Yusuf Atılgan

Yusuf Atılgan

YazarÇevirmen
7.9/10
15,7bin Kişi
·
58,3bin
Okunma
·
3.319
Beğeni
·
65,1bin
Gösterim
Adı:
Yusuf Atılgan
Unvan:
Türk Yazar ve Öğretmen
Doğum:
Manisa, Türkiye, 27 Haziran 1921
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 9 Ekim 1989
Yusuf Atılgan (d. 27 Haziran 1921, Manisa - ö. 9 Ekim 1989, İstanbul) Türk roman ve öykü yazarı.

1936 yılında Manisa Ortaokulu'nu, 1939 yılında ise Balıkesir Lisesi'ni ve ikinci sınıftan sonra askeri öğrenci olarak devam ettiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Nihat Tarlan'ın yönetiminde hazırladığı bitirme tezinin konusu Tokatlı Kani: Sanat, şahsiyet ve psikoloji idi. Aynı dönemde Akşehir'de Maltepe Askeri Lisesi'nde bir yıl edebiyat öğretmenliği yaptı. Üniversite öğrenciliği sırasında Türkiye Komünist Partisi'ne katılarak faaliyette bulunduğu iddiasıyla sıkıyönetim mahkemesince tutuklanarak ceza kanunu'nun 141. maddesi uyarınca hapse mahkûm edildi. altı ay Sansaryan Han'da, dört ay da Tophane Cezaevi'nde olmak üzere on ay hapis yattı.

26 Ocak 1946'da serbest kalmış, öğretmenliği elinden alınmıştır. 1946 yılında Manisa'nın Hacırahmanlı Köyü'ne yerleşerek çiftçilik yaptı. 1976'da İstanbul'a döndü danışmanlık, çevirmenlik ve redaktörlük yaptı. Yazımı devam eden "Canistan" adlı romanını tamamlayamadan 9 Ekim 1989'de kalp krizi nedeni ile İstanbul, Moda'da öldü.

Aylak Adam ve Anayurt Oteli adlı romanlarında psikolojik yabancılaşma ve yalnızlık temasını başarıyla işleyen bir yazar olarak tanındı ve modern Türk edebiyatının önde gelen ustaları arasında yer aldı. 1987'de Anayurt Oteli romanı, Ömer Kavur tarafından aynı adlı sinema filmi olarak çekildi.
Sustu. Konuşmak gereksizdi. Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. Biliyordu; anlamazlardı.
Yusuf Atılgan
Sayfa 155 - Yapı Kredi Yayınları
— İnsanın bir tutamağı olmalı.
— Anlamadım.
—Tutamak sorunu dedim.
Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır.
Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine.
Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum:
Gerçek sevgiyi!
— İnsanın bir tutamağı olmalı.

— Anlamadım.

—Tutamak sorunu dedim.

Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz.
Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır.

Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine.

Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum:

Gerçek sevgiyi!
Yusuf Atılgan
Sayfa 183 - Can Yayınları 1. Basım
108 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10 puan
Son 10 gündür bu kitapla yatıp kalkıyorum desem yalan olmaz... Okuma serüvenimde bu kitap bir kilometre taşı oldu benim için. Nedenlerini dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım. Çünkü anlatacak gerçekten çok şey var bu kitapla ilgili. Hepsini bir incelemeye sığdırmak mümkün olamayacağı için kendimce önemli gördüğüm bazı konuları masaya yatıracağım... Hazırsanız başlayalım o halde:)

----------------------

Ara sıra fırsat buldukça tekrar okumalar yapmaya çalışıyorum. Öyle ki, 15-20 yıl önce okuduğumuz bazı kitaplar zaman aşımına uğrayarak bugün hiç okumadığımız kitaplarla eşit seviyeye gelebiliyor. O yüzden kendinizce özel olduğunu düşündüğünüz bazı kitapları yıllar sonra tekrar elinize almanızda fayda var! Nereden nereye geldiğinizi ölçmek için de güzel bir test oluyor bu tekrar okumalar... Ben açıkçası kendi adıma çok katkısını görüyorum...

Uzun zamandır yeniden okumayı düşündüğüm iki kitap vardı kafamda; Albert Camus'nün Yabancı 'sı ve Yusuf Atılgan'ın Anayurt Oteli ... İki kitabın da ilk okunmaları üzerinden en az 15-20 yıl geçti...

Çok bilinçli bir tercih değildi benimki ama iki eseri de okuduktan sonra anladım ki, ard arda okumak için bundan daha güzel bir ikili az bulunurmuş gerçekten de :)

Zaten akademik çevrelerde ve benzeri araştırma gruplarında, özellikle 'karşılaştırmalı edebiyat' denildiğinde en çok okunan ve incelenen kitapların başında geliyormuş bu ikili... Gerek yazarlarının hayata bakış açısı, gerek karakterlerin orijinalliği, farklı bir iç dünyaya sahip olmaları ve yaşamlarında kesişen pek çok benzerlik, karşılaştırmalı okumalar için harika malzemeler sunuyor size... Meursault ve Zebercet için evrensel edebiyatın iki kardeşi veya iki sırdaşı tabirini kullanabiliriz:)

Diğer konulara da kısa kısa değinmek için bu faslı küçük bir tavsiye ile burada noktalayıp Anayurt Oteli özelinde yola devam edeceğim. Vereceğim tavsiye belli aslında; daha önceden okumuş olsanız da ilk defa okuyacak olsanız da 111 ve 108 sayfalık bu iki eseri peş peşe okumanızı kesinlikle öneriyorum...

---------------------------

Anayurt Oteli bir matruşka, karmaşık bir labirent, bir sır küpü aslında... İçinde yüzlerce sayfayı gizleyen ama sadece 108 sayfasını okurla paylaşan bir beyin fırtınası... Standart bir okurla çok daha derine inebilen bir okur arasındaki ayrımı size şıp diye gösterebilecek bir turnusol kağıdı...

Pek çok okur negatif duygular besliyor bu kitaba karşı... Ben de gerekli takviyeleri almadan önce salt kitabı okuyup bitirdiğimde benzer duygularla ayrıldım açıkçası. Karanlık bir kitap, iç sıkan, insanı boğan, kimi zaman ruhunu karartan, kimi zaman Zebercet ve onun gibilere lanet okutan, bittiğinde odanın havası dağılsın, içeriye biraz oksijen girsin diye kapı pencere açtıran zor bir kitap Anayurt Oteli...

Bu noktada, kitapla ilk tanışma hikayemi de kısaca paylaşmak isterim;

Ben çocukluğumda sadece film sanıyordum Anayurt Oteli'ni... Çünkü film piyasaya çıktığında o yılların Türkiye'sinde öylesine bir nefret nesnesi haline getirildi ki, benden yaşça büyük kardeşlerim bile film hakkında konuşacakları zaman eğer ben yanlarındaysam kendi aralarında bir sırrı paylaşır gibi fısır fısır konuşurlardı. Filmin bir kitap uyarlaması olduğunu, dolayısıyla eserin aslının bir kitap olduğunu sonradan öğrendim.

O yıllarda iki kişi fısır fısır konuşuyorsa konu ya siyaset ya da cinsellik olurdu genelde:) Küçük bir araştırmayla kitaba 'uranyum atığı' muamelesi yapılmasının nedeninin cinsellik olduğunu öğrendim. Ortaokul-lise yıllarıma denk gelen bu dönemde, algıda seçiciliğin de etkisiyle kitaba/filme olan merakım birkaç kat daha arttı haliyle:) Yalnız yaşadığım bu küçük şehirde ne kitaba, ne de filme ulaşmak söz konusu bile değildi.

Ta ki, birgün ders çalışmak için şehrin tarihi kütüphanesine gidene kadar... O gün 'Türk edebiyatı' rafları arasında okumak için kendime kitap araken bir anda kapkara ciltli ve üzeri numaralı onlarca kitap arasında Anayurt Oteli yazısı takıldı gözüme... Şok dalgasını üzerimden attıktan sonra kitabı adı görünmeyecek şekilde elimde tutup kuytu bir köşeye attım kendimi. Sanki Hz. Musa'nın kayıp sandığını bulmuşum gibi gözlerim heyecanla kitabın satırlarını taramaya başladı. O satırlarda ne aradığımı az çok tahmin edersiniz sanırım:) Cinselliğin bu ülkede nasıl bir tabu olduğunu ve ilk gençlik dönemini yaşayan birinin cinsellik üzerine birşeyler yakalama uğruna edebi bir eseri dahi nasıl sömürdüğünü anlatması açısından örnek bir hikayedir bu hikaye:)

Her neyse, kitaptan pek bir şey anlamamıştım, cinsellik konusunda ise açıkçası aradığımı bulamamıştım:) Yine de 2-3 gün kütüphaneye giderek sıkıla sıkıla kitabı sonuna kadar okuduğumu çok net hatırlıyorum:) Bilemiyorum, belki de benim gibiler yüzünden bu kitap 100 temel eser listesinden çıkartılmış olabilir:))

-----------------------------

Bu kısa aranın ardından tekrar günümüze dönebiliriz... Bu sefer tabii ki ne okuduğumu bilerek (ya da bildiğimi sanarak) aldım kitabı elime... Düz ve yüzeysel bir okumanın ardından yukarıda bahsettiğim boğucu ve karanlık hisler içerisinde kitabı rafa kaldırdım... Hayatın kendisi zaten yeterince boğucu ve dramatik olduğu için bir de üzerine böyle kitaplar okumak insanı gerçekten daraltan bir durum... Ancak tam bu esnada puzzle'ı tamamlayacak olan ve bana yazının girişinde 'bu kitap benim okuma serüvenimde kilometre taşlarından biri oldu' cümlesini yazdıracak olan yepyeni bir kitap çıktı karşıma: Zebercet'ten Cumhuriyete Anayurt Oteli

Bu kitabın kitaplığıma katılma hikayesi de ilginç aslında... Bizim gazeteye zaman zaman yayınevlerinden tanıtım amaçlı kitaplar gelir. Herkes genellikle bu kitapların içinden en popüler yazarları ve kitapları seçip evine götürür. Kimsenin ilgisini çekmeyen ve ortada kalan kitaplar ise, benim 'kimsesizler çekmecesi' adını verdiğim çekmeceye kaldırılır. Geçen yıl o çekmeceye göz atarken almıştım bu kitabı, belki okurum diye... Meğerse bilmeden de olsa hayatımın en güzel kararlarından birini vermişim o gün:)

Bu kitabın kendi sayfasına ayrı bir inceleme yazmayı planladığım için çok detaya girmeyeceğim. Kısaca ifade etmek gerekirse, bu kitap bir anlamda Anayurt Oteli'nin deşifresi diyebiliriz. Anayurt Oteli demirden bir kilitse işte bu kitap da o kilidin anahtarı...

Bilgi Üniversitesi'nden Prof.Dr. Murat Belge ve öğrencileri gerçekten harika bir çalışmanın altına imza atmışlar. Aslında çok detaylı olan bu akademik çalışma, daha sonradan kısaltılıp düzenlenerek kitap haline getirilmiş. Kitap, Anayurt Oteli'ni neredeyse kelime kelime büyütecin altından geçirip, içindeki tüm simgeleri, bilinç akışını, neyin neye karşılık geldiğini, karakterlerin psikolojik tahlilini, kitabın siyaset ve toplum bağlantısını, gizleri, sırları ve hatta Yusuf Atılgan'ın dahi yazarken düşünmediği pek çok detayı 'derin okuma' yöntemiyle tek tek önümüze seriyor.

Kitabın sonuna geldiğinizde 'Eğer Anayurt Oteli bu ise, o zaman benim okuduğum şey neydi' yorumunu yaparken buluyorsunuz kendinizi...

İşte böylelikle, bu kitap sayesinde Anayurt Oteli hakkında edindiğim tüm bilgi ve izlenimlerimi unutup her şeye yeniden başladım.

-------------------------------

Yusuf Atılgan gerçekten çok özel bir yazar. Gerçek bir entelektüel... Siyaset, tarih, sosyoloji ve özellikle psikoloji alanlarında muazzam bir birikime sahip. Sıkı bir Freud takipçisi. Zaten kitapta adım adım Freud etkilerini görmek mümkün... Yazdığı eserlerde kelime kullanımı konusunda çok cömert bir yazar olduğu söylenemez. Size sadece kapıyı açıyor bu kitapta. Yolun tarifini kendiniz bulmak zorundasınız. Eğer bu zahmete katlanmam diyorsanız o zaman kitaptan negatif ayrılmanız çok olası. Ancak bu iki kitap gösterdi ki, kesinlikle bu zahmete katlanmaya değer!

İncelemenin başından beri kitabın içeriğine çok fazla girmeyişimin nedeni sadece spoiler kaygısı değil, biraz da yaşadığım bu okuma tecrübesi aslında... Kitap hakkında yazılmış 167 sayfalık bir inceleme okuyup, ardından gelip de 'Anayurt Oteli'nde yazar aslında şunu demiş...' temalı cümleler kurmayı içime sindiremedim açıkçası:)

Ancak günümüz Zebercet'lerine de söyleyecek iki çift lafım var tabii ki... :) Ama öncesinde, madem o kadar lafını ettik, birkaç cümle de filmden bahsedelim.

1987 yapımı ve Ömer Kavur imzalı Anayurt Oteli filmini de bu hafta tekrar seyrettim... Film zamanında çok ses getirmiş olsa da, bana göre gerçekten çok başarısız bir uyarlama... Şöyle ki; kitap hakkında konuşurken dedim ya, bu kitabı olduğu haliyle yüzeysel bir şekilde okursanız, yani kendinizi 108 sayfa ile sınırlandırırsanız çok da keyif alamazsınız diye... Çünkü, kitaptaki her karakterin, her cümlenin, her kelimenin, her nesnenin çözümlenmeyi bekleyen ayrı bir alt metni var... Kitabı gerçek anlamda okumak için o derinliğe inmek zorundasınız. İşte filmin de başaramadığı şey tam olarak bu olmuş. Ömer Kavur, aslında 108 sayfayı filme uyarlamış. O nedenle film, kitapta anlatılan pek çok detayı atlamış ve ortaya birbirinden kopuk, anlamsız sahneler çıkmış. Belki de tek olumlu yanı, kitaptaki karakter ve mekanlara bir görüntü kazandırmak olmuş diyebiliriz.

---------------------------------

Sona doğru yaklaşırken gelin biraz da günümüz Zebercet'lerinin dünyasına küçük bir pencere açalım... Geceli gündüzlü 10 günümü adadığım bu kitap bana günlük yaşantımız hakkında da yeni bakış açıları kazandırdı...

Zebercet, pek çok insan gibi, bilinçaltında biriktirdiklerini günlük yaşam içerisinde harcayan sıradan bir insandı... Günün sonunda, bu bilinçaltı evreninin hem faili hem de maktûlü oldu... Tabii ki bozuk ruh sağlığı, onun zaafı ve aynı zamanda tetikçisiydi... Ancak şunu da kabul etmek lazım ki, bu ruh sağlığı dediğimiz şey, kışın soğuk havada bozulan birşey değil! Gece yatmadan önce bir Benical alarak kontrol altında tutulan bir şey hiç değil...

Günümüzde henüz Zebercet seviyesine gelmeyen ama ruh sağlığı da kesinlikle fabrika ayarlarında olmayan binlerce insan var... Bu tespiti yaparken kendimizi de çok dışarıda tutmamamız gerekiyor aslında... Bilinçaltı evrenimiz biz farkında olmadan her gün sayısız duyuma maruz kalıyor. Bu duyumların, fay hatlarında oluşan birikimler gibi kendi içimizde nasıl bir birikim oluşturduğu ve bize ne zaman, nasıl bir oyun oynayacağını kestirmek kolay değil...

Dışarıdan bakınca gözle görülen, elle tutulan bir hayat yaşıyoruz ama bu hayatın gözümüzle göremediğimiz, elimizle tutamadığımız soyut gerçeklikleri her gün üzerimizde daha fazla hasar meydana getiriyor.

Zebercet'in karakterini, bilinç akışını, nispeten geçmişini ve karşılık bulamadığı beklentilerini az çok bildiğimiz için, onun kararları ve davranışları üzerinde bir neden-sonuç ilişkisi kurabiliyoruz.

Oysa kendi dünyamızda ve kendi davranışlarımızda bu neden-sonuç ilişkisini rasyonel bir şekilde kurabilmek için ciddi bir çaba ve mesai harcamamız gerekiyor.

Günümüzde bilinçaltı üzerine uygulanan baskı geçmişle kıyaslanamayacak kadar fazla... Instagram'da geçirdiğiniz her saat, seyrettiğiniz dizinin her bölümü, açıktan veya örtülü bir şekilde maruz kaldığınız reklamlar, alışveriş için çıkıp hiçbir şey almadan döndüğünüz sıradan bir AVM günü ve daha saymakla bitiremeyeceğimiz pek çok etken, tıpkı beklenen büyük İstanbul depremi gibi her geçen gün zihninizdeki fay hattının biraz daha birikmesine, biraz daha gerilmesine neden oluyor.

Sosyal medya hayatı, idealize edilmiş bir hayat... 24 saat tepeden tırnağa bakımlı güzel kadınlar, yakışıklı erkekler, lüks restoranlarda yenilen yemekler, sürekli konsere giden insanlar, yılın 12 ayı seyahat eden gezginler, bir giydiğini bir daha giymeyenler, tüm günü spor salonunda geçirecek kadar boş vakti olanlar, çocuklarının odalarını Disneyland'e çevirenler ve salonunun dört duvarını kitaplıkla donatıp kedili kupalarındaki kahve eşliğinde bütün gün kitap okuyup bunu gözümüzün içine sokanlar aslında gerçek bir hayatı temsil etmiyorlar... Sosyal medya sadece tekil parçaların seçilip yapıştırıldığı sanal bir kolaj... Acımasız bir bilinçaltı savaşındaki düşmanın ta kendisi!

Yani Zebercet'i kendi içimizde yargılamadan önce onun bilinçaltı savaşını seyretmemiz ve önce onun bilinçaltı düşmanlarıyla yüzleşmemiz gerekiyor. Ancak bu şekilde kendi düşmanlarımızın da farkına varabiliriz.

Dediğim gibi, ruh sağlığımız bizim değil, çevrenin kontrolü altında... Onu tekrar kendi kontrolümüz altına almak ve olabildiğince dış etkenlere karşı korumak için; bize çuvallar dolusu mutsuzluk taşıyan, zihnimizi tahrip eden, bizi vahşileştiren, vicdanımızı küçülten, yaşama sevincimizi emen, küçük mutlulukları bize unutturan, tatminsizleştiren, kendimiz başta olmak üzere herkesle kavgaya tutuşturan o kaynağı belirsiz 'arzu nesneleri'ni daha fazla vakit kaybetmeden hayatımızdan bertaraf etmek zorundayız...

Eğer bunu başaramazsak, bu savaşı kaybeder ve nihayetinde kendimizi bilinçaltımızı tamamen ele geçiren düşmanın sinsi elleri arasında boğulurken buluruz...

Kitabın en meşhur cümlelerinden birinde şöyle diyordu yazarımız;

"Değişmez tek bir kesinlik vardı insan için: Ölüm"

Cevap mahiyetinde ben de şunu söylemek istiyorum o halde:

"Değişmez bir kesinlik daha vardı insan için: Ölümden önce YAŞAM"

Henüz elimizdeyken, lütfen onun farkına varalım ve lütfen ona hak ettiği değeri verelim... Bilinçaltımızın güzel şeyler duymaya ihtiyacı var:)))

Herkese keyifli okumalar dilerim...
192 syf.
·192 günde·9/10 puan
Yabancılaşma ve yalnızlığı anlatan çağdaş türk edebiyatı içinde önemli bir yere sahip Yusuf Atılgan eseridir. Aylaklığa roman kahramanı C. sayesinde farklı bir açıdan bakmaya başlıyorsunuz. Genel itibariyle bir geç kalınmışlık var kitapta. Kitap okumaya yeni başlayanlar kesinlikle okumasın çünkü ben bile birkaç kereden sonra gerçek manada keyif aldım.

Ayrıca Tutunamayanlar kitabı için Oğuz Atay'a ilham kaynağı olmuştur. Filmini yaptılar mı bilmiyorum ama yapsalar sanki çok da güzel olur. Yazarın diğer kitabı olan Anayurt Oteli'ni de okuma listeme aldım
192 syf.
·Beğendi·9/10 puan
Kitaba ilk başladığımda ilk cümlesinden farklı tür denediğimi anlamıştım. İlk önce kitabın anlatım diline alışmaya çalışıyorsunuz, kimin kim olduğu, ne dediği fazla anlaşılmıyor. Sonrasındaysa kitap kendine alıştırıyor.

Yusuf Atılganla ilk tanışmam.Hep böylemi yazar bilmiyorum, kitap farklı ve güzeldi. Belki ben yanılıyorumdur, ben Camusu`un "Yabancı" kiatabındakı karaktere benzettim. İkisi de toplum tarafından anlaşılmayan karakterler, kendi hallerinde yaşadıkları sanılıyor.

Aylak Adam beni insanları daha derinden araştırmaya itti, yolda yürürken her insana belki de derinde yaşadığı acısı vardır diye farklı gözle bakar oldum..

Uzun süre tadı damağımdan gitmeyecek kitaplardan oldu.
Her kese tavsiye eder miyim? Farklı türleri denemeyi seven insanlar okursa daha anlaşılır olur. Yoksa anlamazsanız okuduğunuzla kalırsınız :) Zira kitap çok dikkatli olmazsanız kağıt yığınından başka bir şey olmayacak sizin için :)
192 syf.
·5 günde
"Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur; kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez.’

İlk defa Yusuf Atılgan okuyorum. Okuduğum diğer kitaplara göre biraz yavaş ilerledi. Bunun sebepleri karakter analizleri ve derinlemesine işlenen psikolojik etkileri olabilir.
Kitaptaki baş karakterimiz Bay C. babasından kaynaklı çocukluk travmaları olan biri. Adını sevmiyor ve onu kullanmıyor. Kendine “Aylak” diyor çünkü çalışmıyor, babasından kalan mirasla rahat bir şekilde hayatını sürdürüyor. Aynı zamanda insanın adının bilinmesinin gereksiz olduğunu düşünüyor. Kitap da buna örnek olarak şöyle bir cümle geçiyor. " Bence insanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır. Doğar doğmaz, o bilmeden başkaları veriyor. Ama yapışıp kalıyor ona. Onsuz olamıyor."
Ne yazık ki iç dünyasında durumlar o kadar iyi gitmiyor. Aslında hayatını böyle yaşaması babasına karşı oluşturduğu kendince bir tepkidir. Babası neyse o tam tersidir. Bay C. onu saf sevgiyle sevecek kadınını ararken, kendi varoluşsal sıkıntılarıyla da mücadele ediyor. Kahramanımız geçmişi geçmişte bırakamaz ve geçmiş travmalarına tepki olarak kurduğu bu yaşam düzeninde mutluluğu arar. Yalnız, fazla düşünen, toplum kurallarını kabul etmeyen, aydın sayabileceğimiz biri.
Bence kitabın her sayfasında bir sürü incelenecek konu var. Her sayfayı çevirdiğinde düşünmeye sevk eden şeyler.. Aslında "Aylak Adam" diye kendini tanımlayan kişinin ne kadar da haklı olduğunu anlıyoruz. Kitaptan kısa bir örnek vermek gerekirse; İnsanlarda anlayamadığı bir şey de gazete okumalarıydı. Neden her sabah içlerini karartmak gereği duyarlardı acaba?
Tamamen bir psikolojik roman okuyoruz ince ince işlenmiş; üslup olsun, dil olsun, anlatım biçimi olsun alışılmıştan uzak. Kitaptaki bakış açıları ara ara değişiyor, kitapta kullanılan simgeler, diyaloglar, geçişler, karakterlerin zihin akışları sıkça karşımıza çıkıyor. Ayrıca günlük ve mektup kesitleri de barındırıyor. Bu yüzden anlaması güç ve sindirerek okunması gereken bir kitap olduğu kanaatindeyim.
192 syf.
·6 günde·Beğendi·7/10 puan
İlk önce bir uyarıda bulunayım. Betimleme hayranlarını başta zorlayacak ama konusu ile içine alacak bir eser.
Kitap bitince ne okudum ben ya! Dedim. Kitabı farklı uygulamalarda sıkça gördüğüm ve alıntıları hoşuma gittiği için okumak istedim. Başlarda hayal kırıklığı hissettim. Sanki aradığım ve beklediğim gibi değildi. Çok farklı bir anlatış biçimi var. İlk kez böyle bir eserle karşılaştım: Sürekli ardısıra süren eylemler tamlaması gibi bir hikaye ile günlük okur hissine kapıldım. Bazen olayı birinci ağızdan dinlerken birden üçüncü kişiye geçmesi kafamı karıştırdı.

Kitap şu cümle ile başlıyor; " Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi. İçimdeki sıkıntı eridi."
 Ve şu cümle ile bitiyor; "Sustu. Konuşmak gereksizdi. Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. Biliyordu; anlamazlardı."  İşte bu iki Bölüm arasına, bir arayış ve aynı zaman da çevresinden uzaklaşma halinde olan, ve yazarın isim yerine  C demeyi tercih ettiği, ana karakterin hikayesi sığdırılmış. Kitap dört mevsimi içinde bulunduran dört bölümden oluşuyor. Ve her mevsim C'nin hayatının farklı dönemlerini aynı konu ile anlatılıyor. Bu "C" neler yaşadı yahu! Kimi zaman haklı buldum kimi zaman yok artık dedim. Allak bullak oldum resmen. İşin tuhaf yanı, kitabı sevdim. Ve bitince kendimi boşluğa düşmüş gibi hissettim. Sanki C ile birlikte ben de o arayışın içindeydim. Ben de baskı ve dayatmalardan kaçış içerisindeydim. Kişinin sosyal hayatındaki birçok entellektüel sorunlardan bir demet sunan eseri gayet başarılı buldum. Tavsiye ediyor, keyifli okumalar diliyorum.
160 syf.
·7 günde·10/10 puan
İş yerinin yoğun çalışma ortamından biraz olsun sıyrılmak, nefes almak için arkadaşımla beraber bahçeye indik. O sigara ile nefes alacak bense onun yüzündeki rahatlamayı görerek kendime telkinlerde bulunacaktım. Çıktık dışarı. Hava oldukça kasvetliydi, öğlen olmasına mukabil insanda, akşam hissi uyandırıyordu. Havadan sudan muhabbetlere daldık. Bir süre sonra iş yeri doktoru geldi ve muhabbete o da dahil oldu. O sıra işlerin yoğunluğunda yaptığım gibi parmak uçlarımdan kalkan etleri dişlerimle koparmaya başladım.

- Doktorum?
- ?
- Ben böyle böyle tırnak kenarlarımdan kalkan etleri yoluyorum, genellikle de kanıyor ve bunu sürekli yapıyorum. Bundan nasıl kurtulabilirim?
- Acı oje sür. Bir zaman sonra kronik yaraya dönüşebilir. Belirli bir zaman içinde iyileşmeyen ve sürekli tekrar etme eğiliminde olan yaralardır bunlar ve sen bunu bile isteye yapıyorsun.
- Zararı var mı?
- Kanser hücresi oluşturuyorsun işte!
- Yani?
- Anarşist hücre! Bir zaman sonra isyana başlayacak, tüm hücreleri etkileyecek.


Anarşist hücre demek, yazımın başlığını bunu yapmalıyım ya da kronik yara!

Üstte yazılanlar beklesin bir süre. Ben yazıma not düşeceğim.

Not: Kitabın 137. Sayfasındayım ve inceleme yazmaya karar verdim. Kitabı bitirdiğimi ne ben bileceğim ne de yazımı okuyan okurlar bilecek. Bu kitabın bitmeye ihtiyacı olmadığı gibi benim kitap özelinde yazacaklarım içinde bitmiş olmasına gerek yok. Merak kaçıran uyarısı vermemede lüzum yok. Kimi kitaplar için yazılan yazılar, incelemeler merak kaçırdığı için okunmak istenmezler ama bu kitap huzur kaçırdığı için okunması istenmeyecektir. Benim yazacaklarımdan karamsarlığa düşecek olanlar olursa tavsiyemdir, kitabı okumaya yeltenmesinler.

Herkes gibi olmak istemeyen bir adamın hikayesi. Herkes gibi olmaya davet eden, teşvik eden insanların ve nesnelerin arasında nefes almaya çalışan bir adam. Durmaksızın bir çağrı var. Onlar gibi taşıtlara binsin, ilaç içsin, işesin, yemek yesin isteniyor ve bu ne yazık ki süreksiz bir çağrı. Bana tanıdık gelen bir çağrı esasen. İşe git, hiçbir şey düşünmeden, sorgulamadan, üret, çalış, emek sarf et ve ardından akşam eve git yemek ye, bir şeyler izle, yat uyu. Sonra her şey tekrardan başlasın. Alışkınlıklar is loading.

Bizi mutsuzluklara hapseden alışkanlıklardan bahsedelim biraz da. Bay C’nin bir sokaktan geçerken Güler’e yaptığı çıkış gibi…

“Neden bu kadar kötümsersin?
Sen neden değilsin? Çevrene bakmıyor musun? En mutlu görünenlerine bile? Bütün bunlar üç oda, bir mutfak, iki çocuk düşü ile başlıyor. Sonra? Haydi bayanlar, baylar! Bu fırsatı kaçırmayın. Sizde girin, sizde görün. Üç perdelik dram. Birinci kısım: Dağlar dümdüz. İkinci kısım: Ne çok tepe! Üçüncü kısım: Ova batak. Bugünlük bu kadar baylar. İyi geceler. Yarın gene bekleriz.”

Oğuz Atay’ı çağrıştırmıyor mu size de! Kaygıları olan insanların, küçük hesapları olur diyen Oğuz Bey’i? Evlilik kaygısı, maaş kaygısı, gezme kaygısı, tozma kaygısı taşıyan küçük insanların yarınlarının hep aynı oluşu size de tuhaf gelmiyor mu? Bir de mutlu gözükme çabaları bu işin cabası.
Alışkanlıkları bir kenara bırakıp, kitabın anlatımına ve içeriğine odaklanalım biraz da. Bay C’nin küçük yaşlarında maruz kaldığı korkuların tüm yaşamına yansımasının anlatıldığı bir kitap Aylak Adam. Bu minval üzere kitaplar yok mu elbette var, yazımda yer yer yazarlar ve kitaplarla ilişkiler de kurmaya çalışacağım. Tabi bunu yaparken bu kitabın benzerlerinden sıyrıldığı özelliklerini yansıtmak ise en büyük gayem.

Tüm kitap boyunca yürüyen, yiyen, içen, düşünen bir adam var. Ara ara da sevişiyor. Yürürken günler, mevsimler geçiyor zaten kitabın dört ana bölümünün başlıkları da mevsimlerden oluşuyor. Mevsimler geçerken, yazarımız yürüyor, birileri ile karşılaşıyor, konuşuyor, kızıyor, vazgeçiyor ve kaçıyor… Bu esnada sağda solda olaylar oluyor ve vuku bulan bu olaylar arasında serpiştirilmiş detaylar okuyucunun dikkatini celp ediyor. Bu detaylar ilerleyen sayfalarda derinlemesine işlenirken okurun odasını müthiş bir zekâ kokusu dolduruyor, edebi anlatımına da diyecek bir şey yok. E ne kaldı anlatacak, daha ne kadar övebilirim? İnanın bitmez, kitabın her bir sayfasını tek tek incelesem yetmez! Bana inanmıyor musunuz, yazımı okuduktan hemen sonra kitabın sayfasına gidip bir alıntılara göz atın. Yine de beni haksız bulursanız sizi burada bekliyor olacağım.

Aşk var unutmadan, ona da değinelim. Bir başka yazımda şu hususa dikkat çekmiştim. “Burada aşk nedir diye soracak olsak, aşkı tanımlayan birey kadar tanım doğacaktır.” diye. Zannediyorum ki en dikkat çekeni Yusuf Atılgan’ınki olacaktır. Seni seviyorumlardan, senin için intihar ederimlerden daha öte bir aşk tanımı. Tanımı öyle bir yapıyor ki dikkatli olmak gerekiyor onu yakalamak için. Dedim ya Oğuz Bey’i çağrıştırıyor diye, birde Camus’un Yabancısı var elbette. Bu tarz Postmodern okumuş okurlar beni daha iyi anlamış olacaklar. Bildiğiniz üzere bu yazarlarımız diğer yazarlara nispeten daha çok simgeleme ile anlatımı tercih ederler. Simgeleme ile anlatımda benim için baş köşeyi Beckett alır, bunu da belirtmeden örneğe geçmek istemedim.

Simgesel anlatıma örnek alıntı:

“Artık Güler’in akşamları eve dönüş yolu değişti. Tramvay yoktu; yangın kuleli sokak yoktu. Başka ne yoktu? Bilmiyordu.”
Bay C’ye aşık olduktan sonra Güler’in hayatında değişenlerin aşkına yönelik göndermesi. Bekleyin bitmedi. Örnek alıntı iki:

“Güler’le hep bu masada buluşmasınlar istiyordu. Alışmaktan korkuyordu. Bir yerleri olması kötüydü. Sonra insan kendinin değil, o yerin isteğine uygun yaşamaya başlardı.”

Şimdi ne görüyorsunuz? Ana tem aşkın içine yüklenip bu cümleye gömülmemiş mi? Alışkanlıklar!

Son olarak kitabın başına dönüp Anarşist Hücre ile yazımı sonlandırmak istiyorum. O istenmeyen hücrenin size bir mesajı var üzerimde kalmasın ileteyim.

“Onlara bir kötülük mü ettik? Neden istediğimiz gibi yaşamamıza karışıyorlar.”
128 syf.
·8 günde·Beğendi·9/10 puan·Ne Okusam'dan
Yusuf Atılgan Modern Türk Edebiyatının öncülerinden sayılmakta. “Acaba neden?” diye sorabilirsiniz. Kitabı okumadan bunu tam olarak anlamak imkansız gibi görünüyor; ama bir nebze de olsa açıklamaya çalışayım.

Öncelikle, anlatım metodu alışageldiğimiz edebiyat üsluplarından oldukça farklı bir teknikle yazılmış; zihin akışı metodu gerçekten ilginç, okuru kahramanın zihninde gezdiriyor, sanki kendi anılarınızı hatırlıyorsunuz. Sigmund Freud’un psikoloji anlatım tekniklerini anımsıyorsunuz; ama yine de sanat ve psikolojiyi bu yeni bir metodla edebiyata dönüştüren Yusuf Atılgan, kendini farklı bir konuma konumlandırabiliyor.

Anayurt Oteli adlı bu eseri bu tekniklerden ve anlatılmak istenen mesajdan bağımsız olarak okursanız vay halinize :) Neden mi? Çünkü bu kitabı düz bir metin gibi okumak, okuyucuyu yanlış mecraalara götürecektir.

Kitapta işlenen cinsellik, yalnızlık, bunalım, arayış,.. vs okuyucuyu gerçekten sıkabilir; okuyucu bunalım takılabilir ya da bu ne saçma bir kitap diyebilir.

Önyargılarımızdan uzak bir şekilde, belli bir yaşın ve belli bir seviyenin üstünde, bağımsız ve irdeleyici bir şekilde kitap ele alındığı takdirde, ağzına kadar dolu olan kilidi kapalı bir sandık size çeşit çeşit hazinelerini sunmaya başlayacaktır.

Zebercet, gizli ve derinlerde kalmış bilinçaltımızın sadece dışa yansımasıdır. Yalnızlığı ya da içinizdeki boşluğu hayır hayır hiçliği, hem de tamamen hiçliği, toplum içinde hiçbir yerinizin olmayışını nasıl anlatabilirsiniz. Arayışı, haz duyabilmeyi ama değer verdiği, gizli gizli imrendiği insanlardaki hazzı duyabilmeyi nasıl anlatabilirsiniz. Basitliği, sıradanlığı, tekdüzeliği, yalınlığı, nasıl anlatabilirsiniz. Bunları anlatabilen, yaşatabilen kaç yazar var bilemiyorum ama Yusuf Atılgan’ın yaptığı, yapabildiği anlatmaktan da öte; insanı garip bir şekilde hiç bilmediği, yaşamak istemeyeceği hayatın derinlerine doğru öyle bir sürüklemektedir ki okuyucu bir şekilde girdiği bu dünyada farkında olmadan yaşadığını, istemeden orada takılı kaldığını sonradan anlayabilmektedir.

Evet farklı açıdan bakınca, aslında kitabın içindeki cinselliği öyle çok da hatırlamadığınızı ya da önemsemediğinizi; ama Zebercet’in arayışındaki çaresizliğin, yalnızlığın, sıkıcı ve monoton hayatının getirdiği esaretin sizi nasıl da aynı duygularla, Zebercet ile beraber o çamaşır ipine doğru götürdüğünü, o hazin sonu aslında hiç istemediğinizi farkediyorsunuz.

Zebercet sade, sıradan, nazik, ürkek, korkak ve saplantılı bir karakter aslında. Kitap hacmine göre çok yoğun. Edebiyattaki şifreleme metodlarının Kafka’nın Dava kitabında olduğu gibi bu kitapta da bol miktarda olduğu göze çarpmaktadır. Aslında Yusuf Atılgan bu kitapta bıçak sırtı birçok konuyu işleyerek bir yazar olarak risk miktarını oldukça yukarı çıkarmıştır. Büyük cesaret doğrusu. Dava kitabını düz bir metin gibi okumak nasıl sadece israfsa; lütfen bu kitabı da birazcık inceleyip öyle okuyun ya da farklı manaları da anlamaya gayret gösterin.

Anayurt Oteli birey olamamış, mutlu olamamış ya da duygularını yaşayamamış, hayata tutunamamış kişileri ve toplumun bu kişilere yaptığı baskıları anlatmakta aslında; toplumun kişilere konumlarına ve güçlerine göre de bir değerlendirme yaptığına ve bir nevi gizli bir kast sistemi uyguladığına da değinmektedir.

Galiba kitabın tamamını yorumlamaya vaktim yetmeyecek; bu yüzden affınıza sığınarak incelememe nokta koyuyorum, herkese iyi okumalar...
160 syf.
·5 günde
Bir yerlerden çalışmadan geçineceğimiz kadar para gelsin. Kitap okuyalım, sinemaya gidelim, müzik dinleyelim, sanatla ilgilenelim. İşsiz ama entellektüel bir şekilde yaşayalım. Mutlu olur muyuz acaba yoksa bir hep bir şeyler eksik mi kalır?

Kahramanımız Bay C, aynen bu şekilde yaşıyor ama mutlu değil. Dünyayı sallanan korkuluksuz bir köprüye benzetiyor, insanın yuvarlanıp düşmemek için uzanıp tutacağı bir tutamak olmalı diyor ve kendini bu dünyaya bağlayacak tutamağını arıyor. Ona göre bu tutamak kişiden kişiye değişiyor, bazen bir çocuk, bazen iş...
Bay C ise O'nu arıyor. Gerçek sevgiyi bulabileceği tamlayanını...
Bulabilecek mi yoksa dünyada olmayan bir şeyi mi arıyor? Belki de buldu ama bilemedi...

Yusuf Atılgan kitabında 1950'lerde İstanbul'da yaşayan baş karakter Bay C.'nin bir yılını dört mevsim başlığı altında anlatmış. Kış, İlkyaz, Yaz ve Güz. Kitapta bilinç akışı, iç monolog, diyalog, leitmotif, mektup yazma ve günlük tutma gibi anlatım teknikleri kullanılmış. Açıkçası ağırlık bilinç akışı olmasına rağmen diğer teknikleri de kullanması romanı daha rahat okunur hâle getirmiş. Bunu ilk yirmi sayfa için söylemiyorum. Çünkü kitap ilk 20-30 sayfasını okuduktan sonra anlaşılır oldu benim için, sonra çok rahat devam etti. Okumak isteyenlere az sabır gösterin ve ilk bölümü bitirin derim.

Aylak Adam yani Bay C. toplumdan kendini soyutlamış, yalnızlık hisseden bir karakter. Sıradan hayatlardan, alışkanlıklardan, bir şeylerin rutine dönmesinden korkuyor, sevmiyor ve kaçıyor. Çocukluğundan kaynaklı bazı psikolojik sorunları var. Tüm sorunların kaynağını kitabın sonuna doğru Bay C.'nin kendi ağzından okuyoruz.

Yazar, bireyin buhranlarını, yabancılaşmasını anlattığı psikolojik bir roman yazmış. Yazdığı dönemlerde toplumsal gerçekçilik romanları yazıldığı için kitabı yarışmada ikinci olmasına rağmen tefrika bile edilmemiş. Kitabın kıymeti ilerleyen zamanda anlaşılmış diyebilirim.

Yusuf Atılgan çok kitap okuyan, ama yazmayı çok sevmeyen biri, yazmanın ona sıkıntı verdiğini ağır geldiğini söylemiş. Bunun için az kitabı var. Romanları Aylak Adam, Anayurt Oteli ve Canistan, ayrıca tüm öykülerinin toplandığı bir de öykü kitabı var.

Kitapla alakalı çok konuşabilirim ama iş yazmaya gelince tıkanıp kalıyorum. Aylak Adam üzerine tonlarca makale, inceleme yazılmış bir roman. Okumanızı tavsiye ederim. Vesileyle yazarın tüm kitaplarını okudum.

Benim kadınsal bakış açıma uygun beğendiğim bir makaleyi de şuraya ekleyeyim.

Aylak Adam'ın görmezden gelinen erkekliği/ Merin Sever
https://t24.com.tr/k24/yazi/aylak-adam,1621

(Sayfa linkinde virgülden sonraki rakamı ekleyince açılır.)

Keyifli okumalar...
160 syf.
·7 günde·Beğendi·9/10 puan
Başlarda anlamakta zorlandım, ama okudukça tanıdık gelmeye başladı. Kim bu "Aylak Adam" diye soruyordum kendime, nereden tanıyorum, mahalleden biri mi, akrabam mı, eski bir arkadaş mı, bir filmde mi izledim yoksa? Bir türlü çıkaramıyordum. (Neyse, okumaya devam ettim..)
İnsanların; birlikte yaşama zorunluluğu hissettikleri için birlikte yaşadıklarından, insan ilişkilerinin yapmacıklığından, dünyadaki sevgisiz kaos ortamından ve samimiyetsiz samimiyetlerden şikayetçi, yalnız; düşünceli ve her şeye karşı bir adam, Aylak Adam..
Düşünün ki, bir adı bile yok. "C." diyor yazar kısaca..
İsmin önemsizliğini şöyle açıklıyor Bay C:
“Bence İnsanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır. Doğar doğmaz, o bilmeden başkaları veriyor. Ama yapışıp kalıyor ona. Onsuz olamıyor..”
Ne kadar haklı değil mi? Tıpkı yazarın kitabına isim vermesi gibi. O kitap artık yazarın verdiği isimle anılıyor. Bir kitabın adı kendisiyle ne kadar ilgiliyse, bir insanın adı da kendisiyle o kadar ilgilidir. Ne adını ve konusunu bilmemiz bir kitabı anlamaya yeter, ne de adı ve zihnimizdeki görüntüsü bir insanı anlamamıza ve tanımamıza yeter..
Bu yüzdendir ki; insanları tanıdığımızı sanıyoruz. Oysa tanımıyoruz, zannediyoruz sadece..
"İnsanları tanımak, denizleri bardak bardak boşaltmaktan daha zordur" der Mevlana..
İnsanları tanımak gibi, sevmek de zor aslında. Nasıl da kolay dile getiriyoruz oysa. Sevmek! Sözde kolay, gerçekte zor bir duygu. Birine alışmayı, birinden hoşlanmayı, birine çıkar için yaklaşmayı sevgi zannedip, değerini azaltıyor ve sevgiyi basitleştirip, dilce kolay söylenir hale getiriyoruz. Hoşlantımız geçince, hevesimizi alınca, sıkılınca ya da çıkarlarımız uyuşmayınca da ilk şunu söylüyoruz: Sevgi diye bir şey yok. Oysa sevgi var, anlamak yok. Sevgide almak yoktur, vermek vardır. Sevgi de öğrenilen bir şeydir. Biz anlamını bilmiyoruz ve böylece sevgiyi hem karmaşık hale getiriyoruz, hem de kişiselleştiriyoruz.
"Sevgi basitti, karmaşık olan bizlerdik.." derken ne kadar da haklıymış Frida Kahlo..
İnsanın bir tutamağı olmalı diyor "Bay C" ve ekliyor:
"Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum. Gerçek sevgiyi..
Çünkü, dünyada dayanılacak tek şey sevgidir.."
Çabasının boşuna olduğunun farkında olmasına rağmen gerçek sevgiyi arayan bir adam..
Toplumun değer verdiği (aslında değersiz) şeylere değer vermediği, onlardan farklı bir yaşantı içinde olduğu ve hem farklıyı, hem doğru olanı aradığı için çevresi tarafından normal görülmeyen bir adam..
"Bay C" anlaşılmadığını ve asla anlaşılmayacağını bildiği için sustu sonunda.. Konuşmak gereksizdi.. Biliyordu.. Anlamazlardı..
Ve sonunda kim olduğunu öğrendim "Bay C" nin..
Bendim, sendin, oydu..
Sıradanlığa, tekdüzeliğe, alışılmışın kolaycılığına katlanamayan, farklıyı, doğruyu, gerçek samimiyeti ve evrensel sevgiyi arayanlardı..
Dünyadaki kaosun en büyük sebebinin "sevgisizlik" olduğunu bilen ve dünyayı güzelleştirmenin yolunun kendinden geçtiğini bilen herkesti..
İncelememi bir "bildiriyle" bitirmek istiyorum..
#29300649
Sevgiyle kalın..
128 syf.
·3 günde·10/10 puan
YouTube kitap kanalımda Yusuf Atılgan'ın kitaplarını filozof ve psikanalistlerle yorumladım: https://youtu.be/N7qPdz3QdlE

Oedipus kompleksi : Erkek çocuğun annesine duyduğu aşırı sevgi sonucunda babasının yerine geçme isteğinin saplantı hali.

Nekrofili : Canlılar yerine ölülere yönelik bir cinsel istek duyma hali.

Zoofili : İnsan ve hayvan arası cinsel eylemi ya da şiddeti tanımlamak için kullanılan bir terim.

Gizli eşcinsellik : Kadının çekicilik yönü kuvvetli olduğunda erkekte oluşan şiddetli kıskanma durumlarında oluşabilecek klinik bir vaka.

Adım Zebercet.

Ne ölüyüm, ne sağım. Bilinçaltım dipsiz bir kuyu. Bir otel işletirim. Tavanarası katına bilinçsel olarak ulaşamayacağımı bilsem bile cinsel isteklerim Oedipus kompleksinin oluşmasını sağladı. Böylece Freud buna id adını koydu. id sensin ulan
id babandır ulan anandır ulan
karındır
karım değil bir kadın
adım zebercet
bir otel işletirim
babamdan kalma
babamın adıyla kendimi tanıttığım olmuştur
doğuştan bir yeteneğim var
bilinçaltlarını görmek
niye verdiğim para üstlerini almıyorsunuz
insanlar alsanıza verdiğim üstleri
kalmasın size ait bende bir şey
illa etrafımdakileri eksiltmem mi gerek
bir daha sizi içeri alan id olsun

Otelimize hoşgeldiniz, buyrun. Boş odamız yok. Şu an ego katı üzerinde bulunuyorsunuz. Ne kadar da normal görünüyorum değil mi? Sanki hiç id ve süperegoya sahip değilmişim gibi duruyor. Yalan yahu, külliyen yalan. Hayır, size dememiştim. Ben bu kattan yönetiyorum bütün bu oteli. Bir kadın vardı, o gittikten sonra 1 numaralı odayı kimseye vermedim. Zaten kimse hak etmedi ondan başka. Karakterim bana insanların kapılarını dinleyip onların cinsel olarak haz alışlarını duymamı emrediyor. Ama ya 1 numaralı odadaki çatışmalarım? Ya idin haberi olursa bundan, ne yaparım sonra ben? Hemen tavanarasına çıkmalıyım
her ne kadar süperegodan geçmek zorunda olsam da
idimi unutamıyorum
o yukarıda
o her yerde
bir kedi var
zoofilik biri miyim ben
hakkımda tek bildiğim şey adımın zebercet olduğu
gerisi bilinçaltım
madem annem benim hayallerimi süslüyor
o zaman babam olmalıyım
otoritenin ta kendisi
öldürmek
ortalıkçı kadın mı?
slavoj zizek
sokmak
gecikmeli Ankara treni
gizli eşcinsellik
savaşan kastrasyon
nekrofili
sabah kalktığımda beni ilk karşılayan sarı donum

İyi de, ben neden bu oteldeyim? Ben hazlarımdan ibaretim. İnsanlar yoksun hissederse ben yoksun hissederim. Anne, babamla vakit geçirebilirsin ama olmaz ki
ben ne olacağım
benliğim ne olacak
otelim ne olacak
bu otel neye yarıyor ulan o zaman
bütün katlarını ben tasarladım
bu otelin mimarı siz değilsiniz
anne beni iste
babamı değil
yetersiz hissettirme beni kendime
yok olun
elimin değdiği insan yok olsun
mezarlıkta görmek istiyorum sizi
bu otele ayak basan bir kadın daha olursa
kendisini hayat boyu bir penisten yoksun hissetsin
karşılayamıyorum isteklerinizi
oteldeki bütün odalar boş
ama oteldeki bütün odalar dolu
yukarıdan geldi emir
esas bakmam gereken katlar aşağıki katlar
ruj sür kadınıma
temizlik yapıp durma sadece
bıyığım var mıydı
iyi de askerde değilim ki
anne babamla mısın
yukarılar beni sürüklüyor
sürükl

Zebercet soyutlanmadır. toplumdaki bireysizleştirilmenin vücut bulmuş halidir. Canlılardan bulamadığını ölülerden, kadınlardan bulamadığını erkeklerden bulmak isteyen bir bilinçaltı virüsüdür. Bulaşıcıdır. Sanki herkes Anayurt Oteli'ne gelmek ister. Görünmezlik kremini getirin insanlar, ama bu bilince sürülür mü? Gelmeyecek mi? Hiç mi gelmez? Bütün kapılar kapalı otelde. Mahremiyet dağıtır isteyenlere. Lacancı psikanalize göre fallus’unu tamamlayamamışmış Zebercet. Canları cehenneme... Alsalardı para üstlerini onlar da. Rahat bıraksalardı onu mu sarı donu mu? Sonra yukarı çıktı.

Adım Zebercet.

Yazarın biyografisi

Adı:
Yusuf Atılgan
Unvan:
Türk Yazar ve Öğretmen
Doğum:
Manisa, Türkiye, 27 Haziran 1921
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 9 Ekim 1989
Yusuf Atılgan (d. 27 Haziran 1921, Manisa - ö. 9 Ekim 1989, İstanbul) Türk roman ve öykü yazarı.

1936 yılında Manisa Ortaokulu'nu, 1939 yılında ise Balıkesir Lisesi'ni ve ikinci sınıftan sonra askeri öğrenci olarak devam ettiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Nihat Tarlan'ın yönetiminde hazırladığı bitirme tezinin konusu Tokatlı Kani: Sanat, şahsiyet ve psikoloji idi. Aynı dönemde Akşehir'de Maltepe Askeri Lisesi'nde bir yıl edebiyat öğretmenliği yaptı. Üniversite öğrenciliği sırasında Türkiye Komünist Partisi'ne katılarak faaliyette bulunduğu iddiasıyla sıkıyönetim mahkemesince tutuklanarak ceza kanunu'nun 141. maddesi uyarınca hapse mahkûm edildi. altı ay Sansaryan Han'da, dört ay da Tophane Cezaevi'nde olmak üzere on ay hapis yattı.

26 Ocak 1946'da serbest kalmış, öğretmenliği elinden alınmıştır. 1946 yılında Manisa'nın Hacırahmanlı Köyü'ne yerleşerek çiftçilik yaptı. 1976'da İstanbul'a döndü danışmanlık, çevirmenlik ve redaktörlük yaptı. Yazımı devam eden "Canistan" adlı romanını tamamlayamadan 9 Ekim 1989'de kalp krizi nedeni ile İstanbul, Moda'da öldü.

Aylak Adam ve Anayurt Oteli adlı romanlarında psikolojik yabancılaşma ve yalnızlık temasını başarıyla işleyen bir yazar olarak tanındı ve modern Türk edebiyatının önde gelen ustaları arasında yer aldı. 1987'de Anayurt Oteli romanı, Ömer Kavur tarafından aynı adlı sinema filmi olarak çekildi.

Yazar istatistikleri

  • 3.319 okur beğendi.
  • 58,3bin okur okudu.
  • 1.287 okur okuyor.
  • 22,7bin okur okuyacak.
  • 1.502 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları