Yusuf Atılgan’ın “Anayurt Oteli” sade görünen ama içinde derin yalnızlıklar ve varoluş sancıları taşıyan bir roman. Her şeyden önce bu kitap bir karakterin iç dünyasında geçen, sanki bir oda gibi kapalı, dar ama yankı dolu bir yolculuk. Zebercet karakteriyle tanıştığın ilk anda, onun sıradanlığına biraz mesafe koyuyorsun belki; ama sonra o sıradanlık içinden öyle ince bir yalnızlık, öyle sessiz bir çığlık yükseliyor ki, istemeden onunla empati kurmaya başlıyorsun.
Zebercet’in yaşadığı otel, aslında onun ruhunun ta kendisi gibi. Sessiz, loş, tozlu ve zamanın durmuş gibi aktığı bir yer. Otelin içindeki düzen ve tekrar, onun yaşamına da sirayet etmiş. Aynı saatlerde çay içen, aynı yatakta yatan, aynı bakışlarla pencereden dışarı bakan bir adam… Bu rutinin bozulmasıyla, özellikle “bir gece kalan kadın”ın gelişiyle beraber iç dünyasında başlayan o kıpırtı, bastırdığı arzuların ve özlemlerin bir dışavurumu haline geliyor. Zebercet’in kadınla yaşadığı şey bir ilişkiden çok, bir hayalin, bir arzunun ete kemiğe bürünmesi gibi.
Yusuf Atılgan burada öyle dikkatli yazmış ki, karakterin en küçük iç geçirmesi bile bize bir hayat felsefesi sunuyor. Örneğin Zebercet’in aynaya bakışı, kendi yüzünde kayboluşu, zaman zaman kendi varlığına bile yabancılaşması… Bunlar sadece bir adamın yalnızlığı değil, aynı zamanda toplumun dışına itilmiş, sevilmemiş, istenmemiş bir insanın “ben de varım” çığlığı gibi.
Dil konusunda da Atılgan çok cömert değil ama bu bilinçli. Kısa cümlelerle, durağan ama vurucu anlatımıyla Zebercet’in içsel sıkışmışlığını daha da yoğun hissettiriyor. Roman boyunca bir aksiyon beklentisi doğuyor ama bu aksiyon duygusal ve zihinsel düzlemde gerçekleşiyor.
Son sayfalara doğru Zebercet’in karanlık yönleri daha çok belirginleşse de, bu bir “kötülük” değil de adeta