyor. Kitabın filme uyarlanmış versiyonunda kendimi Zebercet'e yakın bulduğum anlar oldu. Elinde makasıyla çalan kapı zilinin kablosunu kesmeye gitmesiyle benim telefonu uçak modunda kullanmam (bazen) çok benzer hareketler. Ömer Kavur filmde Zebercet'i Zebercet yapan geçmişini hiç işlememiş. Belki içine girsem çıkamam diye düşünmüştür :) Yusuf Atılgan'a film sorulduğunda: kronolojik bir sırayla olaylar verilmiş tarzında olumlu algılanmış bir yanıt verilmiştir. Fakat olumluluk bu ironinin neresinde? Yine 70'lerden günümüze değişmeyen bürokrasi saçmalıkları... özenle yazılıp karakola gönderilen fişler için "Ha, şunlar Karakolda biryere atarlar onları; kimse bakmaz." kaçınılmaz sonu. Bir evrak pdf olarak telefonlarda, pc'lerde, e-maillerde de saklanabilecekken bizim onlarca sayfa çıktı alıp kimsenin bakmayacağı bir yerlere atmamız... Bir top kağıdın fiyatından bahsetmiyorum bile. Titizlik demişken Zebercet'in dişlerini fırçalaması, ayaklarını yıkaması, odanın bozulmaması toteminde gösterdiği titizlik cart curt veeeee o sürpriz hareketle :) bunların hepsinin takıntı olduğunu farkettiğiniz o muhteşem an. "Dayanılabilecek gibi değil bu özgürlük." Kitabın en sevdiğim alıntılarından biridir. Bazı insanlar kendilerine verilen özgürlükle ne yapacaklarını bilmezler. Başlarına bela olur... Zebercet'in özgürlüğü Nuri Bilge Ceylan'ın Kış Uykusu filminde Aydın karakterinin yılkı ata ve Nihal'e verdiği özgürlükle aynı. Zebercet'e göre kaçmak olanakların en kolayı. Çok zahmetli bir intiharla olanakların en kolayını uyguluyor. Bu kadar uğraştırıcı bir intihar biçimini daha önce görmemiştim, maddi ve manevi olarak. Konağın zeminini kazırken tüm geçmişi örten muşamba kalkıyor ve orada ailesini, konak halkını, çarpık ilişkileri geçmişin tüm yaşanmışlıkların sinmiş olduğu tahtaları gün yüzüne çıkarıyor. Geçmişiyle tekrar yüzleşiyor. Kitabı bitirdiğimde kafamda binlerce soru işareti vardı. Aşağıda linkini verdiğim makaleler sayesinde biraz aydınlandım. Ayrıca farklı bakış açıları da yakalamak mümkün . Mesela otelin katları bazı özelliklerinden dolayı zihinsel katmanları (id, ego, superego) simgeliyor. Bu benim için waow bir bilgi oldu. Bir diğer bilgi ise otelin ismi ile zebercet'in yurtsuzluğunun ilişkilendirilmesi oldu. Yusuf Atılgan'ın zekası önünde bir kez daha saygıyla eğiliyorum. Ve kitap benim için halen yerine oturtamadığım taşlarla dolu...
kamera
Anayurt Oteli
kamera
Yusuf Atılgan
kamera
Halid Ziya Uşaklıgil
kamera
Anayurt Oteli
yildiz
7.0/10 · 22,3bin okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
96 syf.
·
2 günde
·
Beğendi
Okumakta geç kalınmış kitap... CANİSTAN
Şubattan beri kitaplığımda olan ama elimi her attığımda, biraz beklesin dediğim, okuduğum zaman ise neden bu kadar beklemişim diye hayıflandığım bir kitap
kamera
Canistan.
Ne kadar ilginç bir ismi var değil mi? CANİSTAN. İsmi üzerinde çok düşündüm, acaba ne anlama geliyor diye? Okumadan önce hiçbir anlam veremedim ama okuduktan sonra CANDAN ÖTE  diye düşündüm. Tabii bu benim düşündüğüm, herkes kendine göre bir anlam verebilir.
kamera
Yusuf Atılgan
diyince aklımıza
kamera
Aylak Adam
ve
kamera
Anayurt Oteli
gelir. Ama bence
kamera
Canistan
ikisinin de önünde olması gereken bir kitap. İkisini de okudun mu ki bunu diyorsun, diyebilirsiniz. AYLAK ADAMI okudum, ANAYURT OTELİ'ni okumadım ama otel katibi Zebercet'i bilmeyen yoktur. Kitabını okumadıysam da izlediğim filmden, okuduğum incelemelerden okumuş kadar oldum.
kamera
Canistan,
Yusuf Atılgan'ın ölmeden önce yazmaya başladığı ama tamamlayamadığı son kitabıymış. (Not: Bu bilgiyi kitabı bitirene kadar bilmiyordum.) Yarım kitap nasıl güzel olabilir diyebilirsiniz ama okuyunca aslında yarım kalmadığını çok rahat anlayabilirsiniz. Kitabı dört bölüm olarak düşünüp ancak üç bölümünü tamamlayabilmiş. Aslında bu üç bölüm kitap için yeterli bence. Kimbilir belki yaşasaydı, üçüncü bölümden sonrasını çıkarırdı. Çünkü kitap üç bölümde tamamlanmış. Ya da, son bölümde kitap Selim'in çocukluk arkadaşı Ali'nin gözünden anlatılacaktı. Ama bu kadarı bile herşeyi anlamamıza yetiyor. Yarım kalmışlık hissi kesinlikle uyandırmıyor. Kitabı okuyunca mutlaka bir şeyler yazmalıyım diye düşündüm. Yazmasam kitaba haksızlık etmiş olacaktım. Şimdi diyeceksiniz ki, yazmadığın kitapları tavsiye etmiyor musun? Asla! Keşke zamanım olsa da yazabilsem. (Özellikle
kamera
Hasan İzzettin Dinamo
'nun kitaplarını) Yaz geldi tatil başladı, daha nasıl zamandan bahsediyorum değil mi? Ama bazen yaz tatilleri çalışma zamanlarından daha yoğun olabiliyor. Benim de yoğun yaz tatili geçirdiğim bir dönem. Tatildeyim diyerek aslında kendimi kandırıyorumdur, tatil diye bir şey yok çünkü. Neyse sanırım kendimi az da olsa anlatabildim.
kamera
Canistan
Gelelim CANİSTAN'a. CANİSTAN, Çanakkale Savaşı döneminde başlayan, Birinci Dünya Savaşı döneminde de devam eden bir roman. Olaylar Manisa çevresinde geçiyor. Özellikle dönemin önemli olaylarına kısa da olsa değinmiş. Birinci Dünya Savaşı'ndaki işgal, kurulan çeteler, kısacası o dönem yaşanan olaylar kısa ama dolu dolu ele alınmış. Özellikle köy yaşantısı, üzüm bağları, köydeki insan ilişkileri çok derin bir şekilde anlatılmış. Okurken adeta gözümde canlandı. Sanki o anları yaşadım. Romandaki baş karakter olan Selim, 14 yaşından beri içinde taşıdığı öfkeyi hayatı boyunca içinden atamamış. Zaman geçtikçe içinde taşıdığı öfkeyi büyüttükçe büyütmüş. Üstelik bu öfkeyi en sevdiği arkadaşı için taşımış. Zaten kitabın başında, sonunu anlatıyor. Yani benim söylediklerimi spoiler olarak düşünmeyin. Ama önemli olan bu sona nasıl gelindiği. Selim, hangi yollardan geçerek bu sonu hazırlamış. Önemli olan bunları bilmek. 95 sayfalık bir kitapta ne çok şey buldum. Selim'in güçlü kişiliğine rağmen içinde yaşattığı öfkeyi gördüm. Bu öfke bana çok anlamsız gelse de, Selim'e hayran kaldım. Selim'in küçük yaşta atıldığı bilinmez hayatta kendine bir yer edinmesi hayran olunası. Hem Selim, hem kitaptaki diğer karakterler, hepsi ama hepsi o kadar yerli yerinde ki, ne bir eksik, ne de bir fazla. Okuduktan sonra, neden şimdiye kadar beklemişim diye düşünmeden edemedim. Ah, akılsız ben! :) Neden kitap dostu arkadaşlarının tavsiyelerini geciktirirsin ki?
kamera
Yusuf Atılgan
Her ne kadar Yusuf Atılgan'ı tanısak da, hayatına değinmeden incelemeyi bitirmek istemiyorum. Kendisi 1921 yılında Manisa'da doğmuş. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirmiş. Fakülteyi bitirdikten sonra bir yıl kadar Manisa'da edebiyat öğretmenliği yapmış. Sonrasında ise fakülte yıllarında katıldığı öğrenci hareketlerinden dolayı on ay kadar tutuklu kalmış. Çıktıktan sonra ise görevinden atılmış. Yani o kadar okumasına rağmen sadece bir yıl öğretmenlik yapmış. Ne acı değil mi? O kadar oku, sonra öğrencilik yıllarında katıldığın gruplardan dolayı görevden atıl. Tabii bu durum kendisini yıldırmamış. Hayatına edebiyatı katarak devam etmiş. 1989 yılında son kitabı olan
kamera
Canistan
'ı yazarken, İstanbul'da kalp krizi sonucu hayata gözlerini yummuş. Bu arada bizlere az ama öz eserler bırakmış. Her romanı üzerinde konuşulacak kadar etkili olmuş. Yeni sipariş mi vereceksiniz, lütfen sipariş listenize
kamera
Canistan
'ı hemen ekleyin. Yanına bir
kamera
Sait Faik Abasıyanık
eklemeyi de unutmayın bu arada. İkisi de dudak uçuklatmayan fiyatlarda. Yani bütçenizi sarsacak kitaplardan değiller. O yüzden acele edin. Tükenmeden alın :) Bu arada,
kamera
Canistan
'ı bana tavsiye eden kitap dostu arkadaşım
kamera
Turan,
bilseydim önerdiğin an okurdum. Geciktirdiğim için çok üzgünüm. Ama ne diyoruz, geç olsun da güç olmasın. Yani, hiçbir şey için geç değildir. Tekrar teşekkür ederim. Meraklısına şimdiden keyifli okumalar :)
kamera
Canistan
yildiz
7.9/10 · 3.282 okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
;