Anayurt Oteli

·
Okunma
·
Beğeni
·
46352
Gösterim
Adı:
Anayurt Oteli
Baskı tarihi:
Nisan 2019
Sayfa sayısı:
128
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750735639
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
Baskılar:
Anayurt Oteli
Anayurt Oteli
Anayurt Oteli
Anayurt Oteli
Bir oteli yönetmekle bir kurumu, geniş bir işletmeyi, bir ülkeyi yönetmek aynı şeydi aslında. İnsan kendini, olanaklarını tanımaya, gerçek sorumluluğun ne olduğunu anlamaya başlayınca bocalıyordu, dayanamıyordu. Ülkeleri yönetenler iyi ki bilmiyorlardı bunu; yoksa bir otel yöneticisinin yapabileceğinden çok daha büyük hasarlar yaparlardı yeryüzünde. Defteri kapadı. Ne gereği vardı artık bunları yazmanın ya da birkaç satır yazıp bırakmanın?

Çağdaş edebiyatımızın en ünlü kişilerinden Zebercet, yaşamını günlük yaşamın gerektirdiği en basit işlevlere odaklamış biri. Görünüşüyle son derece gerçek, basit ve sıradan. Ama içimizde bıraktığı etki öyle mi? Yusuf Atılgan’ın unutulmaz romanı Anayurt Oteli, bir memleket portresi, bir mizaç izahı. Yayımlandığı ilk günden bu yana başucumuzda. Okura düşen de onu daha yakından tanımak.
108 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Son 10 gündür bu kitapla yatıp kalkıyorum desem yalan olmaz... Okuma serüvenimde bu kitap bir kilometre taşı oldu benim için. Nedenlerini dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım. Çünkü anlatacak gerçekten çok şey var bu kitapla ilgili. Hepsini bir incelemeye sığdırmak mümkün olamayacağı için kendimce önemli gördüğüm bazı konuları masaya yatıracağım... Hazırsanız başlayalım o halde:)

----------------------

Ara sıra fırsat buldukça tekrar okumalar yapmaya çalışıyorum. Öyle ki, 15-20 yıl önce okuduğumuz bazı kitaplar zaman aşımına uğrayarak bugün hiç okumadığımız kitaplarla eşit seviyeye gelebiliyor. O yüzden kendinizce özel olduğunu düşündüğünüz bazı kitapları yıllar sonra tekrar elinize almanızda fayda var! Nereden nereye geldiğinizi ölçmek için de güzel bir test oluyor bu tekrar okumalar... Ben açıkçası kendi adıma çok katkısını görüyorum...

Uzun zamandır yeniden okumayı düşündüğüm iki kitap vardı kafamda; Albert Camus'nün Yabancı 'sı ve Yusuf Atılgan'ın Anayurt Oteli ... İki kitabın da ilk okunmaları üzerinden en az 15-20 yıl geçti...

Çok bilinçli bir tercih değildi benimki ama iki eseri de okuduktan sonra anladım ki, ard arda okumak için bundan daha güzel bir ikili az bulunurmuş gerçekten de :)

Zaten akademik çevrelerde ve benzeri araştırma gruplarında, özellikle 'karşılaştırmalı edebiyat' denildiğinde en çok okunan ve incelenen kitapların başında geliyormuş bu ikili... Gerek yazarlarının hayata bakış açısı, gerek karakterlerin orijinalliği, farklı bir iç dünyaya sahip olmaları ve yaşamlarında kesişen pek çok benzerlik, karşılaştırmalı okumalar için harika malzemeler sunuyor size... Meursault ve Zebercet için evrensel edebiyatın iki kardeşi veya iki sırdaşı tabirini kullanabiliriz:)

Diğer konulara da kısa kısa değinmek için bu faslı küçük bir tavsiye ile burada noktalayıp Anayurt Oteli özelinde yola devam edeceğim. Vereceğim tavsiye belli aslında; daha önceden okumuş olsanız da ilk defa okuyacak olsanız da 111 ve 108 sayfalık bu iki eseri peş peşe okumanızı kesinlikle öneriyorum...

---------------------------

Anayurt Oteli bir matruşka, karmaşık bir labirent, bir sır küpü aslında... İçinde yüzlerce sayfayı gizleyen ama sadece 108 sayfasını okurla paylaşan bir beyin fırtınası... Standart bir okurla çok daha derine inebilen bir okur arasındaki ayrımı size şıp diye gösterebilecek bir turnusol kağıdı...

Pek çok okur negatif duygular besliyor bu kitaba karşı... Ben de gerekli takviyeleri almadan önce salt kitabı okuyup bitirdiğimde benzer duygularla ayrıldım açıkçası. Karanlık bir kitap, iç sıkan, insanı boğan, kimi zaman ruhunu karartan, kimi zaman Zebercet ve onun gibilere lanet okutan, bittiğinde odanın havası dağılsın, içeriye biraz oksijen girsin diye kapı pencere açtıran zor bir kitap Anayurt Oteli...

Bu noktada, kitapla ilk tanışma hikayemi de kısaca paylaşmak isterim;

Ben çocukluğumda sadece film sanıyordum Anayurt Oteli'ni... Çünkü film piyasaya çıktığında o yılların Türkiye'sinde öylesine bir nefret nesnesi haline getirildi ki, benden yaşça büyük kardeşlerim bile film hakkında konuşacakları zaman eğer ben yanlarındaysam kendi aralarında bir sırrı paylaşır gibi fısır fısır konuşurlardı. Filmin bir kitap uyarlaması olduğunu, dolayısıyla eserin aslının bir kitap olduğunu sonradan öğrendim.

O yıllarda iki kişi fısır fısır konuşuyorsa konu ya siyaset ya da cinsellik olurdu genelde:) Küçük bir araştırmayla kitaba 'uranyum atığı' muamelesi yapılmasının nedeninin cinsellik olduğunu öğrendim. Ortaokul-lise yıllarıma denk gelen bu dönemde, algıda seçiciliğin de etkisiyle kitaba/filme olan merakım birkaç kat daha arttı haliyle:) Yalnız yaşadığım bu küçük şehirde ne kitaba, ne de filme ulaşmak söz konusu bile değildi.

Ta ki, birgün ders çalışmak için şehrin tarihi kütüphanesine gidene kadar... O gün 'Türk edebiyatı' rafları arasında okumak için kendime kitap araken bir anda kapkara ciltli ve üzeri numaralı onlarca kitap arasında Anayurt Oteli yazısı takıldı gözüme... Şok dalgasını üzerimden attıktan sonra kitabı adı görünmeyecek şekilde elimde tutup kuytu bir köşeye attım kendimi. Sanki Hz. Musa'nın kayıp sandığını bulmuşum gibi gözlerim heyecanla kitabın satırlarını taramaya başladı. O satırlarda ne aradığımı az çok tahmin edersiniz sanırım:) Cinselliğin bu ülkede nasıl bir tabu olduğunu ve ilk gençlik dönemini yaşayan birinin cinsellik üzerine birşeyler yakalama uğruna edebi bir eseri dahi nasıl sömürdüğünü anlatması açısından örnek bir hikayedir bu hikaye:)

Her neyse, kitaptan pek bir şey anlamamıştım, cinsellik konusunda ise açıkçası aradığımı bulamamıştım:) Yine de 2-3 gün kütüphaneye giderek sıkıla sıkıla kitabı sonuna kadar okuduğumu çok net hatırlıyorum:) Bilemiyorum, belki de benim gibiler yüzünden bu kitap 100 temel eser listesinden çıkartılmış olabilir:))

-----------------------------

Bu kısa aranın ardından tekrar günümüze dönebiliriz... Bu sefer tabii ki ne okuduğumu bilerek (ya da bildiğimi sanarak) aldım kitabı elime... Düz ve yüzeysel bir okumanın ardından yukarıda bahsettiğim boğucu ve karanlık hisler içerisinde kitabı rafa kaldırdım... Hayatın kendisi zaten yeterince boğucu ve dramatik olduğu için bir de üzerine böyle kitaplar okumak insanı gerçekten daraltan bir durum... Ancak tam bu esnada puzzle'ı tamamlayacak olan ve bana yazının girişinde 'bu kitap benim okuma serüvenimde kilometre taşlarından biri oldu' cümlesini yazdıracak olan yepyeni bir kitap çıktı karşıma: Zebercet'ten Cumhuriyete Anayurt Oteli

Bu kitabın kitaplığıma katılma hikayesi de ilginç aslında... Bizim gazeteye zaman zaman yayınevlerinden tanıtım amaçlı kitaplar gelir. Herkes genellikle bu kitapların içinden en popüler yazarları ve kitapları seçip evine götürür. Kimsenin ilgisini çekmeyen ve ortada kalan kitaplar ise, benim 'kimsesizler çekmecesi' adını verdiğim çekmeceye kaldırılır. Geçen yıl o çekmeceye göz atarken almıştım bu kitabı, belki okurum diye... Meğerse bilmeden de olsa hayatımın en güzel kararlarından birini vermişim o gün:)

Bu kitabın kendi sayfasına ayrı bir inceleme yazmayı planladığım için çok detaya girmeyeceğim. Kısaca ifade etmek gerekirse, bu kitap bir anlamda Anayurt Oteli'nin deşifresi diyebiliriz. Anayurt Oteli demirden bir kilitse işte bu kitap da o kilidin anahtarı...

Bilgi Üniversitesi'nden Prof.Dr. Murat Belge ve öğrencileri gerçekten harika bir çalışmanın altına imza atmışlar. Aslında çok detaylı olan bu akademik çalışma, daha sonradan kısaltılıp düzenlenerek kitap haline getirilmiş. Kitap, Anayurt Oteli'ni neredeyse kelime kelime büyütecin altından geçirip, içindeki tüm simgeleri, bilinç akışını, neyin neye karşılık geldiğini, karakterlerin psikolojik tahlilini, kitabın siyaset ve toplum bağlantısını, gizleri, sırları ve hatta Yusuf Atılgan'ın dahi yazarken düşünmediği pek çok detayı 'derin okuma' yöntemiyle tek tek önümüze seriyor.

Kitabın sonuna geldiğinizde 'Eğer Anayurt Oteli bu ise, o zaman benim okuduğum şey neydi' yorumunu yaparken buluyorsunuz kendinizi...

İşte böylelikle, bu kitap sayesinde Anayurt Oteli hakkında edindiğim tüm bilgi ve izlenimlerimi unutup her şeye yeniden başladım.

-------------------------------

Yusuf Atılgan gerçekten çok özel bir yazar. Gerçek bir entelektüel... Siyaset, tarih, sosyoloji ve özellikle psikoloji alanlarında muazzam bir birikime sahip. Sıkı bir Freud takipçisi. Zaten kitapta adım adım Freud etkilerini görmek mümkün... Yazdığı eserlerde kelime kullanımı konusunda çok cömert bir yazar olduğu söylenemez. Size sadece kapıyı açıyor bu kitapta. Yolun tarifini kendiniz bulmak zorundasınız. Eğer bu zahmete katlanmam diyorsanız o zaman kitaptan negatif ayrılmanız çok olası. Ancak bu iki kitap gösterdi ki, kesinlikle bu zahmete katlanmaya değer!

İncelemenin başından beri kitabın içeriğine çok fazla girmeyişimin nedeni sadece spoiler kaygısı değil, biraz da yaşadığım bu okuma tecrübesi aslında... Kitap hakkında yazılmış 167 sayfalık bir inceleme okuyup, ardından gelip de 'Anayurt Oteli'nde yazar aslında şunu demiş...' temalı cümleler kurmayı içime sindiremedim açıkçası:)

Ancak günümüz Zebercet'lerine de söyleyecek iki çift lafım var tabii ki... :) Ama öncesinde, madem o kadar lafını ettik, birkaç cümle de filmden bahsedelim.

1987 yapımı ve Ömer Kavur imzalı Anayurt Oteli filmini de bu hafta tekrar seyrettim... Film zamanında çok ses getirmiş olsa da, bana göre gerçekten çok başarısız bir uyarlama... Şöyle ki; kitap hakkında konuşurken dedim ya, bu kitabı olduğu haliyle yüzeysel bir şekilde okursanız, yani kendinizi 108 sayfa ile sınırlandırırsanız çok da keyif alamazsınız diye... Çünkü, kitaptaki her karakterin, her cümlenin, her kelimenin, her nesnenin çözümlenmeyi bekleyen ayrı bir alt metni var... Kitabı gerçek anlamda okumak için o derinliğe inmek zorundasınız. İşte filmin de başaramadığı şey tam olarak bu olmuş. Ömer Kavur, aslında 108 sayfayı filme uyarlamış. O nedenle film, kitapta anlatılan pek çok detayı atlamış ve ortaya birbirinden kopuk, anlamsız sahneler çıkmış. Belki de tek olumlu yanı, kitaptaki karakter ve mekanlara bir görüntü kazandırmak olmuş diyebiliriz.

---------------------------------

Sona doğru yaklaşırken gelin biraz da günümüz Zebercet'lerinin dünyasına küçük bir pencere açalım... Geceli gündüzlü 10 günümü adadığım bu kitap bana günlük yaşantımız hakkında da yeni bakış açıları kazandırdı...

Zebercet, pek çok insan gibi, bilinçaltında biriktirdiklerini günlük yaşam içerisinde harcayan sıradan bir insandı... Günün sonunda, bu bilinçaltı evreninin hem faili hem de maktûlü oldu... Tabii ki bozuk ruh sağlığı, onun zaafı ve aynı zamanda tetikçisiydi... Ancak şunu da kabul etmek lazım ki, bu ruh sağlığı dediğimiz şey, kışın soğuk havada bozulan birşey değil! Gece yatmadan önce bir Benical alarak kontrol altında tutulan bir şey hiç değil...

Günümüzde henüz Zebercet seviyesine gelmeyen ama ruh sağlığı da kesinlikle fabrika ayarlarında olmayan binlerce insan var... Bu tespiti yaparken kendimizi de çok dışarıda tutmamamız gerekiyor aslında... Bilinçaltı evrenimiz biz farkında olmadan her gün sayısız duyuma maruz kalıyor. Bu duyumların, fay hatlarında oluşan birikimler gibi kendi içimizde nasıl bir birikim oluşturduğu ve bize ne zaman, nasıl bir oyun oynayacağını kestirmek kolay değil...

Dışarıdan bakınca gözle görülen, elle tutulan bir hayat yaşıyoruz ama bu hayatın gözümüzle göremediğimiz, elimizle tutamadığımız soyut gerçeklikleri her gün üzerimizde daha fazla hasar meydana getiriyor.

Zebercet'in karakterini, bilinç akışını, nispeten geçmişini ve karşılık bulamadığı beklentilerini az çok bildiğimiz için, onun kararları ve davranışları üzerinde bir neden-sonuç ilişkisi kurabiliyoruz.

Oysa kendi dünyamızda ve kendi davranışlarımızda bu neden-sonuç ilişkisini rasyonel bir şekilde kurabilmek için ciddi bir çaba ve mesai harcamamız gerekiyor.

Günümüzde bilinçaltı üzerine uygulanan baskı geçmişle kıyaslanamayacak kadar fazla... Instagram'da geçirdiğiniz her saat, seyrettiğiniz dizinin her bölümü, açıktan veya örtülü bir şekilde maruz kaldığınız reklamlar, alışveriş için çıkıp hiçbir şey almadan döndüğünüz sıradan bir AVM günü ve daha saymakla bitiremeyeceğimiz pek çok etken, tıpkı beklenen büyük İstanbul depremi gibi her geçen gün zihninizdeki fay hattının biraz daha birikmesine, biraz daha gerilmesine neden oluyor.

Sosyal medya hayatı, idealize edilmiş bir hayat... 24 saat tepeden tırnağa bakımlı güzel kadınlar, yakışıklı erkekler, lüks restoranlarda yenilen yemekler, sürekli konsere giden insanlar, yılın 12 ayı seyahat eden gezginler, bir giydiğini bir daha giymeyenler, tüm günü spor salonunda geçirecek kadar boş vakti olanlar, çocuklarının odalarını Disneyland'e çevirenler ve salonunun dört duvarını kitaplıkla donatıp kedili kupalarındaki kahve eşliğinde bütün gün kitap okuyup bunu gözümüzün içine sokanlar aslında gerçek bir hayatı temsil etmiyorlar... Sosyal medya sadece tekil parçaların seçilip yapıştırıldığı sanal bir kolaj... Acımasız bir bilinçaltı savaşındaki düşmanın ta kendisi!

Yani Zebercet'i kendi içimizde yargılamadan önce onun bilinçaltı savaşını seyretmemiz ve önce onun bilinçaltı düşmanlarıyla yüzleşmemiz gerekiyor. Ancak bu şekilde kendi düşmanlarımızın da farkına varabiliriz.

Dediğim gibi, ruh sağlığımız bizim değil, çevrenin kontrolü altında... Onu tekrar kendi kontrolümüz altına almak ve olabildiğince dış etkenlere karşı korumak için; bize çuvallar dolusu mutsuzluk taşıyan, zihnimizi tahrip eden, bizi vahşileştiren, vicdanımızı küçülten, yaşama sevincimizi emen, küçük mutlulukları bize unutturan, tatminsizleştiren, kendimiz başta olmak üzere herkesle kavgaya tutuşturan o kaynağı belirsiz 'arzu nesneleri'ni daha fazla vakit kaybetmeden hayatımızdan bertaraf etmek zorundayız...

Eğer bunu başaramazsak, bu savaşı kaybeder ve nihayetinde kendimizi bilinçaltımızı tamamen ele geçiren düşmanın sinsi elleri arasında boğulurken buluruz...

Kitabın en meşhur cümlelerinden birinde şöyle diyordu yazarımız;

"Değişmez tek bir kesinlik vardı insan için: Ölüm"

Cevap mahiyetinde ben de şunu söylemek istiyorum o halde:

"Değişmez bir kesinlik daha vardı insan için: Ölümden önce YAŞAM"

Henüz elimizdeyken, lütfen onun farkına varalım ve lütfen ona hak ettiği değeri verelim... Bilinçaltımızın güzel şeyler duymaya ihtiyacı var:)))

Herkese keyifli okumalar dilerim...
128 syf.
·8 günde·Beğendi·9/10·
Yusuf Atılgan Modern Türk Edebiyatının öncülerinden sayılmakta. “Acaba neden?” diye sorabilirsiniz. Kitabı okumadan bunu tam olarak anlamak imkansız gibi görünüyor; ama bir nebze de olsa açıklamaya çalışayım.

Öncelikle, anlatım metodu alışageldiğimiz edebiyat üsluplarından oldukça farklı bir teknikle yazılmış; zihin akışı metodu gerçekten ilginç, okuru kahramanın zihninde gezdiriyor, sanki kendi anılarınızı hatırlıyorsunuz. Sigmund Freud’un psikoloji anlatım tekniklerini anımsıyorsunuz; ama yine de sanat ve psikolojiyi bu yeni bir metodla edebiyata dönüştüren Yusuf Atılgan, kendini farklı bir konuma konumlandırabiliyor.

Anayurt Oteli adlı bu eseri bu tekniklerden ve anlatılmak istenen mesajdan bağımsız olarak okursanız vay halinize :) Neden mi? Çünkü bu kitabı düz bir metin gibi okumak, okuyucuyu yanlış mecraalara götürecektir.

Kitapta işlenen cinsellik, yalnızlık, bunalım, arayış,.. vs okuyucuyu gerçekten sıkabilir; okuyucu bunalım takılabilir ya da bu ne saçma bir kitap diyebilir.

Önyargılarımızdan uzak bir şekilde, belli bir yaşın ve belli bir seviyenin üstünde, bağımsız ve irdeleyici bir şekilde kitap ele alındığı takdirde, ağzına kadar dolu olan kilidi kapalı bir sandık size çeşit çeşit hazinelerini sunmaya başlayacaktır.

Zebercet, gizli ve derinlerde kalmış bilinçaltımızın sadece dışa yansımasıdır. Yalnızlığı ya da içinizdeki boşluğu hayır hayır hiçliği, hem de tamamen hiçliği, toplum içinde hiçbir yerinizin olmayışını nasıl anlatabilirsiniz. Arayışı, haz duyabilmeyi ama değer verdiği, gizli gizli imrendiği insanlardaki hazzı duyabilmeyi nasıl anlatabilirsiniz. Basitliği, sıradanlığı, tekdüzeliği, yalınlığı, nasıl anlatabilirsiniz. Bunları anlatabilen, yaşatabilen kaç yazar var bilemiyorum ama Yusuf Atılgan’ın yaptığı, yapabildiği anlatmaktan da öte; insanı garip bir şekilde hiç bilmediği, yaşamak istemeyeceği hayatın derinlerine doğru öyle bir sürüklemektedir ki okuyucu bir şekilde girdiği bu dünyada farkında olmadan yaşadığını, istemeden orada takılı kaldığını sonradan anlayabilmektedir.

Evet farklı açıdan bakınca, aslında kitabın içindeki cinselliği öyle çok da hatırlamadığınızı ya da önemsemediğinizi; ama Zebercet’in arayışındaki çaresizliğin, yalnızlığın, sıkıcı ve monoton hayatının getirdiği esaretin sizi nasıl da aynı duygularla, Zebercet ile beraber o çamaşır ipine doğru götürdüğünü, o hazin sonu aslında hiç istemediğinizi farkediyorsunuz.

Zebercet sade, sıradan, nazik, ürkek, korkak ve saplantılı bir karakter aslında. Kitap hacmine göre çok yoğun. Edebiyattaki şifreleme metodlarının Kafka’nın Dava kitabında olduğu gibi bu kitapta da bol miktarda olduğu göze çarpmaktadır. Aslında Yusuf Atılgan bu kitapta bıçak sırtı birçok konuyu işleyerek bir yazar olarak risk miktarını oldukça yukarı çıkarmıştır. Büyük cesaret doğrusu. Dava kitabını düz bir metin gibi okumak nasıl sadece israfsa; lütfen bu kitabı da birazcık inceleyip öyle okuyun ya da farklı manaları da anlamaya gayret gösterin.

Anayurt Oteli birey olamamış, mutlu olamamış ya da duygularını yaşayamamış, hayata tutunamamış kişileri ve toplumun bu kişilere yaptığı baskıları anlatmakta aslında; toplumun kişilere konumlarına ve güçlerine göre de bir değerlendirme yaptığına ve bir nevi gizli bir kast sistemi uyguladığına da değinmektedir.

Galiba kitabın tamamını yorumlamaya vaktim yetmeyecek; bu yüzden affınıza sığınarak incelememe nokta koyuyorum, herkese iyi okumalar...
128 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Kitabın ilk olarak filmi izlemiştim. Filmi bile listelerde izlenmesi gereken filmlerin içerisinde yer alırken, kitabı neden okunmasın? Ki filmleri yapılmış kitaplar her zaman filmin önündeyken?

"Sevgi çoğu şeyi değiştirebilir."

Anayurt Oteli;
Daha önceleri konak olan, önce babasının, vefat ettikten sonra da "ilkokuldan sonra sırf bu otel için okutmadığı oğlu" Zebercet'in mecburiyetten yönettiği otel. Zebercet’in tüm yaşamı, tüm dünyası olan "Anayurt Oteli."

Zebercet’ten başka ortalıkçı kadın var bir de.
#46543941

Zebercet de her insan gibi cinsel arzuları olan biri. Kitabın başlarında arzularını gündelikçi kadın ile gideriyor.
Sonra o meşhur gecikmeli Ankara treniyle gelen ve ertesi gün hemen otelden ayrılan gizemli kadın Zebercet’in yaşamını değiştiriyor. Kadının gittiği günden beri döneceğini umut ederek beklemeye başlıyor. Sürekli aklında olan o kadını, saplantı haline getirdiği o kadını... Maalesef kadın gelmiyor, sevmek ve sevilmek ihtiyacı olan Zebercet kadından umudu kesince çığırından çıkmaya başlıyor...

Anahtar deliklerinden başkalarının hayatını gözetliyor ve konuşulanları duymaya çalışıyor...
Çaresizlik içinde. Önce oteli kapatıyor, dışarıya çıkmaya, dış dünyayı keşfetmeye çalışıyor ama başaramıyor…
Geçmişte yaşadığı şeyleri, duygu ve düşüncelerini, yaşadığı andaki olaylarla ortaya çıkarıyor. Karmakarışık anlar... Kadın, erkek, hayvan onun için pek fark etmiyor artık.
Yalnızlık bazen buna gerektiği kadar dayanamayanları hastalık derecesine kadar getirir, yavaş yavaş delirtir.
Zebercet bir örnek.
Sevgisizlikten, yalnızlıktan, yabancılık çekmekten kurtulamıyor.

Zebercet
“ne sağ ne ölü”
Zebercet

#46578904
dedi,
#46568724
diye düşündü...

Kendi olanaklarının sonuncusuna ulaştı...

Kaçamadı...
#46572143

Kararını verdi...
#46580907

Kendi olanaklarının sonuncusunu seçti...
#46585070


Nedir kitapta insanları rahatsız eden? Neden rahatsızsınız? Çevrenizde yaşanan olayların, hatta daha da kötülerinin yaşandığı bir ülkede, bunların bir kitapta yazılması mı, yoksa yaşamak mı daha rahatsız edici? Okumak mı size zor geliyor, görmek mi, yaşamak mı? Mideniz en beterini yaşayanları izlemeyi kaldırıyor da okumayı mı kaldırmıyor?

Bu kitap okunmayı hak ediyor.
Bu kitap anlaşılmayı hak ediyor.
Bu kitap sadece bu puanı hak etmiyor!

Elline, koluna, aklına, fikrine, yüreğine sağlık Yusuf Atılgan
128 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Ve gittin..
Bu artık ölmeme engel değil.
Çok bekledim.
Gelmedin diye öldüm..

Bazen çevremizdeki dünyanın büyüklüğünü farkettikçe biz de küçülürüz, dert sandığımız şeyler de.
Bu romanda tam tersi. Yerinde olup olmadığını merak edip durduğu bıyıklarıyla Zebercet, büyüyor da büyüyor, kendi dünyasını tıka basa doldurana dek.
Orta parmağındaki siğile kadar, gözünüzün önünde beliren capcanlı bir portre oluyor.

Ve bir gün aniden değişiyor bazı şeyler. Hem de bıyıklarını kesecek kadar. Unutulan bir havluda yeşeren ne ümitler, ne ümitler.. Belki bir gün gelir, diye başlayan.

Zebercet de totem yapıyormuş, bu onu anlamama biraz daha yardım etti sanırım. Çünkü birbirinden bağımsız olayları birbirine bağlayıp ümidi perçinlemeye çalışmak, oldukça ağır bir vakayı işaret eder aslında.

Bunalım kokan bir kitap. Nedensiz, sonuçsuz, olay örgüsü zayıf, durağan..
Hep içine doğru konuşan bir karakter.
Yerimiz yok diyerek boşalttığı otel, yerim yok diyerek yalnızlaşan insanlara benziyor. Kabul edilmiş ve istenmiş bir yalnız kalış , kendini yalnız bırakış.

Erkekleri anlatırken 'bıyıklı', kadınları betimlerken 'göğüslü' gibi kullandığı bazı ifadeler, kahramanın kişiliği hakkında ipuçları veriyor.

Bazen neden yoktur, bazen çok fazla neden vardır ki bir cinayete varıp dayanıyor hikaye.
Canlı kalmaktır belki de en büyük sebep. Canlı kalabilmek, yaşayabilmek, bir insana verilen tek ayrıcalık, tek değer oluverir çoğu zaman.

Kitabın karanlıklaşan, karışan sayfaları arasından küf kokusu yayılıyor okurken. Kendiyle hesaplaşan, geçmişle hesaplaşan bir Zebercet dikiliyor karşınıza. Bıyıksız..

Bazen bir bedene ya da iğrenç bir karaktere hapsedilmiş ruhların, bir ümit kırıntısı karşısındaki, sonu çoğu kez hüsranla biten çırpınışları..

Beklemek kesinlikle insanı tüketen bir şeydir. Beklediğin bir Ankara treni de olsa, bir selam da olsa, bir ses de olsa. Heyecan yerini acıya bırakır er ya da geç.

Zebercet gibi biriyle bile empati yaptırabilecek sağlam bir kitap okudum. Ve hâlâ onu anlayabildiğime inanamıyorum.

22 güne yayılmış bir hikaye.
Sıradan, umutlu ve umutsuz geçen bir zaman dilimi. İnsana ne getireceği ya da ondan ne götüreceği bilinmeyen. Şimdinin, geçmişin ve geleceğin karmakarışık olduğu.
Ve bu karmaşayı intiharla çözen Zebercet..

Yer yer birinci tekil şahıs tarafından anlatılmış bölümler olsa da, geneli, her şeye hakim bir 'o' nun dilinden dökülüyor.
Bazı nesneler de kişiler kadar anlatıma konu olmuş ; çay gibi, sigara gibi, havlu gibi.

Ve metod, bilinç akışı. Hâlâ yaşayan ve ölmüş olan pek çok karakter, bu yöntemle anlatılmış. Durağan ve duygusuz gibi görünen, ama bataklık gibi sizi içine çeken bir tarz.

Kimliksiz, ezilmiş, itilmiş, hor görülmüş, aşağılanmış, sıradan belki de sıradanlaştıkça sıra dışı olan insanlar.
Tek istenilen sevmek ve sevilmekti kuşkusuz..
Ama maalesef, tıpkı Zebercet 'in söylediği gibi ;

"Canı cehenneme... "


Keyifli okumalar.. :)
128 syf.
·2 günde·10/10
Çok iyi, çok çok iyi.
Tabii Zebercet değil iyi olan.

Topluma uzak, yabancı, içine kapanık Zebercet'in anlatımı iyi olan. Konudan rahatsız olmadan okumak mümkün değil!

Kitap cümleleri gayet anlaşılır, okunur -sonu ne olur diye sayfaları merak içinde çeviriyorsunuz. Kitapta iç bunaltan, yoran, rahatsız eden şey sadece konu, ki amacı da bu değil mi zaten?

Bu kitabı beğenmemek nasıl mümkün oluyor anlamış değilim. Konu rahatsız edici, evet, ama konunun seni, beni, bizi rahatsız etmeyi başarması, Zebercet'ten tiksinmiş olmak zaten kitabın başarısını göstermiyor mu?

Türk edebiyatı için kült olmuş bir kitap ve puanı yedilerde. Puanının düşük olmasına çok şaşırdım ve üzüldüm.

Çiçekli böcekli kitaplar okumayı seviyorsanız o zaman uzak durun bu kitaptan! Böylece puanını da düşürmemiş olursunuz.

Hayatın gerçekleri yazanlar, içimizde dolaşan herhangi biri Zebercet. Gerçekler ağır geliyorsa ve at gözlüğümle mutluyum diyorsanız uzak durun!

Bizim yazarlarımız cinsellik yazmasın (okuyucu rahatsız), bizim yazarlarımız cinayet yazmasın
(okuyucu rahatsız), bizim yazarlarımız sapıklık yazmasın (okuyucu rahatsız)... Her şeyden rahatsızlar maşallah, bir tek sevdikleri aşk, çiçek, böcek! Buna rağmen sevgisizlikten de geçilmiyor!

Demek ki okuduğumuz konu ne olursa olsun, anlamıyoruz, verilmek istenen mesajı almıyoruz! Sonrasında da kitabı kötülüyoruz.

Sonra da neden hep aynı konular işleniyor, aynı şeyleri okuyoruz diye de isyan ediyoruz.

Kitap puanının düşük olmasına aldanmayın.

Umarım okursunuz!
128 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
Yusuf Atılgan 'ın okuduğum ikinci kitabı. Aylak Adam' da da, Anayurt Otelinde de tam ifade edemediğim, adını koyamadığım bir şeyler var. Dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım.

Öncelikle bireyciliği işler iki kitabında da. Anayurt Oteli 'nde varoluşsal sancılar çeken ve kendi probleminin teşhisini koyamamış sıradan insanları anlatırken, olay örüntülerini daha önce hiçbir yazarda görmediğim bir teknikle işliyor. Giriş gelişme ve sonuç akışı kesinlikle yok. En başında belki karakterler tanıtılırken,
1)A karakteri : Tasvirler tasvirler
2)B karakteri : Tasvirler tasvirler...
şeklinde gitmesi "giriş" olarak değerlendirilebilir. Fakat kitabın kalanı daldan dala, konudan konuya, iç konuşmlardan iç konuşmalara çok sert bir biçimde geçiyor. Alegori yapacak olursak, içerisinde türlü türlü ağaç köklerinin ve engellerin bulunduğu bir nehirin içerisindeki masa tenisi topunun yolculuğu gibi diyebiliriz. Bir şekilde ağıza ulaşıyor topunuz.

Bazı yazarlar okurun "anlaması" için biraz çaba sarf etmesini ister. Öyle duru bir anlatımla kendisini bir çırpıda yedirmek istemez. Hatta "bilinçsiz okuyucu benim portfolyomda olmasın" bakış açısıyla meydan okumaya kadar işi götürebilirler. Tabi bu da okuyucunun ciddi anlamda yorulması anlamına gelir. İşte Anayurt Oteli' nin bende bıraktığı izlenim bundan ibaret.

Baş karakter Zebercet, yalnızlaştırılmış. Histerik, nevrotik, sanrısal bir dünya içinde sıradan kalmaya çabalayan birisi. Onu sevdim fakat özdeşim kuramadığımı söylemem gerekir. Sabahattin Ali ' nin Yusuf' u kadar ya da Ömer, Nihat kadar içinizde yaşamıyor.

10/8 verdim fakat bana sorsanız 2 puanı nerden kırdın?, diye...
İnanın buna bir cevabım yok. Yukarıdaki nedenler ise damağımda kalan hafif buruk tadın (ama adını asla koyamadığım) sonucudur diyebilirim.

~~Kitapla kalınız~~
128 syf.
·2 günde
İlk Yusuf Atılgan kitabımdı. Muhtemelen aynı zamanda sonuncu.

Çok ağır, kasvetli bir havası var kitabın. İnsanı bunaltıyor. İçerisinde bir sürü sapık düşünce var. Tamam bu bir edebiyat olayı olabilir ama, resmen zehirledin bizi Yusuf amca, ne yaptığını sanıyorsun? Kitabın kasvetli havası içerisinde bunaldım. Okurken, yarım kalan cümle ile yeni başlayan cümle arasında debelendim. Aslında yazım şekline Oğuz Atay'dan aşinayım, hatta bir tek Atay'ın "hah ha"sı yok içerisinde, o kadar benziyor yani. Yarım kalan cümleler, sürekli içinden konuşmalar, antipatik-asosyal haller...

İçerisinde belirli bir olay örgüsü var gibi görünse de, aslında yok. Karakterimiz Zebercet'in zihninde dolaşırken bakmışsınız bir orada, bir bakmışsınız buradasınız. Değişik, iç karartıcı ve çok müstehcen bir kitap.
Okuyup okumamak sizin takdirinize kalmış dostlar...
Güneşli günler dilerim.
128 syf.
Daha detaylı analiz için, Yusuf Atılgan'ın hayatından ve kitaplarından bahsettiğim videoyu izleyebilirsiniz. ⬇️
https://youtu.be/9cIHdYzGwB4

Aylak Adam'ı da severek okumuştum ama Anayurt Oteli çok daha etkileyici bir kitap.

Zebercet ölümüne bir yalnızlığın içinde hapsolmuş ve yalnızlığı cinsel açlıkla yüzeye vurmuş bir karakter.
"Ne ölü ne sağ."
İnsan psikolojisinin nasıl işlediğini; nelere sebep olduğunu, çocukluğunda aldığı yaraların nasıl tüm yaşamını ele geçirdiğini Zebercet'in aklından geçenleri okurken bir kez daha görüyoruz.

Yusuf Atılgan'ın hayatından, yaşadığı yerden izler görmek de mümkün. Bu Aylak Adam kitabında da görülebilir fakat Anayurt Oteli hem mekanlarıyla hem de karakterleriyle yazarın hayatının daha gerçekçi bir yansıması olmuş.


Kimilerinin sıkıcı bulduğu kitap benim en sevdiklerim arasında yer aldı.
Zebercet'i de etkileyici kitap karakterlerinin arasına, Meursault'nun yanına koydum.

Kitap daha önce 100 Temel Eser arasındaymış, çıkarılmış.
Fakat şunu belirtmek gerekir, kimilerinin "sakıncalı" bulduğu konular edebiyatla yoğrulduğunda ortaya gercek bir "eser" çıkabiliyor.
128 syf.
·6 günde·10/10
“İstasyon alanından otele çıkan sokağın başında bir çam ağacının gövdesine tenekeden kesilmiş, koyu yeşil üstüne ak harflerle OTEL yazılmış ok biçimi bir gösterge çakılı, ama yıllar sonra çivilerden biri çürüyüp kopunca okun ucu aşağıya dönmüş toprağı gösteriyor, otelin yer altında olduğu sanısı veriyor insana.”

Yusuf Atılgan-Anayurt Oteli, 1973

İhtimal! zihin bağı olan Bay C. ile Türk edebiyatının belki de en orijinal karakteri Zebercettir. Yusuf Atılgan’ın zihninden biri kente, diğeri ise kasabaya göçüp biri Aylak Adam’ı diğeri de Anayurt Otel’inin yapı taşlarını oluşturmuşlardır. Esasında Yusuf Atılgan’ın deyimiyle bu karakterler, birbirlerine kimi noktalarda oldukça sıkı sıkıya bağlı, madalyonun ters tarafları gibidirler. Bay C. şehirde yalnızlığını çeker ve bunalımlar yaşar, Zebercet ise kasabada... İki TL farkla Zebercet çok daha karanlıktır. Öyle ki Yusuf Atılgan okuyucusuna sormuştur, “İki TL farkla sert içim olmasını ister misiniz?” Okuyucu ise elbette sert içimi sevmektedir ve kabul buyurmuştur. Bu sekans bir ihtimal Yusuf Atılgan’ın zihninde vuku bulmuş olabilir, tıpkı Zebercet ’in zihninde ve gerçekte vuku bulan olayların ayırdına varamadığımız gibi. Nitekim bilinç akışı mevcuttur.

Geçmiş ile bağını koparamayan bir karakterin yalpalamalarını okuyoruz. İlkin, yılların alışkanlığı ile oteli intizam dahilinde yöneten bir adam çıkıyor karşımıza, saatleri kuran, tıraş olan, ayaklarını yıkayan hatta saatin ne zaman geri kalacağını dahi bilen bir adam. Perşembe gecesi, gecikmeli Ankara Treni ile bir kadın gelir otele, yalnızca tek gece kalır ve bir köye gider. Bu andan itibaren bazı bunalımlar gün yüzüne çıkar Zebercette. Bu bunalımlar, çoğu zaman davranışlarını ne yönde baskılayacağına da engel olur. Nitekim cinsel arzularını zihninden, ortalıkçı kadına sonrasında bir havluya (gecikmeli Ankara Treni ile gelen kadının odasında unuttuğu havludur) yöneltecek kadar sapkınca davranışlar sergiler. Bir bakıma kendini, otelin sahibi Keçecilerin devamı olarak görmektedir. Keçecilerden bir adamın yengesine tutulması gibi o da yalnızca bir gece gördüğü kadına tutulur… Yalnızlığa alışmıştır, zihninde dönen düşüncelerin sağlıklı olup olmadığından bihaber günlerini geçiren Zebercet, geçmişten gelen anıların saldırısına uğrar. Bu anılar okur nezdinde fazlasıyla zorlayıcıdır, içi içe hatıralar belki de şekil değiştirerek Zebercet ‘in zihnine giriyordu. Sesler duyuyordu!.. Geçmişten!.. Fakat bir ihtimal şimdi duyduğunu zannediyordu!

Bir zaman sonra bekleyiş başladı Zebercet için. Kendini, kadının geleceği güne odakladı hep. Kendi kendine kadınla konuşuyormuşçasına konuştu, kadının, havlusuna sarılırken, geldiğini zannetti. “Gelmeseydin ölürdüm” dedi… Sonraları zihnine, çok daha keskin bir düşünce saplandı zira o günden sonra ne gelen müşterileri otele aldı ne de çalan kapıya baktı. Dışarılara çıkıp içmeye, başka insanlarla iletişim kurarak belki de bir çıkış yolu aradı. Çok uzun bir süre yemek dahi yemedi. Açlığın, insanda halüsinasyonlara neden olduğu düşüncesi vardır. Otele kısılıp kaldığı bu zaman diliminde okuyucu yine diğer sayfalarda olduğu gibi kendince varsayımlarda bulunmak zorunda kalacaktı. Nitekim Zebercet, neler gördü, kimlerle konuştu veya hangi hatıraları, gerçeklik boyutuna geçti bilmiyoruz fakat o zihnine saplanan düşünceye doğru gittiğinden emindik.

Otel’in yeraltında olduğu sanısı veren gösterge, daha ilk sayfalardan Zebercet ‘e dair mesajlar veriyordu belki de. Anayurt Otelini anlamak için yeraltına, Zebercet ‘in bilinçaltına inmek gerekiyordu. Artık Yusuf Atılgan için bile çok geçti. Artık okuyucusuna, Zebercet gerçeği budur diyemezdi. Zira her okurun zihninde artık bir karanlık Zebercet gerçeği vardı…

Bir okurun Zebercet gerçeğine göre otelin aslında var olmadığı, her bir odanın esasında Zebercet ‘in zihninde var olan odalar olup yanında tuttuğu anahtarlarla bir takım geçmişe, kendisine ve hissiyatına dair sorunları çözmek adına zihninin odalarında dolaştığı söylenebilir.
Son olarak…

Kulaklarda Macit Koper ’in sesi yankılanır; “Adım Zebercet, Zebercet. Oysa ben sizinkini bilmiyorum. Gecikmeli Ankara Treniyle geldiniz, üç gün önce. Kaydınızı yapamadım, adınızı söylemediniz. Döneceğinizi biliyorum gittiğiniz köyden…

https://www.youtube.com/watch?v=JwoenFGn0kY
128 syf.
·1 günde·Puan vermedi
Büyük olasılıkla bir daha Yusuf Atılgan okumayacağım. Anayurt Oteli benim için Yusuf Atılgan'ın kitabı olmaktan çok Ömer Kavur'un 80'lerde çektiği ve çok da beğenilen filmiydi. Tabii filmin kitaba kıyasla oldukça sansürlü olduğunu söyleyebiliriz. Filmdeki karanlık atmosfer meğerse kitabın ışıklandırılmış haliymiş, zira kitabı okurken hakikaten bunalıma girdim ve bitirmek için acele ettim, kitapta Zebercet çok çok daha soğuk ve bence ürkütücü birisi. Doğru bir gün de değildi belki bu kitabı okumak için, bilmiyorum, keşke okumasaydım açıkçası. Hiç kimsenin iç dünyasının böylesine bozulmuşluğuna, çürümüşlüğüne tanık olmak istemiyorum. Kitabın üslûbu hakkında ise bilinç akışı tekniğinin kullanıldığı kısımları düşünerek özellikle başlarda oldukça ilginç olduğunu ve iyi bir etki bıraktığını düşündümse de kitabın ortasından itibaren yazarın ne yapacağına karar verememiş bir şekilde yazdığını, bunun bir karmaşa yarattığını, bu karmaşanın zebercet'in dağılmış ruh haline uyduğunu düşündüm, ama bende antipati yarattı açıkçası. Kitaba haksızlık etmiş olabilirim, Anayurt Oteli ne de olsa bu ülkenin en iyi eserlerinden birisi olarak kabul ediliyor. Belki bazı eserleri gerçekten doğru zamanda okumak gerekiyordur. Hepinize iyi okumalar.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Anayurt Oteli
Baskı tarihi:
Nisan 2019
Sayfa sayısı:
128
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750735639
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
Baskılar:
Anayurt Oteli
Anayurt Oteli
Anayurt Oteli
Anayurt Oteli
Bir oteli yönetmekle bir kurumu, geniş bir işletmeyi, bir ülkeyi yönetmek aynı şeydi aslında. İnsan kendini, olanaklarını tanımaya, gerçek sorumluluğun ne olduğunu anlamaya başlayınca bocalıyordu, dayanamıyordu. Ülkeleri yönetenler iyi ki bilmiyorlardı bunu; yoksa bir otel yöneticisinin yapabileceğinden çok daha büyük hasarlar yaparlardı yeryüzünde. Defteri kapadı. Ne gereği vardı artık bunları yazmanın ya da birkaç satır yazıp bırakmanın?

Çağdaş edebiyatımızın en ünlü kişilerinden Zebercet, yaşamını günlük yaşamın gerektirdiği en basit işlevlere odaklamış biri. Görünüşüyle son derece gerçek, basit ve sıradan. Ama içimizde bıraktığı etki öyle mi? Yusuf Atılgan’ın unutulmaz romanı Anayurt Oteli, bir memleket portresi, bir mizaç izahı. Yayımlandığı ilk günden bu yana başucumuzda. Okura düşen de onu daha yakından tanımak.

Kitabı okuyanlar 10.902 okur

  • samlas
  • Doğan Gülhan
  • ÖzlemS.
  • nur
  • Ramazan Kudin
  • Nuri Kuloğlu
  • Rabia Şengüzel
  • Berkay Güneş
  • Mihriban yanar
  • Esma demirtaş

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%6
14-17 Yaş
%3.6
18-24 Yaş
%28
25-34 Yaş
%35.1
35-44 Yaş
%18.9
45-54 Yaş
%5.1
55-64 Yaş
%1.4
65+ Yaş
%2

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%57.2
Erkek
%42.8

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%12.2 (345)
9
%11.4 (323)
8
%17.8 (502)
7
%16.1 (454)
6
%8.6 (242)
5
%5.7 (160)
4
%3.2 (90)
3
%2.2 (61)
2
%1 (28)
1
%1.7 (49)

Kitabın sıralamaları